Zaman ve Mekânın Ötesinde Şeyh Nazım Kıbrısi

Şeyh Nazım 1940’ta liseyi Kıbrıs’ta bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi’ne gelerek Kimya Mühendisliği okuyor. Bir yandan da Sultanahmet Camii’nde Cemalettin el Alasuni’den Arapça ve Fıkıh dersleri alıyor. Bu arada Nakşibendi Şeyhi Süleyman Erzurumi’den el alıp derslerine katılıyor. Fakat Hacı Bektaş-ı Veli’nin Yunus Emre’yi Taptuk Emre’ye göndermesi gibi Şeyh Erzurumi ona “senin manevi eğitimin bende değil, ben emanetçiyim, senin anahtarın Şam’da bulunan Abdullah Dağıstani’dedir” diyor. O da üniversite eğitimini yarıda bırakıyor İstanbul’dan yola çıkarak Halep’e ulaşıyor. Ama Şam’a gitmesi zordur. O sırada İkinci Dünya Savaşı devam etmektedir, İngilizler ve Fransızlar Şam’ı bombalamaktadır. Savaş şartlarında bin bir güçlükle, manevi rehberlikle Nakşibendilikteki Altın Silsile’nin 39. Şeyhi Abdullah Dağıstani’yi bulur. Onun manevi tedrisatından geçer. Humus ve Şam’da bulunduğu sırada Hz. Ali ve Hz. Ebubekir’e dayanan tarikat ilimlerine vakıf olur.

Kemal KAHRAMAN

Dr., Tarihçi-Yazar

80’li yılların başlarında öğrenci olarak bulunduğum Londra’da zaman zaman 73 nolu iki katlı kırmızı otobüse biner, Stoke Newington’daki Aziziye Camii’ne giderdik. Doğu üslubunda mimarisi olan çift kuleli bir sinema salonu, bölgede oturan Türkler tarafından satın alınarak camiye çevrilmiş, duvarları çini ile kaplanmış.  Öyle ki henüz düzenlemeler tamamlanmadığı için halıyla kaplanmış olan zeminde kıbleye doğru yükselen bir meyil vardı. O zaman Yusuf İslam’ın (Cat Stevans) gelip cemaate sohbet yaptığını, Atasoy Müftüoğlu’nun bizimle Cuma namazı kıldığını hatırlıyorum. Ziyaretlerin, görüşmelerin daha değerli olduğu bir dönemdi.   

Gurbet ellerde hizmet amacıyla bir araya gelen Türkler imkanlarını ortaya koyarak sinema yapısını ihya etmiş. Uzun süre burada hizmet eden Fahri hocayı rahmetle anmak istiyorum. İş hayatına buralarda başlayan Remzi Gür ve çevresinin de önemli katkıları olmuştur. Onları hep bu cami ortamında tanıdım. İlk defa Kıbrıs Türk toplumu ile de burada karşılaştım. Yakınlarda Shacklewell Lane Mosque ya da Ramazan Mosque adıyla bir camileri vardı. Londra’da Türklerin açtığı ilk cami buymuş (1977). New Dalston Synagogu’nu satın almış ve camiye çevirmişler. Endülüs tarzı mimarisi olan bina esasen bir Seferad eseridir.

Londra’da büyük bir Kıbrıs Türk topluluğu mevcuttur. Çünkü Kıbrıs uzun yıllar İngiliz hakimiyetinde kalmıştır. Kıbrıs Rum devletinin kuruluşu 1959’dur. O zamana kadar ve ondan sonra adada nüfusu Türklerin aleyhine değiştirmek için çalışmalar yapılmıştır. Filistin’de de gördüğümüz gibi, İngilizler bu işleri iyi bilir. Kıbrıs’ı Türkler Venediklilerden almıştır fakat İngilizler adayı Rumlara teslim etmek için elinden geleni yapmıştır. Bağımsız devletin kurulmasından sonra Rumların baskı ve zulümleri daha bir ivme kazanmıştır. 1974’te Türkiye’nin müdahale etmek zorunda kalması, arkasından KKTC’nin kurulması, adaya uygulanan ambargolar, İngiltere’nin yaşamak için cazip bir ülke olması gibi sebepler göçü hızlandırdı. Londra’da büyük bir Kıbrıs Türk topluluğu oluştu. Bu nedenle ilk Türk Camisinin bu nüfus tarafından açılması bir rastlantı değildir.

Shacklewell İngiltere’de camiye çevrilen ne ilk yapıdır ne de sonuncusu olmuştur. 70li- 80li yıllarda Avrupa’daki uygun atmosferin buna izin verdiğini hatırda tutmakta fayda vardır. Yakın zamanlarda ekonomileri daralan ve yeterli göçmen nüfusa sahip olan Avrupa’da birlikte yaşama kültüründe büyük gerileme yaşandığına şahit olduk. O günlere dönecek olursak, Şeyh Nazım hakkında ilk bilgileri edindiğim yer, Aziziye Camii’dir. Yakınlarda bulunan Kıbrıslı nüfustan Cuma veya vakit namazına Aziziye’ye gelenler olurdu. Caminin alttaki caddeye bakan odasında yaptığımız sohbetlerde Londra’daki Müslümanlarla ilgili ilk elden bilgiler alıyorduk.

O zamanlar oldukça meraklı, gayretli, cesaretli gençlik yıllarındayız. Çeşitli meclislerde efsane gibi anlatılan Şeyh Nazım’ı mutlaka görmemiz lazım. Bir Ramazan günü ona gitmeye karar veriyoruz. O zamanlar, İngiltere’de camilerde tüm cemaate iftar veriliyor. Bu da muhtelif ülkelerden gelen Müslümanlarla kaynaşma ortamı sağlıyor. Tabi İngilizcenin çeşitli lehçelerine vakıf olmanız gerekiyor. Güney Londra’da Thames’in altlarında Peckham bölgesinde Burgess Parkı’nın doğusundaki camiye akşama doğru ulaşıyoruz. Büyük Gotik penceresiyle tipik bir İngiliz kilisesi görünümündeki binanın duvarında yeşil zeminli levha üzerine beyaz harflerle yazmışlar; New Peckham Mosque. 1980 yılında Şeyh Nazım öncülüğünde St. Marks Kilisesi satın alınarak camiye çevrilmiş. Bizim gidişimizin 1983 olduğunu düşünürsek en aktif zamanları olduğunu tahmin edebiliriz.

Gerçekten de avlu olsun, cami olsun bütün bölümler adeta insan kaynıyordu. Dünyanın her yerinden çeşitli kıyafetlerle yetmiş iki millet bir araya gelmiş Ramazan heyecanını paylaşıyordu. Sadece kıyafetleri tasvir etmek bile çok zaman alabilir. Ama ten renklerindeki farklar da dikkat çekiyordu. Adeta Mevlana’nın davetine uyarak farklı kültür ve inançlardan insanlar bir araya gelmişti. Siyahı beyazı, Avrupalısı, Asyalısı, Afrikalısı, burada her nice milleti görmek mümkündü. Erkeklerde günlük rahat kıyafetliler, resmi kıyafetliler olduğu gibi cübbeliler, takkeliler, başlarında tarihimizden bugüne ışınlanmış gibi devasa sarıklılar vardı.

Bayanların da kıyafetleri oldukça çeşitliydi. Tam tesettürlü olanların yanında başı yarı açık veya açık olanlar da vardı. Bir milletler ve kültürler arenasındaydık sanki. Sonradan öğrendiğime göre bunların önemli bir kısmı sadece meraktan veya davet üzere katılmış henüz Müslüman olmamış insanlardı. Şeyh Nazım’ı tanıyanlar, müritler, yanlarında arkadaşlarını getirmiş. Tanısınlar, gönülleri ısınsın diye. Dergâhın özelliği bu. Dünyaya açık bir hizmet veriyor. Söylendiğine göre hemen hemen her gün bir ihtida merasimi yapılıyor.

Türkiye’den gelmiş öğrenciler olarak bize daha bir yakınlık gösteriliyor. Hoca Efendi ile görüşmek istediğimizi söyleyince Avrupalı, sarıklı, cübbeli bir arkadaş önümüze düşüyor bir odaya geçiyoruz. Hatırladığım kadarıyla Şeyh Nazım’ın önemli özelliklerinden birisi, kolay ulaşılabilir olmasıydı. Her milletten, dilden, kültürden, inançtan insan arzu ettiğinde onunla görüşebiliyordu. Mümkün olduğunca çok insana ulaşmak onun temel hedefiydi. Şimdi hesaplayınca onu gördüğümüzde 62- 63 yaşlarında olduğu anlaşılıyor.

Çok da yaşlı sayılmaz, tam da olgun, enerjik çağında. Osmanlı tarihinden çıkıp gelmiş gibi büyük yeşil sarığı, cübbesi, kaftanıyla heybetli, vakarlı, bir o kadar mütevazı, samimi, babacan haliyle görüştüğü insanı hemen etkisi altına alıyordu. Bizler de alışık olmadığımız böyle bir şahsiyet karşısında tereddütte kalıyoruz ama elini öptükten sonra yerimize oturduğumuzda rahatlatıcı söz ve iltifatlarla ortama alışmamız zor olmuyor. Kendine has Kıbrıs üslubundaki Türkçesi insanda yakın bir büyüğüyle konuşuyormuş gibi rahatlık hissi uyandırıyor. Nazarının da etkileyici olduğunu aradan geçen 40 yıla rağmen hatırlayabiliyorum.

Tanışıyoruz, dualar, nasihatler alıyoruz. Yaptığı hizmete öyle bir inancı vardı ki sanki bütün dünya fevc fevc İslam’a koşuyordu. Tabi yakınlarda açılmış olan bu camide manzara gerçekten bunu gösteriyor gibiydi. Öyle bir kalabalık, insan çeşitliliği, muhabbet, heyecan vardı. Bizler o zamana kadar aldığımız eğitim, okuduğumuz kitaplar, yetişme tarzımız gereği öyle bir noktaya gelmişiz ki söylenen şeylerden hem etkileniyor ve elbette seviniyoruz lakin bir yandan da içimizden ihtiyatla karşılıyoruz. Adeta dışarıdaki dünyayı dikkate almak bizi buraya hakkıyla odaklanmaktan alıkoyuyor. Yine de umutla, inançla ayrılıyoruz huzurdan.

İftardan sonra Teravih namazını tamamen Osmanlı usulü kılıyoruz. Öyle ki aralarda Yunus Emre’den Türkçe ilahiler okunuyor. Yanımdaki mürit olduğu anlaşılan İngiliz Müslümana soruyorum; bu ilahiyi anlıyor musun? Sözlerini bilmediğini ama manasını anladığını söylüyor. Yunus Emre gibi giyinen birisi, onu anlamaz mı? Onun dünyasından habersiz olan ama Türkçeyi bilenler Yunus’u anlıyor mu sanıyorsunuz? Böyle bir duruma Saraybosna Gazi Hüsrev Bey Camiinde de rastlamıştım. Boşnak cemaat, Yunus’tan Türkçe ilahiler okuyordu. Şeyh Nazım’ın cemaati ister istemez hem ibadette hem kıyafette belli bir ölçüde Türkçeye ve Türk usulüne vakıf oluyordu.

New Peckham Camii’ndeki iftar ve teravihten sonra vakit geç olmuştu, misafir olarak bizlere kalacak yer ayarladılar. O devirde böyle şeyler oluyordu. Sarıklı, cübbeli bir İngiliz genç bana “bizde kalalım” dedi. Beraber giderken bana nasıl Müslüman olduğunu anlattı. Eve ulaştığımızda oldukça şaşırmıştım. Çünkü ailesinin bu işlerle hiç ilgisi yoktu. Normal bir İngiliz aileydi. İki katlı evin girişteki salonunda büyük bir kuyruklu piyano vardı. Babası bizi karşılayarak hoş geldiniz dedi ve kendi işine döndü. Biz salonda çay içip otururken yukarıdan biri kız biri erkek lise çağlarında iki genç indi. Normal Batılı insanlardı. Evin kızı, bir süredir yukarıdaki odasında bulunan erkek arkadaşını geç vakitte uğurluyordu. Ailede herkes kendi aleminde, kişisel tercihlerine göre yaşıyordu. Burada vurgulamak istediğim, böyle bir ailenin ferdi olan İngiliz bir genç, bir yerde Şeyh Nazım cemaatine rastlıyor ve Müslüman oluyor. Hidayet böyle bir şey. Şeyh Nazım bu şekilde Batı ülkelerinde binlerce aileye İslam’ın mesajını ulaştırmış, hidayetlere vesile olmuştur. Peki kimdir Şeyh Nazım?

Tam adı; Mevlâna Şeyh Muhammed Nazım Adil El-Hakkani Kıbrısi. 1922’de Kıbrıs’ta bugün Güney’de kalan Larnaka’da doğdu. O zaman ada İngiliz yönetimi altındadır. Kaynaklara göre baba tarafından soyu Abdülkadir Geylani, ana tarafından Mevlâna Celalettin hazretlerine dayanıyor. Mevlevi ve Kadiriliğe yakınlığıyla beraber Nakşibendi silsilesinin 40. şeyhi olarak kabul ediliyor. Çocukluğu Kıbrıs’ta Hala Sultan türbesinin bulunduğu bölgede geçiyor ve sık sık ziyarette bulunuyor. Peygamber Efendimizin halası Hz. Osman zamanında 647’de Kıbrıs seferine katılarak burada şehit oluyor. Kabri bugün Kıbrıs Rum kesiminde kalmıştır ve ziyarete açıktır.

Şeyh Nazım 1940’ta liseyi Kıbrıs’ta bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi’ne gelerek Kimya Mühendisliği okuyor. Bir yandan da Sultanahmet Camii’nde Cemalettin el Alasuni’den Arapça ve Fıkıh dersleri alıyor. Bu arada Nakşibendi Şeyhi Süleyman Erzurumi’den el alıp derslerine katılıyor. Fakat Hacı Bektaş-ı Veli’nin Yunus Emre’yi Taptuk Emre’ye göndermesi gibi Şeyh Erzurumi ona “senin manevi eğitimin bende değil, ben emanetçiyim, senin anahtarın Şam’da bulunan Abdullah Dağıstani’dedir” diyor. O da üniversite eğitimini yarıda bırakıyor İstanbul’dan yola çıkarak Halep’e ulaşıyor. Ama Şam’a gitmesi zordur. O sırada İkinci Dünya Savaşı devam etmektedir, İngilizler ve Fransızlar Şam’ı bombalamaktadır. Savaş şartlarında bin bir güçlükle, manevi rehberlikle Nakşibendilikteki Altın Silsile’nin 39. Şeyhi Abdullah Dağıstani’yi bulur. Onun manevi tedrisatından geçer. Humus ve Şam’da bulunduğu sırada Hz. Ali ve Hz. Ebubekir’e dayanan tarikat ilimlerine vakıf olur.

Şeyh Nazım’ın hayatını incelediğinizde kendinizi tasavvuf dilinde zuhurat ve tasarruf olarak nitelendirilen olağanüstü hallerin dünyasında bulursunuz. Esasen Nakşibendi kültürü bu gibi durumları perdelemeyi uygun görür, zikirde bile “hafi” yani gizlilik tercih edilir. Fakat Şeyh Nazım daha geniş bir bağlantı çevresine sahip olduğu için hizmetlerinde bu konularda ruhsatları kullanmayı tercih etmiştir. Bu yöntemin Batılı anlayışın kalplerini ısındırmak bakımından verimli sonuçlar getirdiği anlaşılıyor.

Çalışma sahası İslam beldelerinden çok Batı ülkeleri olduğundan kullandığı yöntemlerin, oradaki insanların beklentilerini dikkate alarak şekillendiğini söyleyebiliriz. Çocuk yetiştirmenin zahmetine karşılık anneye o şefkat ve merhameti, helal kazanca bereketi ikram eden Rabbimiz, hizmet için samimi gayret gösteren kuluna bazı kolaylıklar, basiretler ikram edebilir. Ne var ki kıyafeti başta olmak üzere kullandığı yöntemler Dünyada ve ülkemizde farklı değerlendirmelere yol açmıştır. Fazlaca tanınan insanlar için bu kaçınılmaz bir durumdur. Kadir Mısırlıoğlu Londra sürgününde Şeyh Nazımla sıklıkla görüşmüş, hakkında bilgi sahibi olmuştur. Şeyh Nazım ve tasavvuf konusunda rahmetli Kadir Mısırlıoğlu’nun sosyal medyada mevcut olan sohbetini tavsiye edebilirim.

Şam’daki Dağıstani Hazretleri 40’lı yılların sonlarına doğru Şeyh Nazım’ı Kıbrıs’ta hizmet etmek üzere görevlendiriyor. İşin ilginç yanı, o sırada tıpkı Türkiye’de olduğu gibi Kıbrıs Türklerinde de ibadetlerin kısıtlanmış durumda olmasıdır. Mesela ezanın Arapça okunması yasaktır. Henüz Rum egemenliğinde devlet kurulmamış. İki toplumlu bir yapı var fakat yönetim İngiliz. O durumda Türkiye ve Kıbrıs’ta aynı toplum mühendisliği mi uygulanıyor? Bunun dönemi anlamak için oldukça önemli bir soru olduğu anlaşılıyor.

Şeyh Nazım genç, dinamik, hizmet aşkıyla dolu memleketine gelmiş. Durur mu? Doğup büyüdüğü Larnaka’ya gider gitmez bir camiye gidip “Arapça” ezan okuyor. Hemen gözaltına alınıyor ve bir hafta içeride kalıyor. Serbest bırakılınca Lefkoşa’ya gidiyor, orada Büyük Cami’de (Selimiye) yine Arapça ezan okuyor. Resmi makamlar aleyhine davalar açıyor. Ama o yılmıyor, köy köy dolaşarak Arapça ezan okumaya, namaz kıldırmaya devam ediyor. Hakkında 114 dava açılıyor. Adada biraz hukuk olduğu söylenebilir çünkü aynı yıllarda Türkiye’de bunu yapsaydı cezası çok daha ağır olabilirdi. Şeyh Nazım, hakkındaki davalardan hüküm giyseydi istenen hapis 100 yılı buluyor. Fakat yıl 1950 olunca, Türkiye’de Adnan Menderes iktidara geliyor, ezan serbest bırakılınca Kıbrıs’ta da serbest oluyor ve davalar düşüyor. Demek ki Kıbrıs Türkiye’nin bir parçası olarak kabul ediliyor. Gerçekten İngiltere 93 Harbinden sonra geçici olarak Kıbrıs’a yerleşmiş, daha sonra fiilen işgal etmiştir. Yani adanın hukuki sahipleri Türklerdir.

Şeyh Nazım 1952 yılında Şeyh Dağıstani’nin önemli müritlerinden Hace Emine Sultan hanımla evlendi. Bu evlilikten dört çocuğu oldu. Soyu Ehl-i Beyt’e dayanan Emine Sultan, Şeyh Nazım’la elli yıldan fazla evli kaldı. Tasavvuf yolunda hanımların eğitimiyle ilgilendi. Türkçe ve İngilizce eserler kaleme aldı.

Şeyh Nazım aldığı icazetle 1970’ten itibaren İslam’ı yaymak için seyahat etmeye başladı. İngilizce, Almanca, Rumca’yı çok iyi biliyordu. Bu onun Batılı insanlarla en iyi düzeyde iletişim kurmasını sağlıyor ve onların hidayetine vesile oluyordu. Kıbrıs Türk toplumunun öncüsü ve manevi lideri olarak 27 kez hacca gitti. Bir ara şeyhi ona Şam’dan Halep’e yürüyerek gitmesini, uğradığı her yerde İslam’ı ve tasavvufu anlatmasını istedi. 400 km’lik yolu yaya olarak ve güzergahtaki her beldeye uğrayarak gidip dönmesi bir yılını aldı. Başına yeşil bir sarık sarması nedeniyle Kıbrıslılar ona Şeyh Nazım Yeşilbaş adını vermiştir.

1973 yılında Dağıstani’nin vefatı üzerine görev Şeyh Nazım’a devrediyor, 1974’te Londra’da ilk Nakşi dergahını açıyor. Bundan üç yıl sonra ilk Türk camisinin de açıldığı anlaşılıyor. Kıbrıs uzun yıllar İngiliz adası olduğundan Kıbrıs Türkleri kolayca İngiltere’ye gidebiliyor. Esasen adadaki nüfus dengesini bozmak için buna teşvik ediliyorlar. Londra’daki Kıbrıs Türkü nüfusu hızla artıyor. 1980’de bu defa New Peckham Camii açılıyor. 1986 yılına geldiğimizde Şeyh Nazım Batı ülkelerinde, özellikle İngiltere bağlantısı olan İslam dünyasında iyice tanınmış durumdadır. Hindistan, Pakistan, Sri Lanka, Brunei, Malezya, Singapur gibi Uzak Doğu ülkelerini kapsayan bir Dünya turuna çıkıyor. Gittiği her yerde en üst düzeyde ve halk tarafından coşkuyla karşılanıyor.

1991-93 arasında ABD’de yoğunlaşıyor. 15 eyalet dolaşarak değişik inanç ve kültürlerden binlerce insanla görüşüyor, programlar yapıyor. 15 Nakşibendi merkezi açıyor. O günlerde ABD’de onun vesilesiyle en az on bin kişinin Müslüman olduğu tahmin ediliyor. Türkiye’ye de sık sık gelerek faaliyetlerde bulunmuştur. İstanbul’da Akbaba köyünde bir dergâh açmıştır. Beylerbeyi Bedevi Tekkesi’ni ihya ettirmiştir. 2004 yılında vefat eden eşi adına Lefkoşa Güzelyurt’ta Hace Emine Adil adıyla büyük bir cami inşa ettirmiştir.

Şeyh Nazım’ın kimlik tanımlamasında üç karakteristik özellik öne çıkıyor; Osmanlı, Nakşibendi ve Ehl-i Sünnet. Merkez olarak tanımlayabileceğimiz Lefke’deki dergâhı eski Osmanlı teb’asının toplanma yeri gibidir. Bu nedenle Batı dillerini çok iyi bilmesine rağmen Osmanlı dil ve kültür birikimine büyük önem vermiştir. Ömrünün son demlerinde Şah-ı Merdan Sohbetleri ile tanındı. Müritleri ve muhipleri ona şöyle seslendi;

Merhaba ey Şah-ı merdan

Yaranınız size hayran

2014 yılında sevenlerine veda ederek şu fani alemden ayrıldı. Kabri Kıbrıs’ta Lefke dergahındadır. Kıbrıs’ın manevi dünyasının sahibi Hala Sultan’dır. Şeyh Nazım ilhamını ondan alarak küçük bir adadan yola çıkmış bütün Dünyaya hitap eden etkili bir hizmet ortaya koymuştur. Günümüzde Kıbrıs deyince aklımıza bir Hala Sultan bir de Şeyh Nazım geliyor. Allah rahmet eylesin.