Âdemoğlu Havva kızının hür olmadığına dair ihtiraslı nazariyelere her gün bir yenisi ekleniyordu. Sıra epigenetikçilerdeydi. Genetik cebriyye yerini epigenetik zorunluluğa bıraktı. Diğer bir adla kültürel/toplumsal veya yaşamsal determinizme.
Mehmet ÖDEMİŞ
Dr. Öğretim Üyesi, Ege Üni. Birgivi İlahiyat Fak.

“İnsan özgür değilse hiçbir şey değildir.” demişti serkeş bir derviş. Kavlinin içinde paradoks barındıran bir tevriye olduğunun farkındaydı. Zira bildiğimiz kadarıyla insandan başka özgür bir varlık zaten yoktu. Dervişin sözünü tevil etmeye çalışan acemi bilge, cümlede kastedilen ikinci anlamı biraz daha tutarlı buldu. Çünkü insan özgür olmadığında yahut özgürlüğü elinden alındığında bütün ontolojik ve aksiyolojik değerini kaybediyordu. Alelade bir “şey”e dönüşmesi işten bile değildi. Döndü, aforizmatik ibareyi yeniden okudu ve uğultusu an be an artan içindeki kalabalığa yönelip bir özgürlük tiradı irat etmeye karar verdi. Fakat kitleleştikçe sağduyusunu kaybeden ve cezmden şeddeye geçen kalabalıkların kolay kolay sükuna ermemek gibi bir özelliği vardı. Bu yüzden elindeki notları yeniden okumalı ve insan söz konusu edildiğinde özgürlüğün vazgeçilmezliğini/olmazsa olmazlığını deliller, hüccetler, burhanlar, sultanlar başta olmak üzere bulduğu her ikna ve retorik aracı sözün namlusuna sürmeliydi. İşe koyuldu…
Daha evvel fişlediği notları karıştırdıkça şaşkınlığı artıyordu. İddiaya göre insan eşref-i mahlukat olarak yaratılmıştı hatta bazı dinler, onun Tanrı’nın nefesini/ruhunu taşıdığını ileri sürüyordu. Daha ileri giden kimileri, bazı isimler zikrediyor ve tüm kâinatın onun hatırına yaratıldığını bir inanç umdesi olarak görüyordu. Öyleyse insanı yani iki ayaklı hayvanı/canlıyı diğerlerinden ayıran bir şey olmalıydı. Nice nebi, filozof, mütefekkir, sufi, keşiş ve bilge bu sorunun cevap listesinde özgürlüğü en başa koyuyordu. Teoriye göre görünür evrendeki diğer canlıların seçme hürriyeti yoktu. Fakat insan paha edeni kalpten ayırabiliyor, doğruyu yanlışa tercih edebiliyor, onu tüm ışıltılı cazibesiyle kendine çağıran günah yerine inanç ya da ahlak gibi tümüyle bilişsel ve iradi tercihlere dayanan sevaba yönelebiliyordu. Hür bir şekilde karar verip eylemde bulunabilme özelliği ona “liberum hominem” vasfı kazandırıyordu.
Asıl sual şuydu: Özgür olmaklığımız bir inanç mıydı yoksa deneyimlenen bir durum mu? Başka bir ifadeyle aposteriori veya apriori bir bilgiye mi dayanıyordu. Mesele hakkında derinlemesine düşünüp araştıranların karşısına, özgürlüğün bir vehimden yahut halüsinasyondan başka bir gerçekliği bulunmadığına dair kanıtlar çıkıyordu. Söz konusu bulguların en eskisini, atomcu filozoflar keşfetti. Fark ettikleri şuydu: Evrendeki her şey atomlardan müteşekkil ve bunların arasında zorunlu sonuçların doğmasına yol açan nedensel ilişkiler vardı. Ve insan bu maddi dünyanın dışında bir ada değil aksine onun ayrılmaz bir parçasıydı. Uzay zaman yoksa insan da yoktu zira. Uzun zaman geçip asırlar yirmi biri gösterdiğinde, fizikalizm diye bir yaklaşım ortaya çıktı. Fizikalistlere göre evrendeki her şeyin fiziksel bir yapısı olmak zorundaydı. Fiziksel illetler dışında fizik üstü veya fizik dışı bir âlem yoktu. Gerçeklik, fiziksel ile sınırlıydı. Naturalist paradigma, özgür iradeye nominal bir değerden fazlasını çok gördü.
On dokuzuncu yüzyıldan itibaren ilm-i ruhu modern psikolojiye evirenler, özgürlük kartlarını yeniden dağıttı. Psikolojik determinizm diye bir teoriden bahsettiler ve sayısız bilinçaltı ve bilinçdışı faktörün insan davranışlarına yön veren asıl saik olduğunu ileri sürdüler. Sanırım asıl amaçları, dikkatleri kendilerinin bilim olup olmadığıyla ilgili tartışmadan başka yere çekmekti.
Sonra sahneye uzun zamandır temel bir bilim olmak için uğraş veren biyoloji çıktı. Darwin’in uçladığı huruç hareketini genetikçiler sürdürdü. Özellikle yirminci yüzyılın ortalarından sonra adına genetik fatalizm diyebileceğimiz bir anlayış dünyayı kasıp kavurdu. Popüler dergiler, Tanrı’yı bile bir dizi gene izafe ettiler. İnsanın nükleotit algoritmasını çözdüklerini, istenildiğinde yeniden programlanabileceğini iddia ettiler. Onlara göre bir insanın seçimleri, eylemleri, nasıl bir kişiliğe sahip olacağı ne zaman doğup ne zaman öleceğine varıncaya kadar bütün kaderi, genler tarafından belirleniyordu.
Âdemoğlu Havva kızının hür olmadığına dair ihtiraslı nazariyelere her gün bir yenisi ekleniyordu. Sıra epigenetikçilerdeydi. Genetik cebriyye yerini epigenetik zorunluluğa bıraktı. Diğer bir adla kültürel/toplumsal veya yaşamsal determinizme. Buna göre insan genetik de dahil olmak üzere kendisini çevreleyen hayatı boyunca yüzleştiği tüm şartların, aileden okula, medyadan sokağa, cinsiyetten ırka, çocukluk yaralarından ergenlik sancılarına, iklimden güneş patlamalarına değin pek çok unsurun etkisi altında seçim yapmaktaydı. Öyle ki tam bir içsel ve dışsal kuşatma altında var olmaya çalışan insanın yaptığı, özgürmüş gibi takılmaktan fazlası değildi.
Son olarak nörobilimciler, nöronal yazgıcılığı ispat işine kalkıştılar ve bu uğurda yüz binlerce araştırma ve deney bulgusu yayınladılar. Bunlardan biri olan Benjamin Libet, 1983’te beynin tüm kararları benlikten önce aldığını sonra da bir tür fiktif aktörlük yanıltmacası yutturduğunu iddia edecekti fakat mükellefiyeti nereye koyacağını bilemedi ve şöyle yazdı: “İnsanlığın aldığı en büyük armağan, özgür seçimdir. Özgür irademizi kullanımımızda kısıtlı olduğumuz doğrudur. Ancak sahip olduğumuz küçük özgür seçim, çok güzel bir hediye ve bunun için de hayat yaşamaya değer.” Onun “küçük özgür seçim” dediği, “cüzi irade”den başkası değildi.
Tüm bunların dışında belki de insan kadar -hadi insaf edelim- düşünce tarihi kadar eski olan bir anti liberten grup daha var. Onların savının adı: Teolojik determinizm veya ilahî belirlenimcilik. Halk arasında kadercilik ve yazgıcılık gibi isimlerle biliniyor. Bu tayfa da her şeyin, yaratanın kadim kudreti ve ezeli ilmiyle takdir edildiğini; insanın kendisi için tayin edilen “durum”u aşmasının olanaksızlığını tekrar edip durdular. Oysa hiçbir şeyin Tanrı’nın izni olmadan meydana gelememesiyle O’nun çizdiği sınırlar ve verdiği yetkiler çerçevesinde bazı seçimlerin ihtiyarımızda olması çelişik değildi.
Acemi bilgenin anlamadığı şuydu: Neden insan kendisine karşı bu denli hadsiz, haksız ve gaddardı? Öyle ki özgür seçimler yaparak varlığı iskandil ediyor ve sonunda bulduklarını en önemli özelliğini, kıymetlisini reddetmek için araçsallaştırıyordu. Cevabı, hipokampüsünde at süren bir grup nöronun içinde yakaladı. Vaktiyle Nobel ödüllü Andre Gide “Kelimeler o kadar çoğaldı ki çıkardıkları gürültü yüzünden Tanrı’nın kelimeleri (hakikat) işitilmez oldu.” demişti. Aslında gürültü dışımızda değil içimizdeydi! Ben bunları yazarken Salome’nin efsunlayan dansı, tüm dünyayı teshir ediyordu; Yahya’nın kellesine göz dikmişti. İsa’yı ve Ahmed’i listeye koymuştu. İnsanlar, güvertenin uzak karinasında insanlığa dair umutlarını yitirmemek için karineler arıyordu. Bütün bu kaotik sarmalın içinde, olsun diye çabaladığımızın hepi topu, bir kelebek etkisiydi. Lakin arzın ıstırabına son vermek için vadideki tüm kelebeklerin birlikte kanat çırpmasına ihtiyaç vardı. Measselam…
