Günümüzdeki gelişmelere baktığımızda, aklıselim sahibi insanların —Müslüman olsunlar ya da olmasınlar— toplumda sosyal adaletin sağlanabilmesi için gerekli nizamın İslâm’ın ortaya koyduğu ilkelerle mümkün olduğunu kavradıklarını görmekteyiz.
Mucahid YILDIZ

Son iki yüzyılda dünyada gelişen fikir akımları ve idari usuller, insanların nasıl daha adil bir sistemde yaşayabilecekleri sorusuna tatmin edici bir cevap bulamamıştır. Bu arayışta “din” mefhumu ile meşgul olmanın modernlik anlayışıyla bağdaşmadığını düşündüklerinden, bu kavramı hiçbir zaman dikkate almamışlardır. İnsanların Batı’da din kavramına karşı duyduğu düşmanlığı, Avrupa’daki Hristiyanlık tarihine baktığımızda anlamamak mümkün değildir.
Filistin topraklarından kaçarak önce Anadolu’da, daha sonra Avrupa’da mevcudiyetlerini korumaya çalışan Hz. İsa’ya tabi olan müminler, Roma’nın tağutî sistemi tarafından her yerde takibe uğrayıp ortadan kaldırılmıştır. Roma, bu hak dini tamamen yok edemeyeceğini anlayınca çareyi, Paganizm hurafeleriyle tahrif etmekte bulmuştur. Yeni oluşturulan bu dinin merkezi, yine Roma’nın içinde yer alan Vatikan’da konumlandırılmıştır. Ancak ortaya çıkarılan bu yapı, insanların mutluluk ve huzurunu temin edememiş; aksine Vatikan engizisyon hâkimiyeti sona erinceye kadar insanlığın başına büyük felaketler getirmiştir.
Yahudiler ise zaten kapalı devre bir dine sahiptiler ve bu durum günümüzde de aynı şekilde devam etmektedir. Hz. Musa’nın tebliğ ettiği dini tahrif etmek için, Romalılara gerek kalmadan kendi hahamları gerekli bozgunculuğu yapmıştır. Doğu’ya baktığımızda, en yaygın inanç sistemlerinden biri olan Budizm’in, dinden ziyade felsefî kurallardan ibaret bir hayat anlayışı ortaya koyduğunu görmekteyiz. Cemiyet hayatında bir düzen ihdas etmek gibi bir amacı bulunmamaktadır.
Sanayileşmeden sonra gerçekleştirilen gerek sosyalist gerekse kapitalist düzenlerin hiçbirinin insanlığın meselelerine çare olamadığını çok iyi görebilenlerin sayısı giderek artmaktadır. Günümüzdeki gelişmelere baktığımızda, aklıselim sahibi insanların —Müslüman olsunlar ya da olmasınlar— toplumda sosyal adaletin sağlanabilmesi için gerekli nizamın İslâm’ın ortaya koyduğu ilkelerle mümkün olduğunu kavradıklarını görmekteyiz.
Sömürgeci, emperyal güçlerin öncüleri ise 1990’lı yıllardan itibaren kapitalist sistemi daha sağlam temeller üzerine yerleştirmek maksadıyla “yeni dünya düzeni” adı altında şeytanî planlar yapmaya başlamışlardır. Hedefleri, küresel bir sistem kurarak tüm dünyayı hâkimiyetleri altına almaktır. Bu hedeflerine ulaşabilmek için öncelikle internet iletişim teknolojilerini kullanmaktadırlar. Sosyal medya platformları aracılığıyla insanları tekellerine alarak, kendi istedikleri yönde düşünmelerini ve gaflet uykusundan hiç uyanmamalarını istemektedirler. Aynı zamanda teknolojik gelişmelerle insanları tembelliğe teşvik ederek, çalışmaya karşı bir antipati oluşturmaktadırlar. Sonuçta karınları tok, yılda bir kez tatile gidebilen, 30 metrekarelik evinde her türlü maddî arzu ve şehvetini tatmin edebilen, kolay yönetilebilir bireylerin çoğalmasını hedeflemektedirler.
Ellerinde tuttukları bu “modern kölelerin”, idarî sistemde doğrudan söz hakkına sahip olmasını asla istememektedirler. Sadece göstermelik bir demokrasi kandırmacasıyla, dört yılda bir sandığa gidip yönetime müdahil olduklarını sanmalarını arzulamaktadırlar.
Bu toplumda milyonlarcasının evsiz, barksız, köprü altlarında soğuk kış gecelerini geçirmesi, bu elit yöneticilerin umurunda bile değildir. Sokaklara dökülüp isyan etmedikleri sürece bu yığınları birer böcek sürüsü gibi görmektedirler. Şayet ayaklanırlarsa, ellerindeki en modern silahlarla onları ezip geçeceklerini; tonlarca bomba atarak yakıp kavurabileceklerini düşünmektedirler. Seksen yıldır süregelen Siyonist terörün en acımasız örneklerini ise son iki yılda Gazze’de görmekteyiz. Bu şeytanî planların sahipleri, insanın fıtraten sahip olduğu sağduyu hissini çeşitli yollarla yok etmek istemektedirler. Çünkü bu planlarını engelleyebilecek en büyük güç, insandaki Hakk’ın yanında olma duygusudur. Bu duyguyu yok etmek için dünyanın dört bir yanında çok yönlü tahribatlarına devam etmektedirler.
Yeryüzündeki tüm toplumlarda öncelikle insanların dillerini bozarak, yüzlerce yıllık tarihî birikimle kurdukları kültürel bağları koparmak istemektedirler. Müslüman ülkelerde, özellikle memleketimizde, dili “Türkçeleştirmek” bahanesiyle insanları Kur’an ve Sünnet dilinden uzaklaştırmaktadırlar.
Almanya’da dahi dilin yozlaştırılması açıkça görülebilmektedir. Almanca’dan türemiş İngilizce kelimeler, asıl Almanca kelimelere tercih edilmektedir. Bu durum, ticaretten spora, sosyal hayattan kültüre kadar her alanda yaygınlaşmaktadır. İnsanları geçmişinden kopararak, birkaç yüz kelimelik bir dille kendini ifade edemeyen —hatta etmeye ihtiyaç duymayan— “zombi topluluklar” hâline getirmek istemektedirler.
Bütün bunlara rağmen, amaçlarına hizmet etmesi için geliştirdikleri bunca teknolojiye rağmen, aklıselim sahiplerinin bu imkânları onlara karşı kullandıklarına da şahit oluyoruz. Elbette her zaman ifade edildiği gibi: Onların planları varsa, Cenâb-ı Mevlâ’nın da bir hesabı vardır. Ve O, hesabın en güzelini yapandır.
