Kadraja Yansıyan Özgür Sanat İnsanın Özünü Gürleştiriyor mu Yoksa Kuraklaştırıyor mu?

Batı’nın geçmişten günümüze hiçbir sapmaya ve duraksamaya uğramadan sanatla taşıdığı hümanizm soslu “ben” düşüncesi, en son yedinci sanat olarak sayılan sinemada, dizilerde kendi egemenliğini anlatacak geniş bir alan buldu.

Nihal PAKIRDAŞI

Bizim için sanat, sonsuza varmak için çuşa gelen ruhun kabına sığamayıp kendisini aydınlatacak, ısıtacak sonrasında da daha üst hazlara ermesi için benliğini yakacak ateşe nalınsız koşması. Akla saygıda kusur etmeyen, fakat ruhun gitmek istediği yere aklın rehberliğinin yeterli olmadığını/olamayacağını düşünen insanın, süregelen dünya serüveninde duygularının yol arkadaşlığını kabul etmesi. İnsanın, hakikate yükselmesi için biçilen yedek kaftan iken; üzerine Batı’nın kendi çıkmazları için çıkar yol olarak gördüğü Rönesans düşüncesi, Osmanlı’nın son dönemleri ile birlikte Cumhuriyet Türkiye’sini her alanda olduğu gibi sanat alanında da yoğun bir şekilde etkilemiştir. Prospektüsünü okumadan, yan etkilerinden habersiz, alacalı rengine kanarak Batılılaşma adı altında bünyemize alelacele zerk ettiğimiz Rönesans düşüncesi, Batı’da, Ortaçağın skolastik düşünce sisteminin katılığına karşı bir tavır olarak ortaya çıkmıştır. Kilisenin baskısının kalkmasıyla da sanatsal, kültürel ve bilimsel anlamda yenilenmiştir. On dördüncü yüzyılın ikinci yarısından sonra Tanrı’nın otoritesinin sorgulandığı, filozofların, sanatçıların hümanizm üzerine yoğunlaştığı bu dönemde Batı dünyası sanat anlayışını insan odaklı olarak şekillendirmiştir. Zamanla insan üzerindeki Tanrı’nın otoritesini reddeden, kişinin kendisini otorite haline getiren hümanizm; Rönesans düşünürlerini ve sanatçılarını özgür birey/özgür sanat düsturunda birleştirmiştir. Nihayetinde, Tanrı ile ilişiğini keserek özgürleştiğini düşünen Batı felsefesi, bilim ve sanatta “biz” düşüncesinden koparak “ben” yalnızlığında kendi otoritesinin egemen olduğunu kanıtlama savaşına girmiştir.

Rönesans çerçevesinde gelişen Batı düşünce tarzı, modernleşmeyle birlikte her milletin kendine has geleneksel sanat algısının akamete uğramasına sebep olmuş; resim, heykel, mimari, dans, tiyatro, edebiyat ve müzik olarak belirlediği geleneksel sanat dallarında etkisini yüksek derecede hissettirmiştir. Bunun yanında zamanla geliştirdiği teknolojisiyle birlikte insanların duygularını farklı yolla ifade edebileceği kamerayı keşfetmiştir. Son yüzyılın şekillendirilmesinde büyük bir pay sahibi olan ve yedinci sanat olarak adlandırılan sinemanın da doğuşu bu şekilde gerçekleşmiştir. Diğer altı sanat dalı hakkındaki gereklilik, ahlakilik, sınırlar ve tarzlar vb. düşünsel anlamda yapılan tüm tartışmalar yedinci sanat için de yapılmış olup, halen de yapılmaya devam etmektedir. Beyaz perde hakkında yapılan tüm bu fikir çatışmaları arasında, farklı görüşlerin hemfikir oldukları konu ise hiç kuşkusuz ki sinemanın toplumları etkileme süresinin ve seviyesinin diğer sanat dallarına nazaran çok daha hızlı ve etkili olduğudur. Hele ki televizyonun icadından sonra, günümüzde ise kişiye özel sinema ve dizi keyfi sunan, bir yanıyla da bireyselciliği körükleyen sosyal medya platformlarının insanlar üzerindeki etki hızı diğer sanat dallarının fersah fersah önüne geçmiş durumdadır.

Batı’nın geçmişten günümüze hiçbir sapmaya ve duraksamaya uğramadan sanatla taşıdığı hümanizm soslu “ben” düşüncesi, en son yedinci sanat olarak sayılan sinemada, dizilerde kendi egemenliğini anlatacak geniş bir alan buldu. Modern çağın “özgür birey” mesajı bilinçaltımıza özgür sanat vasıtasıyla beyaz perdeden ve cam ekrandan tutarlı bir şekilde verildi. Süfli duygularını ortaya çıkarmakla kendini otorite sanan son çağın özsüz yapımcıları, senaristleri ve yönetmenleri egoyu merkeze koyarak kendi çıkarları doğrultusunda sinema ve dizilerde aşk adı altında şehveti; hakkı olanı koruma adı altında aldatmayı, adaletsizliği; özgür olma adı altında çıplaklığı, içgüdülerle hareket etmeyi; kendini ezdirmemek adı altında merhametsizliği; eşitlik adı altında her iki cinse ağır yükler yüklemeyi; birey olma adı altında ebeveyn sevgisini, otoritesini yok saymayı ve aile bağlarını koparmayı; toplum baskısı adı altında akraba ve cemiyet birlikteliğini çözmeyi; başarılı olma adı altında tembelliği ve hiçbir ahlaki değeri tanımamayı; haz adı altında gayrimeşru ilişkilere ve kendi hemcinslerine meyletmeyi; zenginlik adı altında haksız kazancı ve yoksulu sömürmeyi; sınırsız yaşama adı altında milli ve manevi değerleri yok saymayı; kendini kutsamak adı altında kendinden olmayanı ötekileştirmeyi topluma empoze ederek, şimdiki ve gelecek kuşakları tehdit etmektedir.

İnsanın özünün “biz” ile çoğalacağını, gürleşeceği bilen; ve fakat benliğinin kurbanı olup bunun için Tanrı’ya savaş açmaktan geri durmayan düşünce dünyası elbette ki ahdini yerine getirmek için elindeki en büyük koz olan sanatı, yani duygulara hükmetmeyi en sınırsız şekilde kullanmaktan geri durmayacaktır. Tanrı’nın huzurundan kovulan bu kibir hali, yedinci sanatın halklar arasındaki rağbetinin konforuna sığınıp özümüzü sığlaştıracak, kuraklaştıracak bizi yalnızlaştırıp kökümüzden kopartacak bir dili üretmeye ve yaymaya devam etmektedir. Öncelikle insanı Tanrı’dan koparıp yeryüzünde yalnız bırakan ve sonrasında da insanın kendisini ilahlaştıran özgür sanat anlayışı hiç kuşkusuz ki “insanı” yerinden ederek yurtsuz, bir başına bırakmıştır. Kısacası; özgür sanat adı altında sinema ve cam ekranı en etkili manipülasyon aracı olarak kullanabilen başta Batı’nın ve Amerika’nın hümanizm adı altında tüm ahlaki değerlere aykırı gösterimlerinin asıl amacı, insanlığın Yaratıcı ile ilişkisini keserek kendi düşünce sistemlerine köleler yetiştirmektir. Son yıllarda sinema ve dizi sektöründe önü alınamayan ve hızla yaygınlaşan LGBT propagandası da bu iddiamızı kanıtlar niteliktedir.

Tüm dünyayı etkisi altına alan yedinci sanatın dili ülkemizde istisnalar hariç kopya olmaktan ileri geçemedi. Sinemanın topraklarımıza girmesinden bu yana, konularının çoğunluğunu yabancı ülkelerin senaristlerinden apararak seçen yedinci sanat serüvenimizin kendi milli ve manevi değerlerimizi yansıt(a)maması toplumumuzu gözle görünür bir şekilde erozyona uğratmaktadır. Oysaki bizim köklü medeniyetimiz, insanlığın kararan çehresini aydınlatacak söz ve eyleme sahip. Dünyanın gidişatının tevhide, “biz” olmanın gölgesindeki serinliğe ihtiyacı var. Fakat bizlerin büyük bir talihsizlikle kadrajımıza aldığımız Batı düşüncesi, toplumlara bencilliğe varan “ben” sevdasını körükleyerek, insanlığı kendileriyle aldatmaktan ileriye götürememektedir. Çünkü, Batı’ya öykünerek özgür sanatın membaı durumundaki Hollywood’dan ithal ettiğimiz sinema anlayışımız en büyük illüzyonisttir. Sözüm ona büyük Amerikan rüyası, hümanizm soslu, siyonizm propagandalı holokost filmleriyle dünyanın Yahudilere hep borçlu olduğu hissettirmiştir. Sonucunda 7 Ekim’den bu yana Gazze’de de görüldüğü üzere sanatın iyileştirici, barışçıl gücünün sadece kendileri için geçerli olduğunu; “özgür sanatı” yorumlama biçimlerini, kendinden olmayanlara yaşam hakkı tanımayarak Tanrısal bir edayla tüm dünyaya göstermişlerdir.

Yazımın bu son bölümünü Sâdettin Ökten beyefendinin ders niteliğindeki konuşmasına ayırmak istiyorum. Yedinci sanat olan sinema bağlamında da ele alınabilecek olan bu sohbet hayatımızın her alanında bize yol göstermesi bakımından kıymetli:

“Türkiye Tanzimatla beraber modernleşmek istedi. Hem Müslüman kalayım hem modernleşeyim dedi. Bunun mümkün olmadığını bendeniz gördü. Bu modernleşme dediğimiz şey otomobile binmek, jet uçağına binmek değil, zihinsel olarak, felsefi olarak akılla ben bu dünyada yaşayabilirim. Bunun olmadığını ben gördüm. Ben teknoloji karşıtı değilim onu da hemen size söyleyeyim. Teknolojinin esiri olmamak için sizin kendinizin belli bir yerde durabilmeniz lazım. Ama şu anda kitle bununla meşgul oluyor. Böyle olunca iş dürtüler, içgüdüler seviyesine kadar düştü. Bir insan olarak bizim var olmamız, içgüdüyü hiç reddetmiyorum, hayatımızın bir parçası olması da gerekli. Ama aklımız var, ama duygularımız var, ama vicdanımız var. Modernitenin bugünkü uygulamasına baktığımız zaman sadece içgüdüye hitap ediyor ve insanları sadece içgüdüleri olan varlıklar mesabesinde algılatıyor ve öyle empoze ediyor topluma ve insanlar da bunu kabul ediyorlar çünkü içgüdü herkeste var ve çok kolay erişiliyor. Akıl, aklın hazları biraz daha zor. Duygunun hazları aklın hazlarının da üstünde. Akılla bilim yaparsınız, duyguyla sanat yaparsınız. Peki bunun üstünde ne var? Tasavvuf var, aşk var. Lütfen içgüdü düzeyinde kalmayınız.”