Müslümanların egemen oldukları topraklarda belli bir güvenlik ve rahatlık içinde olsalar da Avrupa’da lanetli muamelesi görmüş ve dışlanmışlardır. Çok yakın dönemlere kadar yüzlerce yıl Avrupa ülkelerinde ‘parya’, ‘yabancı’ ve ‘tehlikeli unsur’ gibi hor görücü ve dışlayıcı sıfatlarla anılmaları ve yer yer daha sert nefret söylemlerine konu edilmeleri nadir görülen bir şey değildi. Müslümanların yansıra 15. yüzyıl sonlarında (1492) Yahudilerin de İspanya’dan kovuluşları yeni bir göç sebebi olur.
Yusuf YAZAR

Yazının birinci bölümünün giriş kısmında, sosyolojik yapı ve tutumlarda değişimleri oluşturan bir olgu olarak toplumun, özellikle ekonomik boyutlu büyük, zenginleşme olarak ifade edilebilecek bir sıçrama yapmasına vesile olacak, fark oluşturucu ve oyun değiştirici bir teknoloji geliştirilmesi ya da büyük bir yer altı zenginliğinin keşfedilip kendisinden yararlanılmasının mümkün kılınması durumlarını bir alt başlık olarak zikretmiştik. Bunun son iki yüzyılda yaşanmış en önemli örneklerinden birisi Arap yarımadasındaki petrol ve doğalgaz rezervlerinin keşfidir[1]. Tabii, petrolün motorlu kara, deniz ve hava araçlarının geliştirilmesiyle bu keşiflerin asıl anlamını kazanmış olduğunun, doğal gazın da ancak boru hatlarıyla taşınabilmesinin mümkün hâle gelişiyle öneminin yükselmiş olduğunun altı çizilmesi gerekir. Suudi Arabistan özelinde petrol keşfine dair ilginç bir durum, buradaki petrol keşfinin aslında, çok ihtiyaç duyulan su kaynağı aramaları sırasında yapılmış olması dolayısıyladır; yıllar içinde petrolün sağladığı zenginlikle deniz suyunun arıtılarak şehir şebekelerine verilebilmesi, o ilk su kaynağı arayışlarının da karşılık bulmasını sağlayabilmiştir.
Arap yarımadası geneli açısından bakıldığında (dolayısıyla hem bölge ülkelerinin o tek kaynağa olan bağımlılığı açısından ve hem de küresel büyük güçlerin o bölgeye ihmal edilemez ve rakip güçlere bırakılamaz önemde nüfuz bölgesi olarak bakmaları açısından) , zenginliğin neredeyse tek kaynağı olan hidrokarbon (petrol ve doğal gaz) rezervlerinin orada bulunuyor oluşunun bölge ülkeleri için gerçekte ve hangi şartlarda ne kadar lütuf olduğu ya da olabileceği ya da bir imtihan sebebi olup olmadığı soruları, bölgeye ilişkin bazı siyasî gelişmeler yaşandığında hemen akla gelen soruların önde gelenlerindendir. Bu şekilde, sahip olunulan büyük ve yaygın bir yer altı varlığının keşfedilip kendisinden yararlanılarak elde edilen zenginliğin ne ölçüde o varlığın bulunduğu bölge topluluklarına yansıdığı ya da yansıyabileceği açıktır ki doğrudan o coğrafyaya hükmediyor görünen yerel hükümranlığın ne derece gerçekten bağımsız ve güçlü bir siyasî irade olduğuyla ilgili olduğu kadar, bu rezervleri değerlendirme birikimine, gerekli teknolojilere ve gerekli nitelikli insan gücüne ne kadar sahip olduğuyla da ilgilidir. Bu konudaki bir değerlendirmenin bölge devletlerinin kuruluş tarih ve maceralarının ve dolayısıyla kurucu isim ve çevrelerinin belli adreslere daha kuruluş döneminden fazlasıyla borçlanmış (ya da bağlı hâle gelmiş) olup olmadıklarının da hatırlanmasına yol açmasıysa kaçınılmazdır. Dolayısıyla böyle bir değerlendirme, dünyanın hiçbir köşesinin, özellikle de petrol ve doğalgaz kaynaklarını kontrol ediyor olmanın ‘stratejik’ addedildiği bir dönemde, büyük güçlerin böyle bir bölgeyi kendi menfaatleriyle ilişkilendirme tutum ve çabalarının dışında tutmayacak oldukları gerçeğini içermek durumundadır. Sonuç olarak bilgilerimize yansıyan durum ve Arap yarımadası örneği de dâhil olmak üzere, yerel hükümranlıkların ‘diklenmek’ şöyle dursun, ‘dik’ durmakta zorlandığı birçok benzer coğrafyada olan şey, büyük güçlerin doğrudan ya da dolaylı, çeşitli tarz ve yollarla oralarda ortaya çıkan zenginliklerden büyük bir pay (aslındaysa büyük payı) aldıklarıdır.
Bu bağlamda, âni zenginleşmenin, en üst siyasî gücü tasarruf edebilme durumuna benzer şekilde, toplumsal davranış kalıplarını zorlayacak derecede yozlaştırıcı ya da ahlâken zehirleyici bir etkisinin toplum düzeyinde de yaşanabileceğinin ve öyle bir durumda idealist görüş ve tutumların zemin kaybedeceğinin altı çizilmelidir.
Bir diğer zenginlik ve güç sahibi kılabilecek olan şey, oyun değiştirici ve toplumların hayat tarzını çok köklü bir biçimde etkileyen bir teknolojiyi geliştirerek ona sahip olmaktır. (Bu kategoride, tarihin muhtemelen en önemli teknolojik gelişmesi olan buharın makineye uygulanmasının, buharlı makinelerin ortaya çıkmasının, buharlı gemilerin ve trenlerin hayatın hızını değiştirmesinin küresel çapta bütün bir hayat tarzını ve toplumsal ilişkileri etkileyip farklılaştırmış olduğunu vurgulamak uygun olur). Burada Petrol ve doğal gaz örneği üzerinden söz etmeyi sürdürürsek, genellikle teknolojileri geliştirme birikim, imkân ve zeminine de sahip ülkeler olan büyük güçlerin elinde bulunan teknolojiler (ve zaten önemli ölçüde bu sayede ‘büyük güçtürler) nedeniyle, rezervler Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve BAE topraklarında olsa da, ürünlerin kullanılabilir hâle gelmesi için gerekli sondaj, üretim ve sonrası depolama ve taşıma gibi safhalarda ‘yabancılar’ (yani ‘gelişmiş’ büyük güç olan ülke merkezli büyük şirketler) devrede ve inisiyatif sahibi durumda olurlar. Ve hatta, uzman kilit personel de yine o gelişmiş ülke kimliğini taşır ve zaten bu rezervlere ilişkin tüm çalışmalar (kritik ve hatta stratejik bir boyutu da olan üretim planlaması dâhil), arama safhasından itibaren Batılı büyük petrol ve doğal gaz şirketleriyle paylaşım esaslı kurulan ortaklıklar aracılığıyla yapılmaktadır ve dolayısıyla sonuçta, elde edilen gelirin çok önemli kısmı (aslında büyük kısmı) o Batılı şirketler üzerinden aidiyetleri söz konusu olan ülkelere transfer edilir. Son bir cümle ise, bu güçlü ülkelerin, zenginliğin (petro-dolar[2]) mahallinde kalan kısmın önemli bir parçasını da oraya yapılan silah, mühimmat ve modern ekipman ihracatıyla büyük ölçüde emmekte olduklarıdır. O da yetmez; yakın dönemde görmüş olduğumuz gibi (ve devamı da gelecekmiş gibi görünen), bu güçlü ülke dünyaya vaziyet etme gücüne sahip bir pozisyonda olan bir süper güç ise, pekâlâ arada bir, hesapları dengeleyici ve telafi edici haraçları yerel hükümranlıklardan ya da ilgili yerel şirketlerden uygun zarflarda talep edebilmektedir.
* * *
Tarihinde, Yahudi toplumunun sosyolojisini etkileyen olay ve süreçler kitap boyutundaki bir çalışmaya konu ve muhteva sağlayacak zenginliktedir. Onların sosyolojik ayarlarının arka arkaya risaletle görevlendirilmiş peygamberlerle sağlıklı bir çizgiye çekilmeye çalışılmış olduğunu görmek bizi doğal olarak arka arkaya tekrarlanan bir ilâhî uyarı ve rehberliğe ihtiyaç duyuracak sapma eğilimlerine ve iflah olmazlıklarına işaret ettiği düşüncesine götürür. Nitekim, daha Hz. Musa’nın peygamberliği döneminde ‘altın buzağı putu’ sapmasının vuku bulduğunu biliyoruz. Roma dönemi öncesinde ve sırasında yaşamış oldukları toplu sürgün, Romalılara karşı sürdürdükleri isyanda İsevîler tarafından yalnız bırakılmış olmaktan ve sonunda 73 yılında vuku bulan Masada toplu intihar olayı ve daha sonraki kovulma olayı muhakkak ki genel Yahudi sosyolojisi üzerinde derin travmatik izler bırakmıştır. Bilindiği gibi Yahudiler, Judaea’daki ayaklanmalarını müteakip Romalılar tarafından 132 yılında sürgün edilir ve Kudüs’te iskânları yasaklanır; sonraki dönemde Yahudiler her yerdedirler, doğuda Irak, İran ve Türkistan topraklarında, güneyde Yemen’de, kuzeyde Rus topraklarında, batıda kuzey Afrika’da ve İspanya Müslümanlar tarafından fethedildiğinde de oradadırlar. Müslümanların egemen oldukları topraklarda belli bir güvenlik ve rahatlık içinde olsalar da Avrupa’da lanetli muamelesi görmüş ve dışlanmışlardır. Çok yakın dönemlere kadar yüzlerce yıl Avrupa ülkelerinde ‘parya’, ‘yabancı’ ve ‘tehlikeli unsur’ gibi hor görücü ve dışlayıcı sıfatlarla anılmaları ve yer yer daha sert nefret söylemlerine konu edilmeleri nadir görülen bir şey değildi. Müslümanların yansıra 15. yüzyıl sonlarında (1492) Yahudilerin de İspanya’dan kovuluşları yeni bir göç sebebi olur. Avrupa’da yüzyıllarca süren yaygın anti-semitik rüzgârlar altında Endülüs’ten göçüp gelen Yahudiler Avrupa’da sıcak karşılanmazlarken (ve hatta İngiltere gibi bazı ülkelerden topluca kovulurlarken), sadece tekbir seslerinin yükseldiği coğrafyalarda kendilerini güven içinde bulmaları, garip bir biçimde de olsa Yahudi sosyolojisinde şöyle ya da böyle Müslüman toplumlara dair olumlu iz bırakmış olsa gerektir diye düşünülse de, bunun bir garantisi yoktur; çünkü burada, tarihî bir gerçeklik olarak minnet duygusunu taşıyamamış olan Yahudi toplumundan söz ediyoruz. Başlangıçta 132 yılındaki ‘Üçüncü Sürgün’lerinde Romalıların onlara koyduğu Kudüs’te iskân yasağını İslâm Halifesi Ömer’in kaldırmış olmasını (636) bu bağlamda onların nasıl değerlendirdiğinden de çok emin olmamak gerekir. Ve aslında, özelde Kudüs (genelde de Filistin) Yirminci Yüzyılın ilk çeyreğine kadar (On ikinci yüzyıl başından itibaren parçalı olarak ve giderek küçülen alanlarda yer yer ve yaklaşık 190 yıl boyunca süren Haçlı hükümranlıkları dönemi dışında[3]) yüzyıllarca Yahudiler için de bir barış yurdu olarak kalmıştır.[4]
Yüzyıllarca sürdürmüş oldukları anti-semitik uygulamaların bir kefareti ve belki biraz da onları kendi topraklarından uzak tutma arzusunun yansıması olarak Batılı büyük güçlerin, himâye ve desteğiyle Birinci Dünya Savaşı yıllarında Balfour Deklarasyonu (1917) ile Filistin’de bir Yahudi devleti[5] için resmen başlayan çalışmalar Filistin’e yoğun ve sistematik Yahudi göçünün organize edilmesi ve bölgede Yahudi örgütlenmesinin sağlanmasıyla 1948 yılında hedeflenen sonuca ulaşsa da, kuruluşu gerçekleşen Yahudi devletinin yine aynı Batılı güçlerin destek ve himâyesi altında sürekli genişleyiş girişimlerini devam ettirerek çevresindeki ülkeler aleyhine toprak kazanma çaba ve süreci, mevcut ve muhtemel sonuçları dolayısıyla üzerinde özellikle durulması gereken bir süreçtir.
Filistin’de bir Yahudi devletinin (bugünkü İsrail’in) kurulma kararını verip bunu gerçekleştirmeleri için siyonistlere gereken her türlü desteği sağlamış olan Batılı güçler nihâî bir barış ve huzur ortamının mümkün bir ihtimal olmaktan çıkmış olmasını tasarlamış gibidirler. Bir kaos şemsiyesi altına alınmış durumda olan bölge olup-bitmiş olanla olduğu kadar, olup-bitecek olanla da geniş coğrafyalar boyunca sosyolojileri etkileme potansiyelinde olacaktır.
Batılı büyük güçler açısından Filistin’de bir Yahudi devleti projesinin amacı tabii ki yalnızca bir ‘kefaret’ ve Yahudileri batılı büyük güçlerin kendi yurtlarının uzağında tutma arzusuyla sınırlı değildi; yer altı zenginlikleri zâhir olmuş Ortadoğu bölgesinde, kültürel farklılıkların emperyalistlere ilişkin kuşkudan tümüyle âzade olamayacak olan bölge aktörlerine kıyasla bölgeye ilişkin tasarı ve politikaların icrasında daha güvenilir olan bir müttefik-aktör gerekliydi. Zamanı geldiğinde, coğrafyadaki tasarrufları yeniden biçimlendirebilmek için bölgenin istikrarıyla oynanabilmesinde ve duruma göre kendisine tahrip ve yok etme misyonları yüklenebilecek kullanışlı bir aparata sahip olmak bu Yahudi devleti tasarısının belki de en temel biçimlendirici motifiydi. Bu tür hizmetlerin beklenebileceği böylesi bir aparat Batılı büyük güçler açısından tabii ki sürekli bir desteği ve hatta şımartılmayı hak ediyordu. Diğer taraftan, batılı ülkelerde önemli alanlarda (finans, medya, üniversite, vd.) yerini sağlamlaştırmış siyonist Yahudi varlığı, duruma göre bir iç politika aktörü olarak da ihtiyaç duydukları rolü oynayabiliyordu. Bu nitelikleriyle, en pervasız ve yok edici misyonları üstlenmekten kaçınmayan ve bu tutum üzerine kendi geleceğini kurduğunu hayal eden böyle kullanışlı ve güçlü bir siyasî aparatı dünyanın müzahir güçlerinin kendi yanında ve elinin altında tutma arzusu çok da anlaşılmaz değildir. Ama bölgede bir şekilde kökleştirilmiş olan, hukuk tanımayışı itibariyle pervasız ve her tür vahşeti işlerken duyarsız olan yapısıyla Batılı emperyal gücün acımasız sopası olma rolünü benimsemekle bu siyasî yapının aktörlerinin dünya ma’şeri vicdanında kanamalara sebep olması ve anti-semitik rüzgârları canlandırılması çok da beklenmedik bir şey değildir ve görünüşe göre bu, Batılı efendilerin çok da umurunda değildir. Yahudi kamuoyu ve özellikle de aydınlarının, kendilerini temsil ediyor görünen bugünkü siyasî temsilci çevrelerin tarz-ı siyasetlerinin ve birlikte yaşamak durumunda oldukları bölge devletler, halklar ve özellikle de Filistinliler karşısındaki tutumlarının çok geniş bir coğrafyada toplumların bakış ve tutumlarını radikal bir biçimde etkileyip farklılaştıracağını görmemeleri çok mümkün değildir. Sözünü ettiğimiz bu etki ve farklılaşma belli bir düzeyde de olsa İsrail devleti için bir beka problemini alevlendirebilecek bir potansiyeli de taşıdığından söz edenler de çok olmayacak bir husustan bahsediyor değildirler.
Totaliter faşist anlayışın bir versiyonu olan Nasyonel Sosyalist Hitler yönetiminin vaktiyle Yahudilere karşı yürütmüş olduğu mezalim ve soykırım kampanyası, Filistin’e olan Yahudi göçüne katkısı itibariyle Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulması düşüncesi için ana zemini ve harcı sağlamıştı. Ana çizgileri itibariyle benzer şekilde, siyonist Netanyahu yönetiminin Hitler mezalimini fazlasıyla aşmış uygulamalarla eninde sonunda küresel bir anti-semitik çalkantıyı tetiklemeyi başaracak olduğunu ve siyonist Yahudilerin on yıllardır Filistin’de ve son yıllar özelinde Gazze’de sürdürmekte olduğu soykırım girişiminin mirasının da bir Filistin devleti olarak zuhur edecek olduğunu söylemek de bir hayali seslendirmek olarak görünmemektedir.
Sivil toplum sınırları zorlasa ve âleme Dâvudâne salınan bazı hoş sadâlar bulunuyor olsa da ABD himayesindeki siyonist-faşist katliam makinesi karşısında Filistinliler sahada kendilerini hâlâ bir şekilde ‘yalnız’ bulmakta ve öyle hissetmektedir. Bununla birlikte, fotoğraf böyle görünüyor olsa da maruz kalınan vahşet karşısındaki destansı direniş bir şekilde sürmektedir ve uzun süredir devam ettirilen yıkıcı ve yok edici saldırılar muhtemel ki Yahudi toplulukların sosyolojisini de ve muhtemelen de beklenmedik bir şekilde etkileyip farklılaştıracaktır; çünkü bu edinmekte oldukları miras, yaratılıştan sahip oldukları fıtratlarına tümüyle yabancılaşmamış olan Musevîler için sahiplenilmesi ve taşınması çok mümkün olmayan bir mirastır.
[1] Ortadoğu’da ilk petrol keşfi 1908’de İran’da, daha sonra 1923 yılında Irak topraklarında yapılmıştır. Arap yarımadasındaki petrol keşifleri ise 1932’de Bahreyn’de, 1938’de ise Kuveyt ve Suudi Arabistan’da olur. Basra Körfezi içindeki ilk büyük petrol keşfi ise 1959 yılındadır (aynı yıl Libya’da da ilk petrol keşfi yapılır). Bknz. Ortadoğu’nun Son Yüzyılı, BüyüyenAy Yayınları.
[2] Petro-dolar, petrol ihraç eden ülkelerin satışlarından elde ettiği dolar geliri anlamında kullanılan bir tabirdir.
[3] Kudüs özelinde Haçlı hükümranlığı önce 90 yıl sürmüş ve bir süre sonra 10 yıl süren bir Haçlı kontrolünde kalış daha söz konusu olmuştur.
[4] Bu bağlamda, ABD Başkanı Trump’ın ‘üç bin yıldır Ortadoğu’ya ilk defa barış getirdim’ sözü ancak Siyonist Yahudi bakış açısıyla ve o da ancak bir dereceye kadar anlamlandırılıp yorumlanabilmesi mümkün görünmektedir.
[5] Genel olarak Yahudi toplumun tarih içerisindeki macerası ve Filistin’de Yahudi devleti kurulma süreciyle ilgili olarak bknz. Başlangıcından Bugüne Ortadoğu (BüyüyenAy Yayınları).
[1] Yazının birinci bölümü İnsicam’ın Aralık 2025 sayısında yayınlanmıştır.
