Gevrekzade ve Müzikle Tedavi

Risâlede işlenen müzikle tedâvi konusu, ilk İslâm filozoflarında itibaren ileri sürülen müzik-tıp-astronomi üçgeninde ele alınmakta ve Gevrekzâde bu konuda da geleneksel düşünce tarzını eserine yansıtmaktadır. Bu bağlamda Gevrekzâde’nin eseri, günümüzde oldukça aktüel olan ve artık kliniklerde ilmî metotlarla araştırılan müzikle tedâvi konusunda göz ardı edilmemesi gereken önemli bir kaynak özelliği taşımaktadır.

Ahmet Hakkı TÜRABİ

Prof. Dr., Amasya Üni. Rektörü

Günümüzde aktüel bir konu olan müzikle tedâvi, ruhsal ve bedensel rahatsızlıkları iyileştirmek için insanoğlu tarafından kullanılan tedâvi yöntemlerinden birisi, belki de en eskisidir. Zira ilk insanların nazarında müzik, ilâhî bir lûtuftur; Mısır, Çin, Grek, Hint ve Türk halkları, müziğin cennetten geldiğine inanıyorlardı.[1] İnsanoğlunun, sesin varlığını ve canlılar üzerindeki tesirini fark etmesiyle başlayan müzikle tedâvi süreci, insanlık tarihi boyunca sihir, inanç, tıp olgularıyla iç içe gelişmiş; bazen dînî merâsimlerde bazen tıbbî kurumlarda bazen de özel seanslarda kendini göstermiştir.

Orta Asya Türkleri’nde ise müzik, “şaman” (Kırgız Türkler’inde “baksı”) denen  aşıklar tarafından kopuz (dutar, dombra) veya saz kullanılarak tedâvi etme, güç verme, sakinleştirme, birlik-beraberlik duygularını artırma, orduyu sevk etme ve düşmana karşı cesaretlendirme gibi amaçlara hizmet etmiştir.[2] Osman Şevki de müzikle tedâvi ilminin, Türk hekimleri tarafından icat edilmediğini, fakat onların elinde inkişâf ettiğini belirtmektedir.[3] İslâm Medeniyeti, mistik ve bilimsel kavramları kendi bünyesinde bir bütün halinde ortaya koyabilmiştir.[4] Bilhassa İbn Sînâ, “Şarkı söylemek, sağlığı koruyan en iyi egzersizdir” diyerek, müzikle tedâvi konusundaki genel kanaatini ortaya koymaktadır.[5] Diğer yandan mutasavvıflar, “müziğin marifet sahipleri için rûhun gıdâsı olduğu ve kişinin olgunlaşmasına katkısı bulunduğu” şeklindeki düşünceleriyle birlikte İslâm dünyasında daha da güç kazanmıştır.

Hekimbaşı Gevrekzâde Hafız Hasan Efendi’nin (1727−1801)[6] er-Risâletü’l-mûsikiyye mine’d-devâi’r-rûhâniyye adlı eserinde bu konuyu işlemiştir. Gevrekzâde’nin bu eseri, müzikle tedavi konusunda müstakil olarak yazılmış tek eserdir.

Gevrekzâde’ye Göre Müzikle Tedâvinin Husûsiyetleri

Gevrekzâde vücutta oluşan hastalıkların, “a‘zâ-yı reîse” diye isimlendirilen “hayvânî ruh, nefsânî ruh ve tabii ruh”ların tabiatlarının bir şekilde bozulmasından kaynaklandığı görüşündedir. Önceki âlimler bu şekilde oluşan rahatsızlıklara “rûhânî hastalıklar” demişler; bu hastalıkları başta mûsikî ve makamları olmak üzere yine rûhânî ilaçlarla tedâvi etmeye çalışmışlardır. Zira onlara göre mûsikî sanatından elde edilen hoş nağmeler ve melodiler, kendi özelliklerine yakın ve uygun olan tabiatlara sahip kimseleri ferahlatmakta ve sıhhatlerini korumaktadır.[7] İbn Sînâ da vücuttaki bu güçleri “ruhlar” veya “kuvvetler” şeklinde isimlendirmiş ve aynı şekilde “tabii, nefsânî ve hayvânî ruhlar” olarak üçe ayırmıştır. İbn Sînâ’ya göre tabii kuvvetler, bireyin ve ırkın korunmasıyla ilgilidir. Hayvânî ruh, hayatın çeşitli fonksiyonlarını yerine getirebilecek, duyu ve hareket faaliyetini üstlenebilecek bir kuvvettir. Nefsânî ruh ise, anlama, düşünme, sezgi, hâfıza, hatırlama ve zekâ gibi idrak kabiliyetiyle ilgilidir.[8]

İbn Sînâ “besinlerin sindiriminin esas ürününü teşkil eden bir sıvı cevher” olarak tarifini verdiği “hılt”ın birinci derecedeki sıvıları olarak “kan, balgam, kara safra ve sarı safra” hıltlarını saymaktadır. Bu sıvılar; emilmeğe müsaittirler ve dokuların tam olarak şekillenmelerini sağlar; aynı zamanda eskiyen ya da yırtılan vücut kısımlarını tamir eder. Ona göre kan, mizaçta sıcak ve nemli, normal veya anormaldir. Balgamın mizacı soğuk ve nemlidir; normal veya anormal olabilir. Safralar çeşitli mizaçları bünyelerinde bulundurmaktadır.[9] İşte bu sıvıların mizaçları ve halleri, kişinin de mizacı ve halini etkilemektedir. İnsan vücudunun kan (kalpte), balgam (beyinde), kara safra (dalakta) ve sarı safra (karaciğerde) olmak üzere dört hılttan (humor) oluştuğu; bunların uygun bileşimi ve düzenli hareketlerinin vücut sağlığını gösterdiği şeklinde ifade edilebilecek olan “pneumatic” nazariyenin, XVIII. yüzyılda İslâm tıbbında da hüküm sürdüğünü ve Gevrekzâde’nin müzikle tedâvi konusundaki görüşlerini bu nazariye üzerine bina ettiğini söylemek mümkündür. Buna göre “pneuma” (ciğer), solunum faaliyeti ile varlık ruhundan alınan ve hayat veren unsurdur ki bu, vücutta ruhu meydana getirir. Solunan hava ile sürekli yenilenen pneuma, karaciğer ve böbrek vanalarına ulaştığında “tabii ruh”; kalpte, pneuma ile kandaki tabii ruhun karışmasıyla “hayâtî ruh”; pneuma, beyin ve sinirlerle temas ettiğinde ise “hayvânî ruh” oluşmaktadır. Bu üç fizyolojik kuvvet, vücudun bütün fonksiyonlarının esasını teşkil etmektedir.[10] 

Gevrekzâde, müziğin işleviyle ilgili olarak Eflâtun’dan şu sözleri nakletmektedir: “Eflâtun (Allah ona rahmet etsin) dedi ki: Biliniz ki filozoflar (hikmet sahipleri) müziği oyun ve eğlence için değil, kişiye fayda vermek, rûhî lezzetler sağlamak, insanın psikolojisini rahatlatmak, kuru mizaçları nemlendirmek (sıkıntıyı gidermek), fizyolojiyi dengelemek ve kanın akışını düzenlemek için ortaya koymuşlardır. Bu ilmi inkâr edenler ise müziği sadece meyhânelerde ve sokaklarda dinleyip ilkelerini, anlamlarını ve ortaya konuş sebebini kavramadan, bu ilmin (müziğin) sadece oyun ve eğlence için olduğunu zannederek dînen yasaklamışlardır.”[11] Bu ifadelere göre müzik, insan mizaçlarına etki etmekte, fizyolojik dengeyi sağlamakta ve kan akışını düzenleyebilmektedir. Ünlü düşünür Konfüçyüs de müzik sayesinde kanın hareket ve dolaşımının sakinleştiğini ifade etmektedir.[12] İbn Sînâ, mizacı “unsurların zıt özelliklerinin karşılıklı etkileşiminden ortaya çıkan bir keyfiyet” olarak tarif etmektedir.[13]

Risâle’nin 71a varağında bu bilgiler çerçevesinde yapılacak mûsikiyle tedâvinin, ihtiyacı gidereceği konusu üzerinde duran Gevrekzâde, önceki üstadların bilhassa akıl hastalığını mûsikiyle tedâvi ettiklerinden bahsetmiştir. Risâle’nin 65b varağında müellif, bîmârhâne denilen akıl hastanelerinin özelliklerini saymakta ve buralarda ruh hastalarının mûsikiyle nasıl tedâvi edildiklerinden bahsetmektedir. Bîmârhânelerde kadrolu sâzendeler ve özel görevliler bulunduğunu, kilerlerinin ve duvarlarının, ihtiyaç olabilecek her türlü enstrümanla dolu olduğunu anlatmaktadır.

Müellif Risâle’nin son varağında, eski zamanlarda yaşayan insanların yeme ve içmede aşırıya gitmedikleri için rûhî yapılarının daha sağlam olduğunu; bundan dolayı da hekimlerin mûsikiyle tedâviden daha çok faydalandıklarını açıklamaktadır. Ona göre yeme-içmedeki aşırılık, rûhâniyetin zayıflamasına, vücutta güçlü ve problemli hastalıkların ortaya çıkmasına sebep olmakta; ve bundan dolayı mûsikî gibi rûhânî ilaçlar artık insanlara tesir edememekte ve hekimler bu durumda cismânî ilaçlara ihtiyaç duymaktadırlar.

Müzikle Tedâvide Hekimin Özelliği

Risâle’nin 63a varağında Gevrekzâde, nabız atışlarının düzgün olmamasının -yani usûlden çıkmasının-, vücutta ciddi rahatsızlıkların göstergesi olduğunu anlatmıştır. Ona göre bu bilgilere sahip olmayan ve mûsikî usûllerini bilmeyen hekim, hastalıkları da teşhis edemez. Bu konuda Hızır b. Abdullah da usta bir hekimin öncelikle hastanın tabiat ve mizacını teşhis ederek ona faydalı olabilecek mûsikîyi tespit etmesi gerektiğini ifade etmektedir. Böylelikle hasta günden güne iyileşir. Ona göre mûsikî ilmini bilmeyen hekim, hastanın nabzını tutamaz; zira bunu yapabilmek için ilmi edvâr bilmek gerekir. Dolayısıyla bu hekim tıp ilminde kusurludur.[14] İbn Sînâ da el-Kānûn  fi’t-tıb adlı eserinde aynı şeyi ifade etmektedir.[15]

Şu‘Be ve Dört Unsur İlişkisi

Müellif vr. 68a’da öncelikle dört şu‘benin “dört unsur”dan hangi sınıfa girdiğini sıralamaktadır: Yegâh: Su, Dügâh: Hava, Segâh: Toprak, Çârgâh: Ateş.

Âvâze ve Gezegen İlişkisi

Risâle’nin 69a varağında hangi gezegenlerin hangi âvâzelere karşılık geldiği anlatılmaktadır: Gevâşt: Zühal (Satürn), Nevrûz: Müşteri (Jüpiter), Selmek: Merih (Mars), Şehnâz: Şems (Güneş), Hisâr: Zühre (Venüs), Mâye: Utarit (Merkür), Gerdâniyye: Kamer (Ay). Gevrekzâde öncelikle müzik ilminin “hikmet” (felsefe) ve “hey’et” (astronomi) ilimleriyle ortak ve denk olduklarını sebep göstererek, ana makamların -oniki burca karşılık- on iki tane olduğunu belirtmiştir.[16]

Makamların Tedâvi Ettiği Hastalıklar

Gevrekzade, Risâle’nin 66a−67b varaklarında, kendi ifadesiyle “makamların anası ve ilki” olan râst makamından başlayarak, hangi makamın ne tür hastalıkları tedâvi ettiğini anlatmıştır.[17]

Râst makamı; felce iyi gelir.

Irâk makamı; ateşli hastalıklara, sersâm (sersem, insana sersemlik veren bir hastalık), mâşerâ (yüzün ve göz kapaklarının şişmesi, bir sıcak verem) ve hafakāna (çarpıntı)[18] faydası vardır.

Isfahân makamı; bârid (soğuk, soğukluk) ve yâbislikten (kuru, kuruluk) kaynaklanan hastalıklara iyi geldiği gibi zekâ, akıl, hatırlama ve düşünme (yoğunlaşma, odaklanma) gücünü artırır.

Zîrefkend makamı; bedende görülen lâkve (ağız çarpılması, ağız felci), fâlic (nısfı nüzûl; yarım felç, vücudun yarısına inen inme), sırt ağrısı, mafsal (eklem) ağrıları ve kulunç hastalıklarını tedâvi eder.

Rehâvî makamı; her türlü baş ağrısına faydalı olup, hafakânı (kalp çarpıntısı) engeller, lâkve, felç ve balgam ve kanla ilgili hastalıkları bedenden söker atar.

Büzürg makamı; mağs (bağırsak ağrısı), kulunç ve vücutta görülen ciddi hastalıklara faydası olup; zihni berraklaştırır, doğru düşünmeyi (zihni toparlamayı) sağlar, sevdâ (aşrı sevgiden doğan bir çeşit hastalık) ve çeşitli korkularla ilgili rahatsızlıklara büyük faydaları olur.

Zengûle makamı; kalple ilgili hastalıklar, sersâm, ciğerler ve mide ile ilgili rahatsızlıklara faydası olmasının yanı sıra kalbe ferahlık ve huzur verir.

Hicâz makamı; bevletme (idrara çıkma) zorluğuna, vücutta görülen tehlikeli ağrı ve sancılara iyi gelmesinin yanında şehevî (cinsel) gücü harekete geçirir.

Bûselik makamı; kulunç hastalığı, kalça kemiği ve baş ağrısı ve kanla ilgili rahatsızlıklara faydalıdır.

Uşşâk makamı; nikris (gut) hastalığı, uykusuzluk ve ayak ağrılarını tedâvide oldukça faydalı olup insanı rahatlatır.

Hüseynî makamı; kalp ve ciğerde oluşan iltihaplara, mide rahatsızlıklarına, sıtmalı ve hummâlı hastalıklarının ateşini söndürmeye faydalıdır.

Nevâ makamı; ırku’n-nesâ[19] (uyluk başından tırnağa kadar varan bir damar, siyatik) ağrısına, kalça kemiği ağrısına iyi geldiği gibi, insanı bozuk düşüncelerden uzaklaştırır ve zihnin hatırlama gücünü artırır.

Makam ve Burç İlişkisi

Eserin 68b-69a varağında Gevrekzâde, makamların burç ve dört unsurdan karşılıklarını şu şekilde belirtmiştir: Râst; koç, tabiatı ateştir, Irâk; boğa, tabiatı toprak, Isfahân; ikizler, tabiatı hava, Zîrefkend; yengeç, tabiatı su, Büzürg; aslan, tabiatı ateş, Zengûle; başak, tabiatı toprak, Rehâvî; terazi, tabiatı ateş, Hüseynî; akrep, tabiatı su, Hicâz; yay, tabiatı ateş, Bûselik; oğlak, tabiatı toprak, Nevâ; kova, tabiatı hava, Uşşâk; balık, tabiatı su.

Makam ve Ten İlişkisi

Risâle’nin 70a−70b varaklarında Gevrekzâde, bir müzisyenin, makamları ve bunlardan insanların şekil ve tiplerine (hilye ve şemâil) hangilerinin uygun olduğunu bilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Bu anlamda müellif dört tane ten rengi saymış ve bu tenlerden olan insanların mizaçlarının uyum sağladığı makamları şu şekilde sıralamıştır: Esmer tenlilerin tabiatları genellikle hâr (sıcak, sıcaklık) ve yâbis (kuru, kuruluk) olması sebebiyle bunlar için uygun makam “ırâk” makamı ve bu makama tabi olan makamlardır.[20] Buğday tenlilerin tabiatları hâr ve ratb (nemli, rutûbet) olması sebebiyle bunlar için uygun olan makam “ısfahân” makamı ve bu makama tabi olan makamlardır. Sarışınların tabiatları genellikle bârid (soğuk, soğukluk) ve yâbis olması sebebiyle bunlar için uygun makam “râst” makamı ve bu makama tabi olan makamlardır.[21] Beyaz tenlilerin tabiatları genellikle bârid ve ratb olması sebebiyle bunlar için uygun makam “kûçek” makamı ve bu makama tabi olan makamlardır.

Makam ve Milliyet İlişkisi

Risâle’nin 70b varağında Gevrekzâde makamların milliyetlerle de ilişkisi olduğundan bahsetmiş; bunları bilmenin birçok faydası olacağını ve müzisyenler için zorunlu olduğunu ifade etmiştir. Bu anlamda üç tane millet saymıştır: Araplar için daha çok “hüseynî” makamı ve buna tabi olan makamlardan mûsikî icra etmenin daha uygun olacağı belirtilmiştir.[22] Acemler’in (İranlılar) huzurunda en münâsip makamın “ırâk” makamı ve tabileri olduğundan bahsedilmiştir. Türkler için “uşşak” makamı ve tabileri. Rûm ve Frenkler’in (batılı) bulunduğu toplulukta icrâ edilecek müziğin makamının “bûselik” makamı ve tabileri olmasının daha hoş olacağı anlatılmıştır. Gevrekzâde’nin yalnızca milliyet açısından yaptığı bu tasnifin şehirleri de kapsayan daha teferruatlı şeklini Hızır b. Abdullah zikretmektedir.[23] Fârâbî de Kitâbü’l-mûsîka’l-kebîr’de her milletin iklim, toprak, yiyip-içtikleri şeylerden dolayı tabiatlarının ve müzik zevklerinin farklı olacağından bahsetmektedir.[24]

Makam ve Meslek İlişkisi

Gevrekzâde, Risâle’nin 71a varağında makamların meslek gruplarıyla olan münâsebetine değinmiş; yine bunlardan dört sınıf sayarak hangi makamları dinlemelerinin uygun olacağını şu şekilde sınıflamıştır: Âlimlerin meclisinde “râst” makamı ve ondan türemiş olan makamlar; devlet adamlarının bulunduğu mecliste “ısfahân” makamı ve benzerleri; sûfîlerin huzurunda “rehâvî” makamı ve benzerleri; dervişlerin meclisinde ise “hicaz” makamı ve benzerleri.

Makamların Gün İçindeki Vakitlerle İlişkisi

Müellif Risâle’nin 67b−68b varaklarında, öncelikle bilge kimselerin bir günü dört kısma ayırdıklarını ve bu dört kısmı yine “dört unsur”dan belirli özelliklerle şu şekilde tavsif ettiklerini ifade etmektedir: Seher vakti ile duhâ vakti arası: Bârid ve ratb, duhâ vakti ile ikindi arası: Hâr ve yâbis, ikindi ile yatsı arası: Hâr ve ratb, yatsı ile seher vakti arası: Bârid ve yâbis. Müellif, bu vakitlerde icrâ edilecek müziğin, kendi özellikleri çerçevesinde bunlarla aynı özellikleri taşıyan makamlardan tercih edilmesi durumunda, sazın ve sözün tesir gücünün artacağını anlatmaktadır.

Gevrekzâde bu konunun akabinde; müzisyenlere, makamlar ve âvâzelerin kendi tabiatları çerçevesinde gece ve gündüz dilimlerine uygun olanlarını kullanmalarını tavsiye etmiş ve bu zamanları şu şekilde açıklamıştır:[25] Seher vakti: Râst, sazda ise rehâvî perdesi. Sabah: Hüseynî, sazda ise rehâvî perdesi. Öğle: Nihâvend, sazda ise râst perdesi. İki namaz arasında (öğle ile ikindi): Hicâz, sazda muhâlifek perdesi. İkindi: Bûselik, sazda yine bûselik perdesi. Akşam: Uşşâk, sazda yine uşşâk perdesi. Yatsı sonrası: Muhâlifi râst, sazda yine muhâlif perdesi. Gece yarısı: Râst, sazda zîrefkend perdesi. Gecenin son 1/3’ünde: Zîrefkend makamı kullanılır. Müellif, makam ve âvâzelerin bu minval üzere icrâsının, kişiye sıhhat ve âfiyet vereceğini belirtmektedir.

Sonuç

Gevrekzâde, risâlesinin ilk iki varağında ruh çeşitlerini saymış, mûsikînin bu ruhlar -özellikle ruh hastalıkları- üzerindeki etkisinin keyfiyetini anlatmıştır. Risâle, büyük oranda (vr. 59b−71b) Şuûrî’nin eserinin 2. faslıyla benzerlik arz etmektedir. Gevrekzâde, risâlenin son üç varağında, Ta‘dîlü’l-emzice’den farklı olarak, müzikle tedâvide insan tabiatlarına, dikkat edilmesi gerektiğinden ve yeme-içme çoğaldığı için artık mûsikînin insan ruhuna tesirinin azaldığından bahsetmektedir.

Risâlede işlenen müzikle tedâvi konusu, ilk İslâm filozoflarında itibaren ileri sürülen müzik-tıp-astronomi üçgeninde ele alınmakta ve Gevrekzâde bu konuda da geleneksel düşünce tarzını eserine yansıtmaktadır. Bu bağlamda Gevrekzâde’nin eseri, günümüzde oldukça aktüel olan ve artık kliniklerde ilmî metotlarla araştırılan müzikle tedâvi konusunda göz ardı edilmemesi gereken önemli bir kaynak özelliği taşımaktadır.

Gevrekzâde’nin er-Risâletü’l-mûsikiyye mine’d-devâi’r-rûhâniyye adlı eseri, büyük oranda Hasan Şuûrî’nin Ta‘dîlü’l-emzice adlı eserine dayanmakla birlikte; ilâve bilgilerle içeriği zenginleştirilmesi ve bu konuda müstakil bir eser olarak telif edilmesi oldukça önemlidir. Bir hekimbaşının kaleminden çıkması, tek ve hem de müellif nüshası olması, eserin değerini artıran diğer hususlardır.[26]


[1]             Hasan Küçük, “Musikinin Ruh Terbiyesindeki Yeri”, Sanat ve Kültürde KÖK, sy. 7, I (İstanbul 1981), s. 31.

[2]             Ahmet Şahin Ak, s. 79; İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, İstanbul 1991, s. 287−288; Oruç Güvenç, s. 18−20.

[3]             Osman Şevki [Uludağ], Beşbuçuk Asırlık Türk Tabâbeti Tarihi (haz. İlter Uzem), İstanbul 1991, s. 136.

[4]             Koptagel-Kazancıgil, “Ortadoğu ve İslâm Dünyasında Bilimsel Düşünce”, II, 73.

[5]             Ahmet Hakkı Turabi, İbn Sînâ Mûsikî, İstanbul 2004, s. V.

[6]             Hayatı ve eserleri için bkz. Ahmet Hakkı Turabi, Gevrekzâde Hafız Hasan Efendi ve Musiki Risalesi, Rağbet Yay., İstanbul 2005.

[7]             age, vr. 58b−59a.

[8]             Hüseyin b. Ali b. Sînâ, el-Kānûn fi’t-tıb (trc. Esin Kahya), Ankara 1995, s. 90−99.

[9]             age, s. 17−22.

[10]           Nil Sarı, “Gevrekzâde Hasan Efendi ve Kafa Travmaları Hakkındaki Bilgisi”, II, 53.

[11]           Gevrekzâde, er-Risâletü’l-mûsikiyye mine’d-devâi’r-rûhâniyye , TSMK, nr. 571/2, vr. 65a.

[12]           Konfüçyüs, Büyük Bilgi ve Müzik Hakkında Notlar (trc. M. N. Özerdem), Ankara 1945, s. 20.

[13]           İbn Sînâ, el-Kānûn fi’t-tıb, s. 8.

[14]           age, s. 139.

[15]           İbn Sînâ, el-Kānûn  fi’t-tıb, s. 188.

[16]           Gevrekzâde, er-Risâletü’l-mûsikiyye mine’d-devâi’r-rûhâniyye , TSMK, nr. 571/2, vr. 63a.

[17]           Râst makamı, XV. yy.’dan itibaren “ümmü’l-makāmât” (makamların anası) olarak anılmıştır. age, s. 24.

[18]           “Hafakan” terim olarak; “yürek oynaması, çarpıntı, çarpıntı hissi” anlamlarını ifade etmekle birlikte, Lugatı Tıbbiye’de“yürek çarpıntısı, kalp atım sayısının normalin üzerinde olması” olarak açıklanmıştır. Cemiyeti Tıbbiyyei Osmâniye, Lugatı Tıbbiye, İstanbul 1290, s. 443; M. Yanık, “Hafirgan: Kültüre bağlı bir sendrom mu, yoksa anksiyetenin kültüre özgü bedensel ifadesi mi?”, Klinik Psikofarmakoloji Bülteni, XIII, sy. 4, 2003, s. 192.

[19]           Lugatlarda “nesâ” (ç. Ensâ); “Uyluk başından tırnağa kadar varan bir damar” şeklinde tanımlanmaktadır. Nil Sarı ise bu kelimeyi “ırku’n-nisâ” ve aslını “araku’n-nisâ” şeklinde vermekte; bir damar ismi olduğunu fakat genellikle “siyatik” hastalığı için kullanıldığını açıklamaktadır. Nil Sarı, “Gevrekzâde Hasan Efendi ve Kafa Travmaları Hakkındaki Bilgisi”, II, 56.

[20]           Irak makamına tabi olan makamlar şunlardır: Sultânî ırak, muhâlifi ırak, râhatülervâh, rûyi ırak. Bilgi için bk. Kantemiroğlu, I, 47.

[21]           Râst makamına tabi olan makamlar şunlardır: Mâhûr, pençgâh, nikriz, nihâvend, büzürg, selmek, sazkâr, Türkî hicaz, Bayâtî-hisar, rehâvî. Bilgi için bk. age, I, 49.

[22]           Hüseyni makamına tabi olan makamlar şunlardır: Horasânî hüseyni, kûçek, vechi hüseyni, necdi hüseyni, şîrâz. Bilgi için bk. Kantemiroğlu, I, 65.

[23]           Binnaz Başar Çelik, Hızır b. Abdullah’ın Kitabül-Edvârında Makamlar, s. 276−277.

[24]           Fârâbî, Kitâbü’l-Mûsîka’l-Kebîr, s. 109−110.

[25]           Gevrekzâde, er-Risâletü’l-mûsikiyye mine’d-devâi’r-rûhâniyye , TSMK, nr. 571/2, vr. 69a−69b.

[26]           Makalede bahsedilen müzikle tedavi konusunun makamlara göre uygulamasına dair müzikal icra için bkz.: Ahmet Hakkı Turabi, Şifânağme 1-2-3-4, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, Origami, İstanbul 2011-2014.