“Klasik” Osmanlı Mûsıkîsi ve Halk Mûsıkîsi

Osmanlı mûsıkîsini Türk mûsıkîsi’nden bağımsız ve sanki başka bir mûsıkî gibi görmenin yanlışlığı bir tarafa, aslında 17. yüzyıla gelinceye kadar kullandığı formlar, çalgı türleri, makam anlayışı, estetiği ve üslubu herkesçe bilinen, belirli bir nazari çerçeveye sahip bir Osmanlı Mûsıkîsinden söz etmek oldukça zordur.  

Bayram Bilge TOKEL

Aslında genel ve tarihî Türk mûsıkîsinin Osmanlı döneminde aldığı şeklin adı olarak kullanılmasının daha doğru olduğunu düşündüğüm “Osmanlı Mûsıkîsi” tabirinin, yeterince kuşatıcı ve yerinde bir adlandırma olduğu söylenemez. Tıpkı “Osmanlıca” kavramında olduğu gibi. Aslında Osmanlıca’nın da bir terim olarak, Türkçe’nin belli bir coğrafyadaki belli bir dönemini ifade etmek için kullanılması gerekir. Çünkü Osmanlı, devleti/imparatorluğu kuran hanedanın [Osman Gazi’nin] isminden hareketle, sonradan devlete verilen bir isimdir. Osmanlı hanedanı da Türk olduğu için Osmanlı devleti bir Türk devletidir; edebiyatı Türk edebiyatı, müziği de Türk müziğidir. Bunun içindir ki, kurulduğu günden itibaren, Osmanlı’dan söz eden hemen hemen tüm yabancılar ve yabancı kaynaklar, çoğu zaman doğrudan Türk kelimesini, bazen de “Osmanlı Türkleri” tabirini kullanarak Osmanlı adı altında Türkleri anlatırlar.

Aslında doğrusu da budur, çünkü devletlerin değil, o devleti oluşturan/ kuran “millet”in dili, kültürü, sanatı, müziği olur. Çarlık Rusyası’nda da Sovyet Rusyası’nda da Rus dili, Rus edebiyatı, Rus müziği vardır. Britanya İmparatorluğu’nun da dili İngilizce; edebiyatı, İngiliz edebiyatı ve müziği, İngiliz müziğidir. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Doğru ve kabul edilebilir bir tabir gibi duran “Osmanlı Medeniyeti” kavramının bile aslında “Türk Medeniyeti”nin Osmanlı asırlarında ve Osmanlı tecrübesiyle aldığı şeklin adı olarak kullanılmasının daha doğru olacağını düşünüyorum.

“Osmanlı Mûsıkîsi”nden Ne Anlamalıyız?

Osmanlı mûsıkîsini Türk mûsıkîsi’nden bağımsız ve sanki başka bir mûsıkî gibi görmenin yanlışlığı bir tarafa, aslında 17. yüzyıla gelinceye kadar kullandığı formlar, çalgı türleri, makam anlayışı, estetiği ve üslubu herkesçe bilinen, belirli bir nazari çerçeveye sahip bir Osmanlı Mûsıkîsinden söz etmek oldukça zordur.  Edvar geleneğine ait eserlerde doğrudan Osmanlı mûsıkîsinden söz edilmediği gibi, bu eserlerin çoğu (Safiyyüddin ve Meragi hariç), bir öncekini anlayarak kritik eden, geliştiren ve içeriği daha da zenginleştiren değil, daha ziyade birbirini tekrar eden ya da öncekilerin tercüme veya şerhine dayalı eserlerdir.

Osmanlı mûsıkîsinin hem Türk mûsıkîsiyle ilişkisi ve genel Türk mûsıkîsi içindeki yeri, hem de diğer İslam ülkeleri mûsıkîleriyle benzeşen ve ayrışan yönleri üzerine maalesef bugüne kadar kapsamlı bir çalışma yapılmadığı biliniyor. Cem Behar ve daha çok da Bülent Aksoy’un çeşitli yazılarında yeri geldikçe değindikleri Osmanlı Mûsıkîsi konusu, her şeye rağmen en geniş şekliyle Cinuçen Tanrıkorur’a ait Osmanlı Dönemi Türk Mûsıkîsi (Dergâh Yayınları, 2005) adlı eserde ele alınmıştır. Adından da anlaşılacağı gibi kitabın konusu Osmanlı mûsıkîsi değil, Osmanlı dönemindeki Türk mûsıkîsidir. İsimlendirme doğru olmakla beraber içerikte “Klasik Türk mûsıkîsi’ne ağırlık verilerek Türk halk mûsıkîsinin ihmal edilmesi, benzeri diğer yayınlarda olduğu gibi bu kitabın da en büyük eksikliğidir.

Tanrıkorur’a göre Osmanlı mûsıkîsi, “Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dinî, klasik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanat olup bir ucu Çin’e, bir ucu Fas’a kadar uzanan iki bin beş yüz yıllık Türk mûsıkîsinin yaklâşık 500 yıllık bir bölümünü teşkil eder.”[1] Osmanlı mûsıkîsi tabirine doğru anlam veren Tanrıkorur, bütün bir halk müziği birikimini “folklor müziği,” hatta çoğu zaman “müzik” kelimesini de fazla ve lüks görerek sadece “folklor” (halk bilimi) tabiri içine hapsetmek suretiyle ikinci sınıf müzik olarak görme alışkanlığından kendisini kurtaramaz.

Osmanlı Mûsıkîsi ve İslam Mûsıkîsi 

Açıkça anlaşılıyor ki “Osmanlı mûsıkîsi” kavramı üzerinde yeniden düşünmekte fayda var. Aslında bu tabir yerine, genel Türk Mûsıkîsi’nin Osmanlı dönemini ifade etmek amacıyla kullanılan “Osmanlı-Türk Mûsıkîsi” tabirinin tercih edilmesi daha doğru olur. Fakat o zaman da şu soruların cevaplandırılması gerekiyor:

 “Osmanlı mûsıkîsi” kategorisine dâhil edilen eserler Türk mûsıkîsi ses sistemine mi daha yakın, yoksa genel “Doğu-İslam mûsıkîsi” ses sistemine mi? Bu iki mûsıkî geleneğinin dayandığı ses/perde sisteminin birbirinden farkı var mıdır, varsa nelerdir? Beste formları, kullanılan çalgılar, makam, usul ve perde isimleri, icra, tavır ve üslupları yönünden Osmanlı-Türk mûsıkîsi üzerinde Arap, İran ve Türk müziklerinin belirleyicilik oranları nedir? “Türk mûsıkîsi,” Türk halkının tarihi süreç içinde oluşturup geliştirdiği müzik geleneğinden bağımsız ve onun dışında bir müzik midir? Değilse, –hadi Orta Asya birikiminden vazgeçtik– Anadolu’ya geldikten sonra burada işleyip zenginleştirdiğimiz Anadolu Türk Halk Mûsıkîsi’nin Osmanlı Mûsıkî kültürünün şekillenmesindeki payı nedir? Geleneksel Halk Mûsıkîsi’nin icrasında kullanılagelen –kopuz ve kopuzun Anadolu’daki devamı olan bağlama başta olmak üzere– millî/yerel halk sazlarının, genel Türk mûsıkîsi nazariyatında ve icrasındaki yeri ve ağırlığı nedir?

Bu ve benzeri soruları önemseyen ve bunlara cevap arayan isimlerden biri olan müzikolog Bülent Aksoy’un bu konudaki yaklaşımı şöyle: “Pek çok ülkede ‘geleneksel mûsıkî’ halk mûsıkîsi demektir. Türkiye’nin mûsıkî geleneğinde ise halk mûsıkîsinin yanında bir de okumuş çevre mûsıkîsi vardır. Bu iki mûsıkî Osmanlı toplumunda birbirinden kopuk olmadığı gibi birbirini de etkilemiştir. Halk mûsıkîsi her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de yerel niteliktedir; bütün bir toplumun mûsıkî zevkini yansıtmaz. Oysa Osmanlı şehir mûsıkîsi nicel bir olgu olarak ele alınırsa toplumun çok büyük bir çoğunluğunu temsil etmiyordu belki ama nitel yönden bakılırsa toplumun ortak kültürüydü. ‘Çevre’ kültürlerinin mûsıkî göreneklerini özümsemiş, bir merkezî üst dildi. Sade halka, gayrimüslim cemaatlere, kadınlara da açık olduğu için ortak bir sanattı. Bu nitelikte bir temsilciliği hiçbir Osmanlı sanatında bulamayız. Osmanlı mûsıkîsinin bu yönü tarihi ve toplumsal bir değerdir.”[2]

Halk Mûsıkîsi’nin Gücü ve Sürekliliği

Aksoy’un dile getirdiği bu görüşlerin tümüne katılmak elbette mümkün değil. Türk Halk Mûsıkîsi’nin yerel nitelikler taşıdığı tezi doğrudur, çünkü bu mûsıkînin icrasında kullanılan temel çalgılar yörelere göre farklılık gösterir. Halk mûsıkîsinin öznesi olan halkın konuştuğu dilin şive ve ağız özelliği taşımasından dolayı da söz (güfte) yönünden ortak ve standart bir Türkçe’den söz edilemez. Ayrıca sırf çalgı ve söz açısından değil, ezgi yapısı, tavır, üslup ve repertuvar yönünden de yöresel farklılıklara sahiptir.

Halk mûsıkîsinin tabiatı gereği olan bu durumu “standart dışı” değil, “standart üstü” bir özellik olarak değerlendirmek daha doğru olur. Çünkü bu müziğin hiçbir zaman, herkesin mutlaka uyması gereken yazılı bir yasası [nazariyat anlamında] olmamıştır, ama tarihî süreç içinde öyle sağlam gelenekler oluşmuştur ki, her türkü bu gelenek denizinin içinde doğar, büyür ve tadı, tuzu, rengi, kokusu farklı bile olsa, her türkü o deryadan bir damladır. Türküler bu yönleriyle adeta “mâhîler” (balıklar) gibidir; derya içredirler ama deryayı bilmezler. Béla Bartók’a (1881-1945), “kendi mûsıkîsinde böyle bin beş yüz yıllık sürekliliği olan bir başka ülke bulmak zordur; bu kadar uzun bir halk müziği geleneği pek az ülkede vardır” dedirten de halk müziğinin bu özelliğidir.

Öte yandan halk müziği, belli bir hayat standardını yakalamış insanların genellikle zevk, eğlence, fantezi ve sanat yapma arayışlarından doğan “musanna” yani “yapma” bir müzik değildir. Halk müziği, hayatın doğal akışı içinde yaşanan bireysel ya da toplumsal olaylar, savaşlar, acılar, ölümler, gurbetler vs. ile bunların insan ve toplum hayatı üzerindeki etkileri samimi, canlı, dinamik, sürekli kendini yenileyen ve büyük ölçüde doğaçlamaya dayalı bir müziktir. Bireyin ve toplumun ortak dertlerini, duygularını, insani bir öz ve üslupla korkusuzca dile getirmesi sebebiyle de, diğerine oranla nicel üstünlüğü yanında nitel yönden de Osmanlı-Türk toplumunun ortak kültürü olmayı daha çok hak etmektedir.


[1]Cinuçen Tanrıkorur, Osmanlı Dönemi Türk Mûsıkîsi, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2005, s. 13.

[2] Bülent Aksoy, Musıkimizin Bir Merkezi: İstanbul, Yeni Türkiye, Sayı 57, Nisan 2014, s.1462.