Aileyi Sevgi ve Rahmet Temeli Üzerine Kurmak

Sevgi, “canı cana değdirecek” bir iletişim dilidir. Diğer bir ifade ile “kalp kalbe iletişim”dir. Kur’an’da bize tanıtılan tüm peygamberler ve özellikle Yüce Resulümüz bu dili kullanabilmenin en güzel örneklerini sunmuşlardır.

Ülfet GÖRGÜLÜ

Prof. Dr., Hacı Bayram Veli Üni. İslami İlimler Fakültesi

Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim, aileyi iki önemli ve hayati duygunun üzerine inşa etmiştir: Meveddet ve rahmet. Âdeta ilahî bir düğün hediyesi olan bu ilkelerin, Rabbimizin birer ayeti olduğuna dikkatlerimiz çekilmiştir Rum Suresi’nin 21. ayetinde: “Yine sizin içinizden kendileriyle huzur bulasınız diye kendi türünüzden eşler yaratması, aranıza sevgi ve merhameti yerleştirmesi de O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda düşünecek bir topluluk için alınacak dersler vardır.”

   Ayet erkek ve kadın hepimizin aynı özden, aynı insanlık mayasından yaratılmış olduğumuzu hatırlatarak, sevgi ve rahmete dayalı bir beraberliğin meyvesinin huzur ve mutluluk olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Aileyi yaşanır ve daimi kılan asıl unsur da içinde huzurun olması değil midir? İşte Kur’an-ı Kerim bize ihtiyacımız olan bu huzurun adresini göstermektedir: Meveddet ve rahmet! Şimdi bu kavramları Kur’an ve sünnetin ışığında biraz yakından tanımaya çalışalım:

Meveddet: Meveddet, bir şeye karşı duyulan muhabbet, kuvvetli sevgi anlamına gelen “vüd” kavramından türemiş bir isimdir. Allah Teâlâ’nın çok seven ve sevilen anlamına gelen “Vedûd” ismiyle aynı kökten gelir. Sevgi, Yüce Allah’ın yüreklerde var ettiği eşsiz bir duygudur. Yakın zamana kadar birbirine yabancı olan iki insanı evlilik çatısı altında bir araya getiren ve birbirinin en yakını kılan, bu duygunun mucizevi gücüdür. Sevgi, ilahi bir lütuftur. Evlilik birliğinin tutkalı, aile binasının çimentosudur. Evliliği mecburi bir beraberlik ya da zoraki bir katlanmadan farklı kılan, sevgidir. Sevgiyle mayalanmış yuvaları Yüce Allah, cennet çiçeği çocuklarla semerelendirir çoğu zaman ve sevgiye dayalı ilişki ölümsüzleştirir evliliği ve aileyi.

Resûlullah Efendimiz (s.a.v.)’in uzun yıllar mutlu bir evlilik sürdüğü ve İslam’a davetin en zorlu günlerinde her türlü sıkıntıyı birlikte göğüslediği ilk eşi Hz. Hatice validemizin vefatından sonra onun dost ve akrabalarına gösterdiği yakın ilgi (Müslim, “Fezâilu’s-sahâbe”, 12) sevginin ölümsüz olduğunun ve vefanın en güzel ifadelerinden birisidir, ölse bile sevgili…

Sevgi, “canı cana değdirecek” bir iletişim dilidir. Diğer bir ifade ile “kalp kalbe iletişim”dir. Kur’an’da bize tanıtılan tüm peygamberler ve özellikle Yüce Resulümüz bu dili kullanabilmenin en güzel örneklerini sunmuşlardır. Çağları aşıp gelen mesajları bugün gönül dünyamızı aydınlatıyor, isimlerini andığımızda kendilerini yanı başımızda hatta daha yakın hissedebiliyorsak, onlarla aynı lisanı konuşabilmekten değil ama aynı sevgi ve duyguyu paylaşabilmekten olsa gerektir. Aile içi iletişimde asıl olan, “sevgi dili”ni konuşabilmektir. Bu dil ile mesaj aktarılırken duruma göre lisan, el, göz ve yüz gibi pek çok unsur devreye girecek, böylece sevgi dilinin tüm lehçeleri kullanılmış olacaktır. Sevgimizi eşimize, çocuğumuza, anne-babamıza ve tüm yakınlarımıza onların duymayı ya da görmeyi istediği biçimde aktarabilmek bir sanattır.

Kişinin sevdiği kimseye bunu söylemesini öğütlemiştir Peygamber Efendimiz (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 112, 113). Sevildiğini duymaya en çok hak sahibi olanlar, hiç şüphesiz en yakınımızdakilerdir. Tatlı ve gönül alıcı bir söz, bir teşekkür ve takdir ifadesi, belki de kalplerdeki pek çok buzun erimesini sağlayacaktır, yaz güneşi misali. Saksıdaki menekşelerin, sümbüllerin sevgiyle okşayan ele, rengârenk açarak, mis gibi kokular saçarak verdiği karşılıktan fazlasını verecektir evlerin canlı çiçekleri olan çocuklar.

Sözün yanı sıra tebessüm ve güler yüz de sevgiyi aktarmanın en pratik yollarındandır. Peygamberimizin beyanıyla tebessüm bir çeşit sadaka olup, (Tirmizî, “Birr ve Sıla”, 36) onun önemli sünnetlerinden birisidir. Bu sünneti yaşayıp, yaşatacağımız ilk mekân, şüphesiz evlerimiz olmalıdır. Sevginin yansıtılmasında önemli bir beden dili de, dokunmaktır. Peygamber Efendimiz; birbirine sevgiyle bakan eşlere Yüce Allah’ın da rahmet nazarıyla bakacağı ve birbirinin elini sevgiyle tutan eşlerin, işledikleri günahların parmaklarının arasından dökülüp gideceği müjdesini vermiştir bizlere (Münâvî, Abdurraûf, Feyzu’l-kadîr, II, 333; Suyûtî, Celâleddîn, el-Câmiu’s-sağîr, I, 338). Kendisi de her fırsatta eşlerine gerek sözleri gerek davranışlarıyla muhabbetini göstermekten hiç çekinmemiştir. Hz. Âişe validemize Humeyra/alyanaklı diyerek seslenmesi (İbn Mâce, “Rühûn”, 16), birlikte yemek yerken lokmayı onun ısırdığı yerden ısırması, suyu onun dudaklarının değdiği yerden içmesi (Müslim, “Hayz”, 2; Ebû Dâvûd, “Tahâret”, 102) bu konudaki pek çok güzel örnekten bir kaçıdır sadece. Yine Yüce Resulümüz (s.a.v.), kişinin eşinin ağzına koyacağı bir lokmanın bile sadaka olacağını söyleyerek (Buhârî, “İman”, 41) aile bireyleri arasında en küçük paylaşımın dahi bir muhabbet ifadesi olduğuna dikkatlerimizi çekmektedir.

Sevmek bütünleşmektir, verici olmaktır, güçlü olmaktır, sorumluluk sahibi olmaktır, çaba harcamak ve emek vermektir. Sevginin temel şartı, sevdiğinizi hata ve noksanıyla olduğu gibi kabul edebilmektir. Sevmek için mükemmelliği beklemek hata olur. Bu noktada birbirimize ve çevremize nereden ve nasıl baktığımız önem arz etmektedir. Eşler olarak birbirimize Allah’ın güzelliğinin bir tezahürü, O’nun en değerli varlığı ve bir armağanı olarak bakabildiğimizde birbirimizin sevilecek taraflarını görmemiz kolaylaşır. Hata ve kusur bulmak için bakarsak onu bulmakta da hiç zorlanmayız. Önemli olan “güzel/güzeli görebilme” yeteneğini geliştirebilmemizdir. Basralı Rabia el-Adeviyye’nin dediği gibi; “Cemâl-i Hakkın insandan içre bulunduğunun, harici güzelliğin ise dâhili güzelliğin bir aksinden ibaret olduğunun” (Schimmel, Annemarie, Ruhum Bir Kadındır, çev. Ömer Enis Akbulut, İst. 1999, s. 39) idraki içinde birbirini seyredebilmek ne güzel olurdu! Şeyh Galib’in muhteşem ifadesiyle söylersek; “Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen/Merdûm u dîde-i ekvân olan Âdem’sin sen.” Aile bireyleri hoşça bakabilmelidir birbirinin zatına. Burada hoşça bakmayı, deyimin içerdiği tüm anlamlarıyla zikrettiğimizi vurgulamak isteriz.

Vurgulanması gereken bir husus da sevgi ile hazzın farklılığıdır. Cinsel arzunun giderilmesi olarak haz gelip geçicidir. Sevgi ise kalıcı ve ebedi olandır. Zira aileyi oluşturan herkesin birbirini sevmesi, Allah’a saygının bir tezahürüdür. Allah için sevebilmek ise sevginin en yüce mertebesidir. Sevginin zamanla tutkuya dönüşerek marazi bir hal almaması için şefkat ve merhamet gibi diğer bazı erdemlerle beslenmesi gerekir. Bu yüzden söz konusu ettiğimiz ayette Rabbimizin eşlerin arasında meveddetle birlikte rahmeti de var ettiğinin belirtilmesi ayrıca dikkat çekicidir. O halde biraz da rahmet kavramı üzerinde duralım.

Rahmet:İncelik, yumuşaklık, şefkat, merhamet gibi anlamlara gelen rahmet, Kur’an’ın temel kavramlarından birisidir. Rabbimiz hakkında kullanıldığında yarattıklarına lütuf ve ihsanda bulunması, merhamet etmesi, nimet vermesi anlamını içerir (İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, VI, 125; el-Isfehânî, Müfredât, s. 196). Besmele ve Fatiha’da Yüce Allah’ın Rahmân ve Rahîm isimleriyle sonsuz rahmetinin tecellisine dikkatimiz çekilmektedir. Mevlâ’mız rahmeti kendisine ilke edinmiş (En’âm, 6/12, 54) ve rahmeti her şeyi kuşatmıştır (A’râf, 7/156; Mü’min, 40/7). Her haliyle inananlar için en güzel örnek olan Peygamber Efendimiz de insanlığa rahmet sıfatıyla tanıtılmış (Enbiyâ, 21/107) ve müminlere karşı çok şefkatli, merhametli olduğu özellikle hatırlatılmıştır (Tevbe, 9/128). Kur’an-ı Kerim aynı zamanda birbirleriyle ilişkilerinde rahmeti esas almalarını (Feth, 48/29) ve birbirlerine merhameti tavsiye etmelerini (Beled, 90/17) inananların özellikleri arasında zikretmektedir.

Kur’an’ın aile felsefesinin temelinde sevgiyle birlikte rahmet de vardır. Zira evliliklerde sevginin merhamet olarak tezahürü, ailede huzur ortamının oluşmasında en büyük rolü oynayacaktır. Kişinin sevdasını karaya, sevgisini kana bulamasına, sevdiğine şiddet uygulamasına engel olacaktır. Rahmetle kuşatılmış bir gönül sahibi Allah’ın emaneti olan eşini, evladını değil, eşyayı dahi incitemez!

Rahmet, şefkat, merhamet ve adalet gibi erdemlerle beslenmeyen sevginin kuru bir iddia olarak kalma riski de vardır. Örneklemek gerekirse; pek çok kişi hayvanları çok sevdiğini söyleyebilir. Ama çok az kişi çölde susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe su vermek için aynı kuyuya aynı zahmeti çekerek ikinci kez inmekle özveri ve merhametini gösterebilir. Böyle olduğu içindir ki hayvanları sevdiğini söyleyen değil ama onlara merhamet eden mağfiretle müjdelenmiştir Yüce Resulümüzün dilinden (Buhârî, “Şirb”, 9; Müslim, “Selam”, 41).

Kendisi de ‘âlemlere rahmet olarak’ gönderilmiş olan Peygamberimizin rahmeti sadece çağdaşlarına değil, asırlar sonrasına, bugüne ulaştığı gibi, bundan sonra kıyamete kadar tüm insanlara hatta her varlığa ulaşacak kadar da engindir. Gariplerin horlanmasına, yetim çocukların ağlamasına olduğu kadar, yuvasına ve yavrularına dokunulmuş ana kuşun ağlatılmasına da elvermiyordu Rahmet Peygamberinin merhameti (Ebu Davud, “Cihad”, 112). Hem Raûf, hem Rahîm’di O. Yetimlerin başına şefkatle ilk dokunan el, onun eli oldu. Fakirin karnını doyuran, düşkünü tutup kaldıran, köleye hürriyetin hazzını tattıran, gasp edilmiş haklarını kadınlara birer birer geri veren hep o mübarek eldi. O kutlu elin sahibi, bize bizden daha merhametli olduğunu hatırlatıyordu şu kutsi beyanında: “Ben her mümine kendisinden ileriyim. Bir kimse (ölürken) mal bırakırsa o mal onun yakınlarına aittir. Fakat borç veya çoluk çocuk bırakırsa bana ait ve benim üzerimedir.” (Müslim, “Cum’a”, 43)

               Yine bir keresinde; “Merhameti olana Allah da merhamet eder” der ve ekler: “Yerdekilere merhamet eyleyin ki size de merhamet eylesin göktekiler!” (Tirmizi, “Birr ve Sıla”, 16). Erhamurrâhimîn’in lütfu olarak merhamet, önce ana rahminde yetişir imdadımıza. Rahmetin en özel ve güzel tecelligâhı olan o müstesna yerde başlar, insan ve aile olma serüvenimiz. Annenin yavrusuna merhametinden çok fazladır zira Rahmân ve Rahîm’in rahmeti. O halde Allah’ın rahmeti altında bulunan bir ceninin hayat hakkına dokunmaya kimin hakkı olabilir ki?

            “Rabbinin terbiyesinden geçen” ve ümmetine çok düşkün olan Kutlu Nebimiz uyarmaktadır hepimizi: “Küçüğümüze merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” (Tirmizi, “Birr ve Sıla”, 15) Ailede en küçükten en büyüğüne, yaşlısından gencine, kadınından erkeğine her bireyin çokça ihtiyacı vardır hiç şüphesiz şefkate, merhamete. Fiziksel, sözel, psikolojik her çeşidiyle şiddet hastalığının ilacıdır merhamet… El yâresiyle zedelenmiş bedenleri değilse de dil yâresiyle incitilmiş gönülleri tedavi edecek merhemdir merhamet… Hayatı boyunca çevresindeki hiçbir varlığa hiçbir biçimde şiddet uygulamamış olan Rahmet Peygamberi (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, VIII, 204), şiddeti yaşam biçimi haline getirmiş olanları kınamakta ve özellikle kadına şiddet uygulayanların hayırlı olmadıklarını ifade etmektedir (Ebu Davud, “Nikâh”, 43). Çocuklarından şefkat, ilgi ve sevgiyi esirgeyen, onları öpmekten imtina eden ebeveynlere seslenerek; “Allah gönlünüzden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim ki?” (Buhari, “Edeb”, 18) buyurmaktadır.

            Ailenin merhamet çeşmesinden kana kana içmelidir her bir fert, özellikle de çocuklar ve yaşlılar. Analarının göğsünden emdikleri süt kadar besleyici ve şifalıdır merhamet pınarları küçükler için. Sevgi ve rahmet esintilerinin kapladığı bir aile ocağı, sevgi depoları dolu, özgüven sahibi, kendisi ve çevresiyle barışık çocukların yetişmesi için en verimli ortamı sağlayacaktır zira. Ve “öf” bile denilmesini hoş görmez rahmeti gazabını geçmiş olan Yüce Mevla evin yaşlısına… Hanenin bereketidir o zira.

Sonuç olarak ilgili ayetin ifadesi, evliliğin ve aile olmanın sadece biyolojik ihtiyaçların karşılanması olmadığını, bunun ötesinde manalar taşıdığını koyar ortaya. Sevgi ve merhamet pınarları da kurursa şayet, neyimiz kalır ki başka? Gelin közünden canlandıralım yeniden aile ocağının meveddet ve rahmet ateşini, daha çok pişmeye ihtiyacımız var, öyle değil mi?