Köleleştiren “Özgürlük”

Batıda özgürlükçü düşüncelerin insanlar arasında yaygınlaşmaya başladığı ve insanların başkaldırmaya yeltendiği zamanlar, hakimiyeti elinde tutan, para, medya ve politika üçlüsü bu direnişi kaba kuvvetle bastıramayacağını anlayınca yeni çareler aradı. Madem özgürlük istiyordu bu insanlar, o halde bugün “derin devlet” tabiriyle ifade edilen bu üçlü güç kendi ölçülerine uygun bir özgürlük geliştirerek bunu insanlara benimsetti.

Mucahid YILDIZ

İnsan hür doğar ancak ebeveyni, içinde büyüdüğü cemiyet, çevresi, idaresi altında olduğu rejim onu birtakım kurallara bağlamak suretiyle “öz”gürlüğünü kısıtlar. Şayet insan bütün bu dış tesirlerden uzak kalmış olsa fıtratı icabı Cenabı Hakk’a bağlanmak suretiyle gerçek hürriyetini elde etmiş olur. Tüm bu dış etkilere rağmen Kur’ân’a ve Sünnet’e bağlılığı nisbetinde insan Allah’a teslimiyet ile hür bir insan olur.

Batıda özgürlükçü düşüncelerin insanlar arasında yaygınlaşmaya başladığı ve insanların başkaldırmaya yeltendiği zamanlar, hakimiyeti elinde tutan, para, medya ve politika üçlüsü bu direnişi kaba kuvvetle bastıramayacağını anlayınca yeni çareler aradı. Madem özgürlük istiyordu bu insanlar, o halde bugün “derin devlet” tabiriyle ifade edilen bu üçlü güç kendi ölçülerine uygun bir özgürlük geliştirerek bunu insanlara benimsetti.

Sanayi devrimiyle birlikte artık Avrupa’da derebeyliklerin soyundan gelen zengin lordlar, fabrikaların sahipleri oldular. Tarlalarda ırgatlık yapmanın yerini, fabrikalarda ağır şartlar altında işçilik aldı. Sıradan halk yine bu üçlü güce hizmet etmeye devam ediyordu. II. Dünya Savaşı öncesine kadar bu böyle devam etti. Savaş sonrası birtakım ekonomik krizler sayesinde insanlar yine bir dilim ekmeğe muhtaç halde iken özgürlüğü düşünecek durumda değillerdi.

Savaş sonrası Almanya’yı ele alacak olursak 1950’li yıllardan sonra yaşanan “ekonomik mucize” ile çok büyük ilerlemeler kaydedildi. Refah düzeyi hiç görülmemiş nisbette arttı. İşsizlik o derece azaldı ki, Almanların “gastarbeiter” olarak nitelendirdikleri dışarıdan işgücü getirme mecburiyeti ortaya çıktı.

Artık insanlar düzenli maaş almak, başını sokabildiği kiralık bir daireye sahip olmak ve senede bir kere birkaç hafta tatil yapmak suretiyle hürriyetlerine kavuştuklarını düşünüyorlardı. Neredeyse herkes hayatından memnun bir şekilde yaşayıp gidiyordu. Ta ki ABD’nin Vietnam Savaşı’na kadar bu “huzurlu” hayat devam etmişti. 1968 nesli olarak bilinen ve sokaklara dökülerek “kapitalizm”i protesto eden yeni nesil bu huzuru bozdu. Devletin dinamik güçleri ile çok sıkı taşlı sopalı kavgalar yapıldı. Bunları görenler gerçekten gençlerin özgürlük mücadelesi verdiklerini sanıyorlardı. Ne gariptir ki, o zamanın isyankarları tarafından kurulan “pasifist” “Yeşiller”, bugün Alman koalisyon hükümetinin ortakları hem Ukrayna hem de İsrail yanlısı bir tavır ortaya koyarak “savaş” naraları atıyorlar.

Yalnızca Avrupa’da değil ABD’de de Vietnam karşıtı büyük gösteriler yapılmıştı. Ve insanlar o zamanlar bir nebze olsun aslında “demokrasi ve özgürlük” mevzuunda daha önde olduğunu iddia eden batılı rejimlerin hiç de özgürlük vermediklerini anladılar. Ancak bu çok sürmedi. ABD’nin Vietnam yenilgisinden sonra, halkın büyük çoğunluğu yine bu refah seviyesi yüksek hayatın gerçek özgürlük olduğu zannıyla uyumaya devam etti.

Batıda insanlara olmayan bir “özgürlük” hissini veren güçler arasında Vatikan önderliğindeki dini otoriteyi de saymak gerekir. Zira Osmanlı’nın yıkılmasından sonra dünyanın neredeyse her yerinde insanları sömüren, yeraltı yerüstü zenginliklerini çalan ve bazı batılı ülkelerin buna halen devam ettiği küresel sistemin içinde “Papalık” önemli bir yere sahiptir. Aynı zamanda bu rejimlerden kendisine düşen maddi payı da almaktadır. Bugün dünyanın en zengin kasasına Vatikan’ın sahip olduğu söylenmektedir.

Gelelim günümüzdeki batılının “öz”gürlük haline. Neredeyse bütün batıda birkaç ülke hariç, insanların hiç de özgür olmadıklarını, düşüncelerini rahatça ifade edemediklerini, etmiş olsalar bile hiç de kale alınmadığını, “Aksa Tufanı”ndan sonra Gazze’de yaşananlar, siyonist rejimin katliamları çok açık bir şekilde ortaya koydu.

Siyonist kasap, çocuk katili ve savaş suçlusu Netanyahu’nun ABD kongresinde yaptığı konuşmadan sonra dakikalarca kongre üyeleri tarafından ayakta alkışlanması, onları seçen ve siyonist rejimin katliamlarına karşı olduklarını her fırsatta dile getiren yüzbinlerce insanı hiç de temsil etmediklerini gösterdi. Netanyahu, iğrenç cinayetlerini protesto ederek sokağa dökülen ABD halkına hakaretler kusarken, bu halkın seçip kongreye gönderdiği “cani seviciler” onu dakikalarca ayakta alkışladılar.

Bugün Almanya’da, özellikle Berlin’de yaşananlar, polisin İsrail’i protesto eden göstericilere karşı gösterdiği aşırı şiddet uygulaması buralarda insanların hiç de özgür olmadıklarını gayet net bir şekilde göstermektedir. Aynı polis şiddetini Fransa, Hollanda, Belçika gibi ülkelerde de görmekteyiz.

Çevremde görebildiğim kadarıyla, Almanlar arasında sosyal medyayı kullananların artık bu rejimlerin özgürlük palavralarına inanmadıklarını fark ediyorum. Alman devlet televizyon kanalları ARD, ZDF ve WDR gibi kaynaklardan yalan haberlerle beslenmeye devam eden yaşlı ve orta yaşlı nesilden ise çok ümitli değilim. Gerçeklerin farkında olan Alman arkadaşlarım da İsrail ve siyonistler hakkında açıkça konuşmaktan çekiniyorlar ve bu hususu hiç mevzubahis yapmıyorlar. İşte batının insanlara sunduğu özgürlük bu kadar.