Bugünün modern dünyasının özgürlük yaklaşımı nefse ve hazza bağımlı hale gelerek bir birey olarak kendisi ve bedeni üzerinde özgürce kendi çizdiği sınır/sızlıklar doğrultusunda yaşamak olduğunu ortaya koyar. Modernite, özgürlüğü bireysel hakların ve rasyonel akıl yürütmenin bir ifadesi olarak da görmüştür. Aydınlanma düşünürleri, özgürlüğü bireyin aklı ve rasyonel kararları aracılığıyla toplumsal ve bireysel gelişimini gerçekleştirebileceği bir alan olarak tanımlamışlardır.
Hatice BALİN
Mutlu Aile Mutlu Çocuk Derneği Başk., Uzman Sosyolog

Küçük bir kız çocuğu markette kasa sırasında öndeki kadının ayakkabısının topuğuna sürekli olarak vuruyordu. Artık bir, iki, üç derken kadın dayanamadı ve kız çocuğunun annesine dönerek “lütfen kızınıza bir şey söyler misiniz?” diye uyardı. Kızın annesi gayet pişkin bir şekilde “benim kızım her şeyi yapmakta özgür ben onu öyle yetiştiriyorum” diye cevap verdi. Kadın büyük bir şaşkınlıkla ne diyeceğini bilemedi. Kız çocuğunun annesinin arka sırasında duran genç delikanlı da elinde yoğurt kovasını kız çocuğunun annesinin başından aşağıya dökerek “benim annem de beni özgür yetiştirdi” diyerek güler.
Özgürlük uğruna insanlığın yaptığı mücadele tarih sayfalarında yerini alırken bu kavramın postmodern dönemde içinin nasıl doldurulduğu yukarıdaki alıntıdan örnekle vermek istedim. Bugünün modern dünyasının özgürlük yaklaşımı nefse ve hazza bağımlı hale gelerek bir birey olarak kendisi ve bedeni üzerinde özgürce kendi çizdiği sınır/sızlıklar doğrultusunda yaşamak olduğunu ortaya koyar. Modernite, özgürlüğü bireysel hakların ve rasyonel akıl yürütmenin bir ifadesi olarak da görmüştür. Aydınlanma düşünürleri, özgürlüğü bireyin aklı ve rasyonel kararları aracılığıyla toplumsal ve bireysel gelişimini gerçekleştirebileceği bir alan olarak tanımlamışlardır. Bu yaklaşım ile bireyin özgürlüğünü devlet ve toplumsal baskılardan kurtararak, kişisel seçimlerin ve hakların öne çıkarıldığı bir toplumsal düzen haline dönüştürür.
Ancak modernite, bu özgürlük anlayışını uygulamaya koyarken, belirli standartlar ve normlar oluşturmuş ve bu standartlar çerçevesinde bireysel özgürlükleri de düzenlemeye çalışmıştır. Bu süreçte, modernitenin özgürlük anlayışının, bireylerin gerçekten özgür olmasını sağlamaktan çok, belirli bir düzene uyan ve normlara uygun hareket eden bireyler oluşturduğu görülmüştür. Postmodern düşünce, modernitenin özgürlük anlayışını ve genel olarak modernitenin sunduğu çözümleri eleştirmiştir. Postmodern düşünce, modernitenin özgürlük anlayışını sorgularken, bu özgürlüğün uygulama biçimlerini ve toplumsal etkilerini eleştirmiştir. Modernitenin vaat ettiği özgürlüğün, belirli bir düzen ve normlar çerçevesinde sınırlı olduğunu, bunun sonucunda daha geniş bir totalitenin inşa edildiğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda, özgürlük ve akıl kavramları postmodern düşüncede yeniden değerlendirilmeye başlanmıştır. Postmodern her şeyin tek tipleştiği sınırların olmadığı bir dünya sunarken dijital platform sunduğu bu anlayışın gerçekleştiği yer olarak karşımıza çıkmaktadır. Batı kültüründe özgürlük aslında Tanrı’dan özgürleşme anlamına gelmektedir. Tanrı’dan uzaklaştıkça bağımsızlaştıklarını özgürleştiklerini savunurlar. Tanrı’nın yerine insanı, vahyin yerine aklı, dinin yerine bilimi yerleştirerek yeni bir dünya düzeni kurarlar. Postmodernizm kısacası “herkes haklıdır” ve “ne olsa gider” mesajlarını veren, kalıp ve kural tanımayan, kişiselleştiren, özgürlükçü bir anlayıştır. Bir anlamda modernizme karşı bir başkaldırıdır. Modernizm ve postmodern özgürlük anlayışını ortaya koyduktan sonra biz özgürlük kavramını nasıl yorumlayabiliriz: Peki özgürlük ne demekti?
Bu sorunun cevabı herkese göre değişecektir. Tıpkı eşitlik, adalet ve ahlak kavramları gibi özgürlük de zamana ve mekâna bağlı olarak, yani tarihsel süreçler içinde farklı şekillerde yorumlanıp tanımlanacaktır. Literatürde yapılan bu yorumlara baktığımızda: “İstediğimiz şeyi davranışlarımıza yansıtabiliyorsak özgürüz istediğimiz şey davranış aracılığı ile gerçekleştirebiliyorsak özgürüz. Ya da gençlerin dediği gibi “hayatımın her anında istediğim gibi sınırlar olmaksızın yaşamak”. Tam tersini düşünenler de olabilir. “Özgürlük kişinin kendi hatalarını yaparak kimseden herhangi bir destek beklemeden o hatalarından dersler çıkarabilmesidir…” Günahlarıyla, sevaplarıyla hatalarını kabullenmenin özgürlüğünü yaşamak olarak tanımlar. Bir başka yorumda:
“Özgürlük, insanın zorunluluklarının, sorumluluklarının, sınırlarının farkında olarak ve bunları kabul ederek o alan içinde dilediğince hareket edebilmesidir. Aslında kendini özgür hissetmesidir. İnsan parmaklıklar arkasındayken de kendini özgür hissedebilir, her şeye muktedirken de tutsak hissedebilir.” Yapılan yorum oldukça farklı bir açıdan yaklaşmıştı. Bu yorum bana sıkça internette rastladığım bir sözü hatırlattı: “Umut ettiğin kadar özgür, korktuğun kadar tutsaksındır.” Son olarak başka bir yorumla bu kısmı toparlamak istiyorum. “Özgürlük, insanın yaşamak istediklerini başkalarının özgürlük alanlarına saygı göstererek gerçekleştirmesidir.”
Özgürlük kavramı ile ilgili literatürü karıştırdığımızda iki yüze yakın tanımla karşılaşmak mümkün bunlardan bahsettikten sonra günümüzde özgürlük kavramını azınlık gruplardan LGBT+İ bireylerin çok sık kullandığını görmekteyiz. 2003’te Beyoğlu’ndaki Taksim Mis sokakta 25-30 kişiyle başlayan ilk onur yürüyüşü özgürlüklerini kazanmak için yapılmıştı. Lezbiyen M. Yanat 1993’te ilk onur yürüyüşlerini İstanbul’da denediklerini şöyle anlatıyor:
“Bir süredir evlerde, barlarda, kafelerde bir araya geliyorduk. Artık sokağa ve kamuya açılma zamanı gelmişti. Ve o yıl yapılan ilk denemeydi onur yürüyüşü.”
Evet kendi cinsel yönelimlerini sessizce yaşayan azınlık grup artık sokaklarda kamusal alanda görünür olmayı “özgür” olarak toplumda var olmayı istediler. Her toplumun işlevselliği ve beraberinde getirdiği yaşam normları var. Bunun dışında kalanlar normun dışında kalmış oluyor. LGBT+İ bireyler toplumun bu normlarına karşı kendilerinin heteroseksüel kişiler gibi normal olduklarını iddia ederek, cinsel tercihlerini yaygınlaştırmak için birtakım argümanlar üretmeye başladılar. Ve “özgür olan herkes bizim gibi olabilir. Bu bir tercih değil doğuştan gelen bir özellik” olduğunu söylüyorlar. Batı dünyası eşcinselliği doğuştan gelen bir özellik olarak kabul ediyor. Ne oldu da azınlık olan bu gruba bir anda özgürlük tanındı? Eşcinsel olduğu için yakılan, öldürülen, işkence gören bu azınlık grup bir anda Batı’nın göz bebeği oldu.
ABD ve tüm dünyadaki eşcinsel hakları hareketini tetikleyen olay olarak tarihe geçen Stonwell hareketi ile örgütlenmeye başladılar. Eşcinseller 28 Haziran 1969’da ABD tarihinde eşcinsellere ve cinsel azınlıklara baskı uygulayan bir sisteme karşı ilk açık direniş olarak haklarını, özgürlüklerini savunmaya başladılar. Queer hareketi olarak adlandırılan özgürlük mücadelesi toplumda ötekileştirilen, ayrımcılığa maruz kalan grupların hakkını savunan hareketti. Bu hareketin öncülüğünü yapan Judith Butler’dı. Butler bu hareketin amacını şöyle ifade eder:
“Bu teori, kimliklerin sabit ve mutlak olmadığını, aksine sosyal ve kültürel yapılar tarafından inşa edildiğini savunur. Bu bağlamda, bireyleri mevcut normlara karşı eleştirel bir tutum sergilemeye ve alternatif kimlik anlayışlarını keşfetmeye davet eder. Queer Teori, toplumsal eşitsizliklerin ve ayrımcılığın derinlemesine anlaşılmasına katkıda bulunarak, toplumsal değişimi teşvik etmeyi amaçlar (Kineşçi, 2018)

ABD halkı mağdur olan eşcinsellere yönelik yapılan bu baskılara karşı onları desteklemeye başlayınca halkın tepkisine karşı o dönemin hükümeti tutum değiştirmeye başladı. Eşcinseller artık baskı görmüyor bilakis eskisinden daha çok görünür olmaları konusunda destekleniyorlardı. Örgütlenmeleri sonucu kurumsal hale dönüşerek yaygınlaşmaya başladılar. Küresel sermayenin bir maşası haline dönüşmeleri hızlandırılarak eşcinsel olmanın tercih değil de doğuştan olduğu bütün dünyaya ilan edildi. Tarihsel olarak bir azınlığın mağduriyetten küresel sermayeye dönüşünü yani “özgürlük” savaşını aktarmaya gayret ettim. Azınlığın baskı ve işkence görmesi bizim değerlerimize göre de uygun olamadığı kesin. Peygamber efendimiz (s.a.v.) döneminde hünsa olarak adlandırdıkları bu kişilerin insani olarak yaşama ait ihtiyaçlarının giderildiği ama toplumun içinde görünür olmamaları gerektiğini ve peygamberimizin uyarısına dair bilgiler İslam literatürüne ait kaynaklarda bulunur. Türkiye’nin %99’u Müslüman olan bir toplumda eşcinsel olan bireylerin kendi tercihlerini görünür kılmaları da Peygamber Efendimiz’in o günkü toplumu uyardığı gibi bugün için de yanlış görünmektedir. Peygamberimiz (s.a.v.) o kişilerin yaptığı davranışın yaygınlaşmasını önlemek için uyarmıştı. Bugün ise LGBT+İ bireyler görünür olarak eşcinselliğin yaygınlaşmasını dayatıyorlar. Batı küresel sermayeye dönüştürdükleri azınlık grubun kendi toplumlarında büyük bir virüse dönüşmüş bu hastalıktan kurtulmaya çalışıyor. LGBT + İ lobisi her gün bu örgütlenmeye bir harf daha ekleyerek cinsel tercihin alanını genişletiyor. Kendilerini meşru kılmak, ifade edebilmek için “özgürlük” kavramını kullanmakta ısrarcı görünüyorlar. LGBT+İ lobisi çocuk eşcinselleri ve çocuk pedofiliyi meşrulaştırmaya çalışıyor. Bunun özgürlük olduğuna dair bize dikte etmeye çalışıyorlar. Eşcinsel olan daha sonra hetero hayata dönüş yapan bu bireylerin videolarına internet sitelerinde rastladığım kadarıyla hikâyelerin de hep bir trajedi var. Dinlediğim videolarda bu kişilerin anlattıkları bana bağlı bulundukları yapı içerisinde hoşnut olmayan şeyler yaşadıklarını düşündürdü. Kendi içlerinde bile özgür olamadıklarını hissettirdi. Güçlü olan güçsüz olana karşı tahakküm edebilecek hakkı kendinde görüyordu. İzlediğim videolar bana eşcinsel hayatın sınırsızlıklar içerisinde özgür olduğu tezinin de aslında ne kadar çürük olduğunu gösterdi. Bu videoları herkesin izlemesi bilinçlenerek farkındalığının artmasına yardımcı olacaktır diye düşünüyorum. Ayrıca bu farkındalığı arttıracak okuma gruplarına ve eğitimlerine de dâhil olunabilir.
Bugün olimpiyatlarda özgürlüklerini oynadıkları “son akşam yemeği” tiyatrosu ile tüm dünyaya izlettiler. Özgürlüğü savunan Batı dünyası olimpiyatlarda başörtülü sporculara izin vermezken eşcinselleri, transları çok rahat kabul ederek özgürlük/süz anlayışlarını gösterdiler. Kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden emperyalist güçlerin derdi özgürlük, adalet değil sadece yeryüzünün sınırlı ham maddelerini kendi sınırsız ihtiyaçlarında kullanmak. Üçüncü dünya ülkeleri sömürülmeyi hak eden, onlara hizmet için yaratılan bir nesne. Bugün köpekler için herkes yaşam hakkı derken İsrail ve yandaşlarının Gazze’de yaptığı soykırıma sesini çıkarmıyor. Doğu Türkistan, Suriye’de yaşanılanlar hatırlanmıyor bile. İslam coğrafyasından oluk oluk akan kan dinmiyor. Şehit İsmail Haniye davası uğruna ailesini şehit verirken kendi de şehit olarak en güzel makama ulaştı. Ölmeden önce tüm dünyaya yaptığı çağrı sebebiyle 3 Ağustos’ta binlerce kişi dünyada ve Türkiye’de meydanlardaydı. Bir kişinin daveti şehit olduktan sonra bile gerçekleşiyorsa davasındaki samimiyeti ve ihlası yüzündendir. Batı’nın yaptığı bunca zulme karşı Müslümanlar birlikte omuz omuza mücadele etmeye başarabilirlerse işte o zaman tüm insanlık kurtulacak. Özgür Kudüs, özgür Gazze, özgür Suriye, özgür Doğu Türkistan için her Müslüman bir kova su dökebilseydi İsrail’i ve yandaşlarını sel götürürdü…
KAYNAKÇA
Kineşçi E. (2018). “Queer Kurama Katkıları Bağlamında Judıth Butler Düşüncesi” ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences Ocak/January 11(1), 40-66 ISSN 1309-1328
