Yüzyıllarca sürmüş olan sömürgecilik, Batılıların kendi vicdanlarında uç veren rahatsızlığı bastırıp rahatlatmak için kullandığı ve “gelişmemiş” doğuluyu kendisine rağmen medenîleştirme misyonunu üstlendiği imasını içeren “beyaz adamın yükü” yaklaşımı da Batılı toplumlarda o yıllardan itibaren görülmeye başlanan sosyoloji farklılaşmasının işareti olmuştur.
Yusuf Yazar
Bir toplumun ya da geniş bir coğrafyada bulunan toplumların sosyolojik yapı ve durumları (hayata, kendilerine, içinde bulundukları coğrafyaya ya da uzak çevrelere ve dünyaya bakışları, toplumsal yapıları, genel tutum ve davranışları –hayat tarzları–), o coğrafyada tezahür etmiş bazı büyük etkilerle belli bir süreçte bir şekilde farklılaşıp değişebilir ve bu farklılaşma ile değişme, giderek dalga dalga diğer coğrafyalara da yayılabilir.
Sözünü etmiş olduğumuz bu büyük etkileri meydana getiren gelişme ya da olgular, nitelik itibarıyla çeşitli olabilir.
İyi bilinen tarihî örnekleriyle anacak olursak: İlahi müdahale de diyebileceğimiz, bir peygamber aracılığıyla bir topluluğa ve o topluluk aracılığıyla insanlığa kendi fıtratının (yaratılış kodlarının) hatırlatılması; M.S. 4. ve 5. yüzyıllarda yaşanan ve Türk boylarının ekonomik ve siyasî nedenlerle ve birçok keresinde fetih arzusu eşliğinde Orta Asya’dan batıya (Hazar ve Karadeniz üzerinden) göçleri; bir bölge toplumlarının ekonomik boyutlu büyük bir sıçrama yaşamasına vesile olacak bir yer altı zenginliğinin keşfedilip bundan yararlanılabilir bir durumun ortaya çıkması; Türklerin batıya doğru olan göçlerinin (bu kez hedef, o sırada Bizans toprağı olan Anadolu olacaktır) de yinelenmesine yol açacak olan Moğol fırtınasının o dönemde (13. ve 14. yüzyıllarda) bilinen dünyanın yaklaşık yarısında kendisini hissettirmesi; benzer şekilde Osmanlı ordularının “kolonizatör Türk dervişleri” ve akıncılar öncülüğünde ve eşliğinde Balkanlarda “ilây-ı kelimetullah” motivasyonuyla başlayan (15. yüzyılın ilk yarısında) ve Viyana’ya kadar devam eden ilerleyişleri ve bu topraklara 19. yüzyıl sonlarına kadar hükmetmeleri; yirminci yüzyılda meydana gelmiş iki örneğinin (Birinci ve İkinci Dünya Savaşları) bıraktığı izleri hâlâ görülebilen ya da etkileri hâlâ hissedilebilen büyük savaşlar; dünyanın az bilinip tanınan bölgelerinde yürütülen, sömürgecilik ve köle ticareti için öncü keşif kolu rolü oynamış olan ‘coğrafi keşifler’ adı altında anılan faaliyetler; sömürgecilik ve köle ticareti gibi bir mezalimin geniş bölgelerde yüzyıllarca sürdürülmesi ve bir gündönümünde bu mezalime karşı başlatılan destansı isyan, direniş ve bağımsızlık mücadelelerinin yıllarca sürdürülmesi ve siyasî bağımsızlıkların kazanılması süreci –dekolonizasyon–; millî devlet ve milliyetçilik düşüncesinin yelkenlerini güçlü bir rüzgârla dolduran ve insanın dünyaya ve hayata bakışını etkilemiş olan 1789 Fransız Devrimi ile, kurumlaştırdığı ateist ideolojik bakış ve tavır ile 1917 Bolşevik Devrimi; Filistin’de olduğu gibi, o toprakların yerlisi Filistinlilerin torunları olan topluluğun, büyük güçlerin de destek ve himayesine sahip olan ve soykırımcı ahlak ve tarzını Hitler faşizminden miras aldığı görülen Siyonist mezalim karşısında yıllar boyu ve ölümüne bir direnişi gerçekleştirmiş ve gerçekleştirmekte olması.
Bu örneklerle tanımlanabilecek durum ya da olgu kategorilerine, özellikle iletişim ve ulaşımda teknolojik yenilik, icat ve gelişmelerin gerçekleştirilmesini ve siyasî erkin, vahiy kaynaklı inanç oluşumuna yönelik tahrif ve tahrip edici müdahalelerini, belli coğrafyalardaki sosyolojiye etki yapan önemli faktörler olarak özellikle ilave etmek doğru olacaktır.
Bir kısmını sıraladığımız bu ve benzeri başka durum ya da olguların herhangi birinin yaşanması, geçmiş yüzyıllarda tekraren yaşanmış olduğu gibi geniş coğrafyalardaki sosyolojiyi etkiler.
Biz, farklı kategorilerde bu ismen zikretmiş olduklarımızdan, bugünün dünyasını anlamak açısından üst sıralarda olduğunu düşündüğümüz birkaçına, bir dergi yazısı çerçevesini biraz zorlayarak da olsa, kısaca yer verdik.
* * *
Tarih boyunca sosyolojik değişime yol açan etkenlerin en önemlisi, insanın tabiatı gereği Yaratıcı’nın insana olan uyarı ve mesajlarına dayalı olarak kurumlaşan dinî inanışların vaaz edilişidir. Dönem dönem ilahî mesaja dayalı dinî inanış kadar etkili olma zemini yakalamış olan ve genellikle dinî inanışa ya da dinî inanışın yansımalarıyla örülü bir düzene karşı, örtülü ya da açık bir meydan okuma ve başkaldırıyla kendisine alan açan; dolayısıyla bir şekilde inkâr odaklı olan ya da o hâle dönüşen dünya görüşleri ve ideolojiler — kökleri genel olarak Rönesans dönemine kadar giden ve “rasyonalizm”, “pozitivizm” ve “modern bilimi tek rehber edinme” ya da “bilimselcilik” gibi düşünce akım ve yaklaşımlarını temel almış Aydınlanma ideolojisi ve onun yansımalarını da içeren sosyalizm, kapitalizm vd. — de sosyolojiyi değiştirebilme etkinliğine ulaşabilen etkenlerdir.
Peygamberin rolü, Yaratıcı’nın mesajıyla insandaki fıtrat ateşini harlamaktır; yani peygamberin yaptığı, insana yabancı ve dışarıdan bir güncelleme değildir. Ona yaratılış amacını ve kulluk görevini hatırlatmaktır; insanın yaratılıştan sahip olduğu bazı potansiyellerin harekete geçmesini sağlayabilecek bir ışık saçmaktır. Bu bağlamda, Hz. İbrahim’in “put kırıcı” nitelikli yaklaşım mirası, çağlara yayılan bir etkidir ve bugün de sosyolojiler üzerinde altüst edici bir esin kaynağıdır. Bunun içindir ki içindeki huzursuzluk ateşi Asaf Hâlet’e “İbrahim, içimdeki putları devir” dedirtir. Ve bunun içindir ki “din” dendiğinde akla gelen “kök” isimdir İbrahim ve yaydığı isyan kokusuyla “İbrahimi” olmak, fıtratın uzağına düşen sosyolojiler için tek başına bile tehdittir, dönüştürücüdür.
Sosyolojilerin değişiminde en büyük etken olarak, insanın tarihi boyunca birçok kez tekrarlanmış bir ilahî müdahale yolu olan bir peygamberin uyarıcı ve müjdeleyici mesajla zuhurunun bir örneği — aslında son örneği — insan fıtratına yabancılaşmanın zirve yaptığı bir bölgede, İbrahimi çizginin ufuk ismi olan Hz. Muhammed’in başlatmış olduğu evrensel uyarı ve davettir. Onunla gelen mesajın hızlı ve derinden farklılaştırıcı, dönüştürücü etkisinin; algı mühendisliğine ihtiyaç duyurmayacak bir olgu olarak, ezan seslerinin Batı’da İspanya topraklarında (o zamanki bilinen dünyanın en batı ucunda) ve Doğu’da da İran ve Türkistan topraklarında (bilinen dünyanın neredeyse en doğu ucunda) duyulur olması için, Hz. Peygamber’in 622 yılında Medine’ye hicreti üzerinden yalnızca 70 yıl gibi kısa bir sürenin geçmiş olması yeterli olmuştur ki bu da bilinen bir vakıadır.
* * *
Siyasî erkin, vahiy kaynaklı inanç oluşumuna tahrif ve tahrip edici müdahalesinin en net örneği, Roma siyasî erkinin daha ilk yayılış yüzyıllarında, en üst düzeydeki siyasî otoritenin –genellikle imparatorun– başkanlığında arka arkaya toplanan konsüllerle Hristiyanlık inancına müdahale ederek Hristiyanlığı Roma için siyaseten kullanışlı hâle getirme girişimleridir.
Bilindiği gibi bu girişimlerle, mevcut ve sayılarının yüzü aşkın olduğu belirtilen İncil nüshalarından yalnızca dört tanesi kanonik (akredite, yani resmen makbul kabul edilmiş) olarak belirlenmiş; yeterince kullanışlı hâle gelmemiş görülen diğerleri ve bu metinlerin takipçileri ise sapkın ilan edilerek takibata uğramışlardır.
Böylece siyasî erkin, Hristiyanlığın tanımlayıcı kaynaklarına müdahalesiyle, dolaylı olarak Hristiyan toplumunun sosyolojisi ciddi biçimde yeniden ve yeniden yapılandırılmış; kelimenin en olumsuz anlamıyla “güncellenmiştir.”
Kendilerince Hristiyanlığın aslî karakterini nispeten koruma çabası içinde olanlarsa, örneğin 10. yüzyılda kilisenin varlığına, hiyerarşisine ve müesses hâle gelmiş kurallarına itiraz ederek Bulgaristan ve çevresinde ortaya çıkan; baskı ve takibatlar karşısında daha sonra Saraybosna ve çevresine göç eden ve Osmanlı-Türk sancağı ufukta görünür görünmez neredeyse topluca Müslüman olan Bogomiller, bu topluluklardan (cemaatlerden) biridir.
17. yüzyılda (Reformasyon döneminde ve o dönemin bir ürünü olarak) İsviçre’de ortaya çıkan Mennonitlerden ayrılan ve daha sonra özellikle ABD’nin Pensilvanya ve Ohio eyaletlerine göç edip yerleşen Âmişler ise örnek gösterilebilecek bir diğer büyük topluluktur.
Sanayileşmeye, modern teknolojiye ve ürünlerine, mevcut kilise uygulamalarına olduğu kadar, ana akım Hristiyanlığın tedavüldeki Tanrı tasavvuruna da tepki gösteren; çocuklarının resmî eğitim kurumlarında eğitim görmesi gibi konularda da itirazı olan Âmiş cemaati, kadîm tarım aletlerini kullanmayı tercih eden bir tarım toplumu olmayı seçmiş; isyancı bir ruha sahip olduğunu gösterircesine kilise kurmamış ve resmî okullara çocuklarını göndermemiştir.
Daha önce 5. yüzyılda, Nestûrîler de bulundukları yerlerden başka coğrafyalara (İran, Orta Asya ve Çin dâhil) göç etmek zorunda kalmış bir diğer büyük cemaattir.
Resmen meşru kabul edilen Hristiyanlık inanç ve itikadına göre ciddi farklılıklar (kilise otoritelerine göre bu, “sapkınlık” olarak nitelendirilir) taşıyan bu gruplar, bir taraftan Hristiyan toplumunun sosyolojik yapısında yaşanmış sarsıntı ve farklılaşmaları sergilerken, diğer yandan da bugünkü Hristiyan kimliğini taşıdığı düşünülen toplumların sosyolojik yapısını farklılaştırabilecek potansiyellere sahip olduklarını düşündürmektedir.
Mamafih, işaret ettiğimiz bu topluluklar –varlıklarını farklı coğrafyalarda hâlen bir şekilde sürdürenler– de, sanayileşmeyle birlikte özellikle yeni nesillerin karşı karşıya kaldığı “işsizlik sorunu” gibi güçlükler nedeniyle sosyolojilerini korumakta zorlanmaktadır.
* * *
“Coğrafî keşifler” diye alabildiğine masum bir başlık altında değerlendirilen faaliyetler, ilgili deniz yolculuklarıyla bir taraftan kilisenin baskı ve kontrolünden kurtulma yönünde yeni bir bilim anlayışının doğuşunu destekleyecek bir birikime katkı verip o günlerin hâkim “dünya” algısının ve, dolaylı bir biçimde de olsa, kilise dogmalarının sorgulanmasına yol açarken; diğer taraftan, bu keşif faaliyetleri paralelinde şekillenen ve kurumsallaşan sömürgecilik ve köle ticaretinin yolunu açmıştır.
Dünya sosyolojisi üzerinde meydana getirdiği çok büyük ve derin etkileriyle sömürgecilik ve köle ticareti, kendileri üzerinde çok kısa da olsa bu dergi yazısı sınırları içerisinde bir değerlendirmeyi hak etmektedir.
Bu iki olgu, ilk safhalarda sömürgeleştirilen ülkelerin toplumlarını ve köle avcılığında kaynak olarak değerlendirilen yörelerdeki toplumların sosyolojilerini dramatik bir biçimde etkileyip farklılaştırırken; bağımsızlık çalkantılarının da yaşandığı son safhada (Birinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda) ve sonrasında, özellikle de sömürge ülkelerden sömürgeci ülkelere yönelen göçlerle bu kez sömürgeci ülke toplumlarının ve kölelerin taşındığı ABD toplumunun sosyolojik yapısını derinden etkilemiş ve farklılaştırmıştır.
Yüzyıllarca sürmüş olan sömürgecilik, Batılıların kendi vicdanlarında uç veren rahatsızlığı bastırıp rahatlatmak için kullandığı ve “gelişmemiş” doğuluyu kendisine rağmen medenîleştirme misyonunu üstlendiği imasını içeren “beyaz adamın yükü”[1] yaklaşımı da Batılı toplumlarda o yıllardan itibaren görülmeye başlanan sosyoloji farklılaşmasının işareti olmuştur.
Çok iyi bilinen örnekleriyle, örneğin İngiliz sömürge güçleri bu medenîleştirme faaliyetleri karşısında pasif de olsa bir sivil direniş gördüğünde Hindistan’da (1919 Amritsar Katliamı), Güney Afrika’da (1960 Sharpeville Katliamı) silahsız sivil topluluklara yaylım ateşi açmakta tereddüt etmemişlerdir. Aslında, Mısır’daki 1952 İsmailiye Katliamı da çok farklı bir nitelikte değildir.
Dolayısıyla, sergilenen bu mezalimler onları yapanların temsil ettiği toplumlarda hissedilen bir “yük”e illaki dönüşür. Çünkü insana yaratılıştan bağışlanmış olan vicdan, mezalime seyirci kalındığında, o pasif taraf olmuş olma durumunu rahatsız edici bir “yük”e dönüştürür ve bu yük zaman geçtikçe taşınamaz hâle gelir; ağır ağır da olsa o mezalimin sorumlusu toplumlarda sosyolojiyi zorlamaya başlar.[2]
Avrupa merkezli sömürgeciliğin, dünyanın birçok bölgesinde düşünülebilecek en keskin biçimiyle ve uzun bir süre var olduğu bir vakıadır; bıraktığı derin izler ve hâlâ yaşanan etkileri dolayısıyla da unutulmazdır.
Dolayısıyla, sömürgecilerin sömürgelere medeniyet götürdükleri iddiası, sömürgecilerin ve destekçilerinin pişkinlik derecelerini ortaya koyan bir masaldan ibarettir.
Bu modern Batılı anlayış ve yaklaşımlardaki kibir, pişkinlik ve kendisine bırakıldığını gördüğü mirasın kirliliği ve taşınamazlığı ile kendisi arasına mesafe koymak isteme, vicdanının sesine kulak verme eğilimleri ise vurgulamaya çalıştığımız sosyolojik dönüşümün mayasını oluşturan durumlardır.
* * *
(Bu birinci bölümde kısaca değinmiş olduğumuz, dünya toplumlarının yapılarıyla hayata ve dünyaya bakışları üzerinde önemli ve derin dönüştürücü izler bırakmış tarihsel örneklere, ikinci bölümde (İnsicam Ocak sayısında) devam edeceğiz. Bu bölümün sonunda ise, Gazze direnişinin kendi halkı ve diğer dünya halklarının sosyolojik yapıları üzerindeki etkilerinin yanı sıra, Siyonist faşizmi büyük ölçüde benimsemiş görünen İsrail Yahudi sosyolojisi üzerindeki derin, farklılaştırıcı ve dönüştürücü etkisini de ele almış olacağız.)
[1]‘Beyaz adamın yükü’ ibaresi, Rudyard Kipling’in aynı ismi taşıyan şiirinden alınmadır ve İngiliz emperyal perspektifinden sömürge ve dominyon ülke halklarına olan Batılı bakışı ifade eder ve Batılının Doğuluyu eğitip geliştirme ve onu kendisine rağmen medenîleştirme misyonunu üstlenmiş olduğu imasını içerir.
[2] Sömürge ülkelerin bağımsızlaşma süreçleri ve dolayısıyla sömürgeciliğin sonuçları üzerine bir yazı için bknz. İnsicam, sayı:23; konuyla ilgili daha ayrıntılı değerlendirme ve yorumlar için bknz. Dekolonizasyon, çev. Yusuf Yazar, BüyüyenAy yayınları.
