Vazifeler Karşılıklı

Herhangi bir yerde sosyal uyumsuzluk ve entegrasyon problemi yaşandığında da, önerilen çözüm aynıdır: “Ensâr olun! Nitekim hicretten sonra Medineli Müslümanlar…” Oysa bu denklemin eksik bir parçası var. Bu parçayı tespit etmek için, şu soruyu soralım: Hicretten sonra, Mekke’den Medine’ye gelen Müslümanlar, acaba yeni vatanlarında hiç sorumluluk almaksızın, sadece yardım ve lütuflarla mı yaşadılar?

Taha KILINÇ

Araştırmacı-Yazar

Hz. Peygamber ﷺ ve ashabının Mekke’den Medine’ye hicreti, sadece Müslümanların yeni ve özgür bir yurda kavuşmasını sağlamadı; aynı zamanda örnek bir toplumun nasıl tesis edileceği noktasında insanlığın önüne bir numune koydu. Hicretten hemen sonra, bilhassa sosyal uyum ve entegrasyon için alınan tedbirleri dikkatle incelediğimizde, bütün zamanlar ve mekânlar için olağanüstü tutarlı bir perspektifin çerçevesi de ortaya çıkar:

Mekkeli Müslümanlarla (“Muhacirler”) onları şehirlerine kabul eden Medineli Müslümanları (“Ensâr”) kardeş yaparak işe başlayan Hz. Peygamber, her bir muhaciri bir Ensâr’a “zimmetleyerek” barınma ve iaşe problemini çözmüştü. Medineli müşrik Arapları ve Yahudileri karşısına oturtarak, onlarla bir “vatandaşlık anlaşması” imzalayan Allah’ın Elçisi, böylece tek bir “kardeş kitle” haline getirdiği Müslüman cemaatle şehirdeki gayrimüslim unsurları “Medinelilik” ortak paydasında buluşturmuş oluyordu. Müslümanların “buluşma mekânı” olarak mescide kavuşturulması, ölülerinin defni için kabristanın tesisi ve İslâm prensiplerinin geçerli olduğu bir pazar yerinin belirlenmesi de, keza yukarıda sözünü ettiğim sosyal uyum ve entegrasyonun diğer adımlarıydı.    

Denklemin eksik parçası

Medinelilerin Mekkelileri şehirlerinde ağırlaması ve barındırması, tarih boyunca Müslüman mütefekkirlerin meseleyi genellikle “Ensâr olmak” bağlamında ele almasına yol açmıştır. Günümüzde de, İslâm dünyası içindeki göç hareketlerinde ve kitlesel iltica hadiselerinde, retorik hep “Ensârlık” vurgusu üzerinden ilerlemektedir. Herhangi bir yerde sosyal uyumsuzluk ve entegrasyon problemi yaşandığında da, önerilen çözüm aynıdır: “Ensâr olun! Nitekim hicretten sonra Medineli Müslümanlar…”

Oysa bu denklemin eksik bir parçası var. Bu parçayı tespit etmek için, şu soruyu soralım:

Hicretten sonra, Mekke’den Medine’ye gelen Müslümanlar, acaba yeni vatanlarında hiç sorumluluk almaksızın, sadece yardım ve lütuflarla mı yaşadılar? İşte, “Ensâr retoriği”nin sürekli tekrarlanması, bu çok önemli sorunun akıllara hiç gelmemesine yol açıyor. Soru akla gelmediği için, elbette cevap üzerinde de kafa yorulmuyor.

Medineli Müslümanların, Mekkeli kardeşlerine “her şeylerini” feda etmeye hazır oldukları, onlara bu çerçevede tekliflerde bulundukları, sadece evlerini değil mal-mülklerini bile paylaşmaya davrandıkları tarihî kaynaklarımızda kayıtlı. Ancak o kaynaklarda bir şey daha var: Muhacirler, kendilerine yapılan cömert teklifleri kibarca reddetmiş, Medine’ye alışıncaya kadar geçirdikleri birkaç aylık misafirlik süreleri hariç ev sahiplerine sürekli külfet çıkarmamış, en kısa süre içinde kendi hayatlarını kurup ayaklarının üzerinde durmak için ellerinden geleni yapmıştır. Abdurrahman bin Avf’ın, Medineli kardeşine söylediği “Malın sana mübarek olsun. Sen bana çarşının yolunu göster” sözü, muhacirlerin meseleye yaklaşımını gösteren muhteşem bir özettir.

Sığıntılık tarifleri

Bir beldeye hicret etmek zorunda kalan Müslümanların durumunun sürekli “Ensâr retoriği” üzerinden izahı, Mekkeli muhacirleri “sığıntı” gibi göstermesi bakımından da oldukça zararlıdır. Kasıt böyle olmasa da, süreçte sadece Medineli Ensâr’ın öne çıkarılması, sadece denklemin bir parçasının eksik bırakılması değil, aynı zamanda sosyal uyum ve entegrasyon noktasında karşı tarafın gösterdiği muazzam gayretin de yok sayılmasıdır.

Mekkeli Müslümanlar, şehre alışmaları için gereken doğal müddet sona erdikten sonra, tümüyle “Medineli” olmuşlar, her yönden yeni vatanlarına uyum sağlamışlardır. Siyer kaynaklarımızda yer verilen birkaç lokal hadise dışında, İslâm’ın ilk yıllarında “Medinelilik” sağlam ve köklü biçimde tesis edilmiştir. Aradaki fark öylesine görünmez olmuştur ki, Hz. Peygamber Medineli hiçbir hanımla evlenmemesine ve kendisinin vefatından sonra Dört Halife’nin hiçbiri Medineli olmamasına rağmen, şehrin eski sâkinlerinin gönlünde bir kırıklık meydana gelmemiştir. Bu meyanda, Mekke’nin fethinden sonra Medinelilerin Hz. Peygamber’e söylediği “Doğduğun şehir fethedildiğine göre, artık sen bizi bırakıp Mekke’ye dönersin” şeklindeki üzüntü dolu sözlere, Rasûlullah’ın verdiği “hayatım da ölümüm de sizinle beraber olacaktır” şeklindeki cevap hatırlanmalıdır.

Yeni bir dil ihtiyacı

Velhasıl, Siyer’i okuyup günümüze aktarırken, bilhassa mültecilik ve muhacirlik konularında yeni bir dile ihtiyacımız var. Sorumlulukları eşit dağıtan, hakların yanında vazifelere de atıfta bulunan, iki tarafın “birlikte yaşam” hedefiyle birbirine doğru yaklaştığı ve adımları ortaklaşa attığı yeni bir dile… Meseleyi böyle ele almadıkça, Hz. Peygamber’in Medine’de tesis ettiği ve bizlere de örnek olarak bıraktığı o kusursuz sosyal düzeni yeniden üretmemiz mümkün görünmüyor.

Konuyu temelinden doğru kavradığımızda, sonrasında atılacak adımlarda şahıslara, kurumlara ve devletlere düşen çeşitli görevleri enine boyuna konuşup tartışabiliriz.