Mevsim Kara Kış

Tabii platformunda yayınlanan, yönetmen koltuğunda Levent Onan’ın oturduğu Kara Kış dizisinin senaryosu Meriç Demiray, Cenk Boğatur ve Ahmet Kurt imzasını taşıyor. Başrolünde ise Murat Yıldırım’ın yer aldığı sekiz bölümlük yapım, 1939 Erzincan depremi ile başlayıp Türk siyasi tarihinde önemli bir yere sahip olan Savcı Yusuf İzzet Akçal’ın gerçek hayat hikayesini takip ederek yakın tarihimize ışık tutuyor.

Elif ÇEVİK

“İşte bir zavallı yürüyor. Nereye gidiyor? Şimali, şarkı, cenubu yani hiçbir mabedi olmayan şehirde nereye gidiyor?”[1]

1939 Erzincan depremine dair kaydedilen görüntülerde, yıkık dökük binaların arasında karla kaplı yollarda beliren bir adamcağızı, anlatıcı böyle tarif ediyor. 27 Aralık gecesi 7,9 şiddetiyle tam elli iki saniye boyunca sallanan memleket, -30 derece soğukta bir felakete uyanır. Toprak adeta yarılmış, evleri, anneleri, babaları, evlatları yutmuştur. Geriye kalanları ise paltosuz, örtüsüz, aç ve şaşkın bir halde sokaklara savurmuştur. Bu dehşetli manzarayı tarife yetecek kelime bulmak mümkün değildir ancak anlatıcı gördüklerini anlatmaya devam eder:

“Ankaz (enkaz) kaldırılıyor. Harabeler düzeltiliyor. Bir yaralı çıkarılıyor. Bir bedbaht, bin bedbaht aranıyor! Kar hâlâ hırsını dindirmedi. Hâlâ ankaza (enkaza) kefen olmak istiyor. İşte müddeiumumi. Mahkumların başında sağa sola emirler veriyor. Müddeiumumi kar altında çalışıyor. Cemiyete karşı işledikleri ufak kusurların cezasını çeken zavallı mahkumlar, şimdi tabiata namus dersi vermeye uğraşıyorlar.”

Kader hükmünü vermiş, müddeiumumi ve mahkumlar aynı enkazın içinde aynı soğuğa teslim olmuştur. Kar, suç ile ceza arasındaki çizginin üstünü örtmektedir. Anlatıcının işaret ettiği o adam ise, Savcı Yusuf İzzet Akçal’dan başkası değildir.

Peki, seksen yedi yıl önce yaşanmış bir deprem bugün bize ne söyleyebilir? Üstelik henüz yaraları tam olarak sarılamamış 6 Şubat depreminin acı hatırası hâlâ hafızamızda bu kadar tazeyken… Tam da bu sorunun eşiğinde, Kara Kış adlı dizi, bizi Erzincan depreminin ve o savcının hikayesinin izini sürmeye davet ediyor. Zira İzzet Akçal’ın hayat tecrübesi, geçmişin enkazı üzerinden adaletin kim için, ne zaman ve hangi güç ilişkileri içinde tecelli ettiğini sorgulatan çarpıcı bir soruya dönüşüyor. Bu yönüyle Kara Kış, saklı kalmış bir hayat hikâyesini gün yüzüne çıkarırken, adaletin kırılganlığını da tarihin farklı eşiklerinde yeniden düşünmemize vesile oluyor.

Tabii platformunda yayınlanan, yönetmen koltuğunda Levent Onan’ın oturduğu Kara Kış dizisinin senaryosu Meriç Demiray, Cenk Boğatur ve Ahmet Kurt imzasını taşıyor. Başrolünde ise Murat Yıldırım’ın yer aldığı sekiz bölümlük yapım, 1939 Erzincan depremi ile başlayıp Türk siyasi tarihinde önemli bir yere sahip olan Savcı Yusuf İzzet Akçal’ın gerçek hayat hikayesini takip ederek yakın tarihimize ışık tutuyor.

“Tarihimizin en zorlu dönemlerinden birinde, felaketin tam ortasında adaletin sarsılmaz iradesini ayakta tutan Cumhuriyet Savcımız Yusuf İzzet Akçal’ın memleket sevdasını, milletine bağlılığını ve vazife anlayışını yansıtan “Kara Kış” dizisini, toplumsal hafızamız adına çok kıymetli buluyorum. TRT’nin dijital platformu tabii’de yayımlanacak bu yapım, hukukçu bir meslektaşımızın en ağır koşullar altında inisiyatif alarak omuzlarındaki kamu sorumluluğunu nasıl büyük bir dirayetle taşıdığını gözler önüne sermektedir.”

Bu övgü dolu sözler, Sayın Akın Gürlek’e ait. Bir sanat eserine dair Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan gelen değerlendirmeler alışıldık sayılabilir. Zira ortada estetik bir üretim vardır. Ancak bu kez sözü alanın Adalet Bakanı olması, üstelik vurgusunu doğrudan “kamu sorumluluğu” ve “mesleki dirayet” üzerine kurması, dizinin temasını daha belirgin kılıyor: Adalet. O sebeple biz de Kara Kış’ı bu eksen üzerinden okumaya çalışacağız. Bunun için  de odağımızı hikâyenin merkezine, enkazın ortasında karla kaplı sokaklarda dolaşan o isme, Yusuf İzzet Akçal’a çevireceğiz.

İzzet Akçal, dizide karşımıza Cumhuriyet savcısı olarak çıkar. Görevli olduğu Erzincan cezaevinde mahkumlar isyan çıkarmışlardır. Vaziyeti öğrenmek ve meseleyi çözmek için mahkumlarla görüşür. Mahkumlar cezaevi koşullarından şikayetçidir. Görüş izinleri yoktur, koğuşlar haraptır, yemekler küflüdür ve dayak vardır. Özetle mahkumlara yapılan muamele insani değildir. Şikayetleri önce dinleyip sonra adalet tartısında tartan savcı, mahkumlara karşı disiplini korumak için “Devlet suçlunun cezasını gözü kör keser. Suç işlemesen burada olmazsın,” gibi sözler söyleyerek isyanın bir bedeli olacağını belirtir. Ancak koğuştan ayrıldıktan sonra “Devletin bir görevi de infazını yatan yurttaşına usulünce sahip çıkmaktır, eziyet etmek değil,” diyerek cezaevi müdürünü sert bir dille uyarır ve şikayetlerin giderilmesini sağlar.

Dizinin bu ilk sahnesinde İzzet Akçal’ın adalet anlayışının ipuçlarını yakalamaya başlarız. Savcının mahkûmlarla kurduğu diyalog, ilk bakışta sert ve devlet merkezli bir yerden konuşur. Hukuku bir disiplin aygıtı olarak sahiplenir. Fakat bu sertliğin hemen ardından gelen ikinci tutumda merhameti, vicdanı görürüz. Bu çift yönlü tutum, karakterin temel gerilimini açığa çıkarır: Akçal, adaleti otorite ile merhamet arasında kurmaya çalışan bir devlet adamıdır. Tam da bu yüzden sahne, adaletin tek boyutlu bir erdem değil, güç, sorumluluk ve vicdan arasında sürekli yeniden kurulan bir denge olduğunu gösterir. Dizi ilerledikçe bu dengenin ne kadar kırılgan olduğu daha da görünür hâle gelecektir.

Aynı gecenin ilerleyen saatlerinde felaket bütün ağırlığıyla vuku bulur. Erzincan, görülmemiş bir sarsıntıyla yerle bir olur. Eşi ve çocuklarıyla birlikte enkaz altında kalmaktan son anda kurtulan Savcı İzzet Akçal, vakit kaybetmeden dışarı çıkar; şehri dolaşır, yıkımın boyutlarını anlamaya çalışır. Yüksek bir tepeden baktığında gördüğü manzara nettir: Erzincan yoktur. Telgraf hatları kesilmiş, dış dünyayla bağlantı kopmuştur. Binlerce insan, kara kışın soğuğunda enkaz altında yardım beklemektedir. Ayakta kalan tek bina ise tren istasyonudur. Olağanüstü hâl toplantısı da burada yapılır. Toplantıya başkanlık eden vali yardımcısı ertesi gün vali gelene kadar hiçbir şey yapılmayacağını söyler. Bu büyük felaket karşısında büyük kararlar almaktan imtina edilecektir. Halbuki olağanüstü haller olağanüstü kararlar gerektirir…

İşte bu noktada Akçal, hukuk metinlerinde yazılı olmayan bir karar verir. Enkaz altındakilere ulaşabilmek için mahkûmları, her akşam cezaevine dönmeleri şartıyla şehre salacaktır. Bu, “kamu sorumluluğu” ile “mesleki dirayet”in sınırlarını zorlayan olağanüstü bir tercihtir. Dizi boyunca anlatıcı konumunda olan gazeteci Seyfi Bey, vakayı şöyle aktarır:

“Yıllar sonra o geceyi konuştuğumuzda kararını daha istasyondan çıkmadan verdiğini söyledi. Mesele bir evladın babasız, bir babanın evlatsız kalmasıydı. Ve geçen her dakika, bir nefesin kesilmesi, bir yürek atışının durması demekti. Onlar savaş yaşamışlardı. Yoktan bir ülke yaratmışlardı. Gerektiğinde risk almayı, gerektiğinde tehlikenin içine dalmayı, gerektiğinde canlarını ortaya koymayı bilen ve bundan bir an bile imtina etmeyen bir kuşaktı. Konu kendini feda etmekse, konu yedi yaşından beri okuduğu okulları, mesleğini feda etmekse, zaman feda zamanı ise şimdi sıra ondaydı.”

Nitekim öyle de yapar. Savcı İzzet Akçal imtina etmez ve cezaevine giderek mahkumlara bir konuşma yapar. Ellerine kazma kürekleri alan mahkumlar şehrin dört bir yanına dağılırlar. Savcı ise mahkumlardan kurduğu küçük bir ekiplederhal telgraf direklerini tamire koyulur ve Ankara’ya durumu iletmeye muvaffak olur. Çünkü bilir ki felaketin büyüklüğü anlaşılmadıkça yardım da gelmeyecektir. 

Bu süre zarfında istasyona gelen vali ise yıkımın büyüklüğünden çok, sorumluluğun ağırlığıyla meşguldür. Mahkumların sokaklara salınmasına tepki gösterir: “Peki bu insanlar ülkenin dört bir yanına dağılıp cinayet işlemeye başlarsa ne olacak? Bunun hesabını verebileccek misiniz?” diye sorar. Savcının cevabı tereddütsüzdür: “O bir ihtimaldir sayın valim. Enkaz altında yardım bekleyen biçarelerse gerçek. İhtimale karşı gerçeği tercih ettim.” Bunun üzerine vali: “Ben sorumluluk almam. Bu gece o mahkumlar cezaevine gider kahraman olursunuz; yok gitmezler sürgün olur sürünürsünüz. Belki de onlarla beraber cezaevine gidersiniz,” diyerek meseleden kendini geri çeker. Sorumluluk almaktan kaçınan bir idare ile risk alarak harekete geçen bir adalet anlayışı karşı karşıya durur. Böylece Kara Kış, adaletin kimi zaman kanundan önce, karar anındaki cesarette tecessüm ettiğini de hatırlatır.

Nitekim mahkumlar, savcının bu güvenini boşa çıkarmaz. Gün boyunca enkaz altında can arayan o insanlar, akşam olduğunda eksiksiz biçimde cezaevine geri dönerler. Depremde kendi evi de yıkılan Akçal da geceyi mahkumlarla birlikte koğuşta geçirmeyi tercih eder. Bu tercih, yalnızca bir dayanışma değil, aynı zamanda kurduğu adalet anlayışının fiili bir karşılığıdır. O gece koğuştaki bir mahkumla arasında geçen kısa bir diyalog, bu dönüşümü çarpıcı biçimde görünür kılar:

“Bir şey sorucam sana. Biz, yani mahkumlar, kaç kişi kurtardık?”

“Bini geçti. Son gelen rakamlara göre.”

“Vay be, bin… Bin kişi ha… Bin kişi nefes alıyor hâlâ, mahkumlar sayesinde…”

“Aynen öyle.”

“Teşekkür edicem sana. Biz öyle faydasız olduğumuza inandırılmışız ki. Yani bunca insanı kurtardıktan sonra bunu biz mi yaptık diye bir türlü inanamadık. Mahkumun gözüne fer, yüreğine ateş geldi. Sen bizi iyi insan olduğumuza, olabileceğimize inandırdın. Sağ ol.”

Bu diyalog, Kara Kış’ın en çarpıcı kırılma anlarından biridir. Çünkü mesele artık yalnızca kurtarılan can sayısı değil, “suçlu” kimliğinin nasıl kurulduğu ve nasıl çözülebildiğidir. Suç üzerine yapılan tartışmaların önemli bir kısmı, bireyin işlediği fiilden ziyade o fiil etrafında inşa edilen kimlikle ilgilidir. Mahkumun “biz öyle faydasız olduğumuza inandırılmışız ki” cümlesi, tam da bu noktaya temas eder. Suç, sadece bir eylem değil, zamanla insanın kendini algılama biçimine dönüşen bir etikettir. Bu sahnede kırılan şey de tam olarak bu etikettir. Enkaz başında hayat kurtaran mahkum, ilk kez kendini suç üzerinden değil, fayda üzerinden tanımlar. Dolayısıyla bu sahnede adalet, tanıma ve yeniden tanımlama gücüne dönüşür.

Bu açıdan sahne, klasik ceza anlayışının dışına taşar. Çünkü cezaevi, genellikle bireyi toplumsal hayattan koparan ve suç kimliğini pekiştiren bir mekân olarak işler. Oysa burada tam tersi bir süreç yaşanır. Toplumdan dışlananlar, toplum için vazgeçilmez bir role bürünür. Bu da şunu düşündürür: Suçluluğu sabitleyen şey gerçekten bireyin kendisi midir, yoksa ona sürekli aynı yerden bakmayı sürdüren toplumsal düzen midir? Dizi, bu soruyu doğrudan sormaz ama o kısa diyalogda cevabı izleyiciye sezdirir.

Gecenin ilerleyen saatlerinde savcı, bir masa etrafında toplanan mahkumların hikayelerini dinlemeye başlar ve bu kez çözülme savcının iç dünyasında yaşanır. Çünkü dinlediği hikâyeler, cezanın soyut dilini yavaş yavaş insanın somut gerçekliğiyle çatıştırır. Öyle ki mahkumların arasında hiçbir suçu olmayan ancak bir suçu üstlenmek zorunda kalan masum biri bile vardır. O sebeple savcı o güne kadar kabul ettiği suç ve suçluya dair inançlarını sorgular ve yaşadığı bu içsel dönüşüm, sözlerine şu şekilde yansır:

“Konu adalet olunca, bize kimsenin gözünün yaşına bakmamayı öğrettiler. Ama hem kurtarmalarda hem bu gece suçun arkasındaki insanı gördüm. Bir insanın hükmünü vermek için sadece suçu değil; o suçu, o insana götüren yolu da iyi bilmek lazım. Gerçekten adaletli olabilmek için bu lazım.”

Bugün “suça itilen çocuk” tartışmalarını düşündüğümüzde de, önleyici tedbirlerin ve bütüncül yaklaşımın ne kadar gerekli olduğu herkesçe kabul edilir. Ancak buna rağmen cezaevlerinde çocuk mahkumların sayısının artmaya devam etmesi, bu kabul ile pratik arasındaki mesafenin hâlâ kapanmadığını gösteriyot. Bu da şu soruyu sormamızı mecbur kılıyor: Adalet, yalnızca suç ortaya çıktıktan sonra mı devreye girer, yoksa o suçu doğuran zemini de hesaba katmak zorunda mıdır? Bu sahne, Kara Kış’ın adalet fikrini bir yargı mekanizmasından çıkarıp bir insan okuma biçimine dönüştürdüğü an olması hasebiyle oldukça kıymetlidir.

Bu noktadan sonra Kara Kış, deprem anlatısını yavaş yavaş geride bırakarak hikâyeyi İzzet Akçal’ın siyasi serüvenine doğru taşır. Akçal, mesleki kariyeri boyunca kâtiplikten hâkimliğe, savcılıktan farklı idari görevlere uzanan geniş bir kamu tecrübesinin içinde yer almıştır. Bu da onu oldukça başarılı ve tecrübeli bir hukukçu olmanın yanı sıra devletin işleyişini sahadan okuyan bir isim hâline getirir. Bu birikim, Akçal’ın Demokrat Parti’ye katılıp 1950 seçimlerinde memleketi Rize’den milletvekili adayı olmasıyla siyaset sahnesine taşınır.

Kara Kış, İzzet Akçal’ın siyasi kariyerini ayrıntılandırmadan anlatıyı hızlandırarak 1960 darbesine uzanır ve böylece hikâyenin ağırlık merkezi bir kez daha adalet sorusuna kayar. Fakat biz, adaleti yalnızca sonuçlara bakarak değil, süreçleri de dikkate alarak anlamaya çalışacağımızı söylemiştik. Bu yüzden İzzet Akçal’ın siyasi hayatına biraz olsun bakalım istiyoruz.

Yeni kurulan bir Cumhuriyetin sancıları sürerken çok partili hayata geçiş, demokrasi adına ilk somut adım olarak toplumda güçlü bir umut dalgası yaratır. 1950 genel seçimlerinde Demokrat Parti, Rize’de oyların yaklaşık %70’ini alarak altı milletvekilliğini de kazanır. Bu isimlerden biri de Yusuf İzzet Akçal’dır.

Akçal, siyasete adım attığı bu yeni dönemde aktif ve belirleyici bir rol üstlenir. Hukuk alanındaki yetkinliğiyle öne çıkan bir isimdir. Hatta hocası Prof. Dr. Cemil Bilsel tarafından Harvard’a gönderilmek istenmiş, ancak evliliği nedeniyle bu akademik teklifi kabul etmemiştir. Mecliste en fazla yasa teklifi sunan ve bu teklifleri kabul edilen milletvekillerinden biri olur. Özellikle Türk Ceza Kanunu’ndaki bazı maddelerin iyileştirilmesi için yoğun çaba gösterir. Öyle ki bu süreçte kendi partisinden dönemin Adalet Bakanı Osman Şevki Çiçekdağı ile önemli görüş ayrılıkları yaşar. Bu dönem, Akçal’ın yalnızca bir siyasetçi olarak değil, aynı zamanda hukukun sınırlarını içeriden tartışan bir aktör olarak konumlandığı yıllardır.

Bu mesele bana hayli dikkat çekici göründü. Tartışmanın neye dayandığını anlamak için 1954 yılına ait Meclis tutanaklarına yöneldim. Rize Mebusu İzzet Akçal ve arkadaşlarının, Türk Ceza Kanunu’nun bir maddesine ilişkin tefsir teklifleri etrafında yürüyen müzakereler, son derece teknik bir dil içinde ilerliyordu. Bu teknik çerçevenin ötesini görebilmek için konuyu bir hukukçu arkadaşımla istişare ettiğimde asıl dikkat çekici nokta ortaya çıktı: Kendisi, o gün tartışılan meselelerin önemli bir kısmının, farklı biçimlerde bugün de varlığını sürdürdüğünü ifade etti. Hatta kimi zaman verilen kararların kamu vicdanını tatmin etmemesi, adalet duygusunun zedelenmesi gibi tartışmaların arka planında yine benzer yorum sorunlarının yattığına değindi. Bir hukukçu olarak tartışmanın teknik yönüne dair ne düşündüğünü sorduğumda ise mecliste dile getirilen bazı itiraz ve önerilerin, bugün dahi gayet makul ve yerinde gördüğünü ifade etti. Tam da bu noktada Kara Kış’ın bugüne ne söylediği daha belirgin hâle geliyor. Çünkü dizi, yalnızca geçmişi anlatmıyor; geçmişte sorulmuş ama tam olarak cevaplanmamış soruların bugün hâlâ bizimle birlikte yaşadığını da hatırlatıyor.

Akçal’ın Meclis faaliyetlerinde dikkat çeken bir diğer örnek ise, 93 Harbi’nin simge isimlerinden Nene Hatun’a aylık bağlanması için gösterdiği çabadır. Zira Nene Hatun’un içinde bulunduğu maddi sıkıntılar daha önce farklı dönemlerde çeşitli girişimlere konu olsa da bir türlü çözüme kavuşturulamamıştır. Bu birikmiş ve kronikleşmiş sorun karşısında Yusuf İzzet Akçal ve üç arkadaşı, 2 Şubat 1953’te bir kanun teklifi sunar. Teklif, aynı gün Meclis’te acil görüşülerek kabul edilir ve on altı yıllık bir bekleyişin ardından Nene Hatun’a 170 lira maaş bağlanır. Benzer bir durum ne yazık ki Erzurumlu Kara Fatma için de söz konusu olur. Millî Mücadele’de aktif rol almış bu isim de savaş sonrasında Nene Hatun gibi ciddi maddi sıkıntılar içinde yaşamıştır. İzzet Akçal’ın girişimleriyle, Kara Fatma’ya ömür boyu 170 lira aylık bağlanmasını öngören kanun teklifi kabul edilir ve düzenleme aynı yıl yürürlüğe girer. Bu müdahale, Akçal’ın siyasal çizgisinde millî kahramanlara yönelik vefa ve hatırlama sorumluluğunun da belirleyici bir yer tuttuğunu gösterir. Akçal için mesele yalnızca bireysel bir yardım konusu değildir. Devletin tarihsel hafızasıyla kurduğu ilişkinin somut bir ifadesidir.

Öte yandan bu süreçlerde dikkat çeken bir başka unsur da Akçal’ın meseleleri sonuçlandırmadaki ısrarı ve hızıdır. Gündeme aldığı konuları sürüncemede bırakmadan neticeye ulaştırma çabası, onun adalet anlayışında “gecikmenin” de bir tür adaletsizlik olarak görüldüğüne işaret eder. Bu yönüyle Akçal, yalnızca doğru kararın değil, zamanında verilen kararın da adaletin bir parçası olduğuna inanır. Tıpkı Kara Kış’ta izlediğimiz gibi. Bu yüzden geciken her çözüm, yalnızca bir bürokratik aksaklık değil, aynı zamanda ertelenmiş bir adalet duygusudur.

İzzet Akçal’ın Devlet Bakanlığı döneminde üstlendiği temel görevlerden biri, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Başbakan Adnan Menderes adına muhalefetin sözlü sorularını yanıtlamaktır. Meclis içinde daha ılımlı, diyaloga açık ve “naif yüz” olarak anılan Akçal, farklı siyasi görüşler arasında köprü kurabilen bir figür olarak öne çıkar. Nitekim Kara Kış dizisinde de Akçal’ın bu yönüne işaret etmek için Bursa’daki görev yıllarında sorumlu olduğu cezaevinde tutuklu bulunan Nazım Hikmet’in koğuş şartlarını iyileştirdiği bir sahneye yer verilir. Akçal, benzer bir ilgiyi 1947 yılında tutuklu bulunan Aziz Nesin için de göstermiştir.

Ancak bu görece dengeli siyasi pozisyon, 1960 darbesiyle birlikte keskin bir kırılmaya uğrar. Darbe sürecinde maruz kaldığı fiziksel şiddet ve ardından gelen Yassıada yargılamaları, darbe dönemlerinin bireysel suç yerine kolektif cezalandırma yöntemlerinin en somut örneklerinden biri olur.

Kara Kış dizisinde Yassıada yargılamaları, bir dönemin siyasi kırılması olarak canlandırılır. Öyle ki Akçal, olan ve olacak olanların sınırlarını kestiremez hale gelir. Gazeteci dostu Seyfi Bey’in bu yargılamalara yönelik eleştirilerine karşı ise yine devleti savunur. Mahkeme salonunda hâkimin yönelttiği “Suçlamalara ilişkin bir diyeceğiniz var mı?” sorusuna İzzet Akçal’ın verdiği “Yoktur” cevabı, sahnenin en sarsıcı anlarından biridir. Çünkü bu kısa yanıt, hem savunmasızlığı hem de sürecin ağırlığını tek bir kelimeyle özetler. Dizide bu yargılamalar ilerledikçe, Demokrat Parti’nin kurucusu ve ülkenin başbakanı da dâhil olmak üzere üç ismin idam edildiği dramatik tabloya tanıklık edilir. Bu kararlar, demokrasi tarihinin en tartışmalı ve en ağır kırılmalarından biri olarak hafızaya kazınır. Süreç sonunda İzzet Akçal hakkında verilen hüküm ise müebbet hapis cezasıdır.

İzzet Akçal’ın tutukluluğu sürerken artan sağlık sorunları, hazırlanan raporlarla birlikte Adalet Bakanlığı’na iletilir ve tahliyesi yönünde bir süreç başlatılır. Bu girişimler, dönemin Devlet Başkanı Cemal Gürsel’in af yetkisini kullanmasıyla karşılık bulur; 7 Ekim 1964’te Akçal’ın affına karar verilir. 1960 askerî müdahalesiyle kesintiye uğrayan siyasi hayatı, bu affın ardından yeniden şekillenir. Akçal, Adalet Partisi çatısı altında siyasete dönerek uzun bir aradan sonra yeniden Meclis’e girer. 1977–1980 yılları arasında Rize Milletvekili ve Meclis Başkan Vekili olarak görev yapar. Ancak 12 Eylül 1980 Darbesi ile birlikte, tıpkı önceki kırılmada olduğu gibi, bu kez tamamen siyaset sahnesinden çekilir.

Adalet… Belki de üzerinde en çok uzlaşıldığı sanılan, fakat en derin ayrışmaların da tam ortasında duran kavram. Herkes adalet ister. Hiç kimse adaletsizlik istemez; hiçbir siyasal hareket kendini bu isimle kurmaz. Nitekim Türkiye’nin yakın siyasi tarihine bakıldığında, kurulan partilerden atılan sloganlara kadar bu kavramın sürekli yeniden üretildiği görülür: Adalet Partisi, ‘Adil Düzen’, Adalet ve Kalkınma Partisi, ‘Adalet Yürüyüşü’… Peki o hâlde ayrışma nerede başlar?

Belki de mesele ne söylendiğinden çok ne kastedildiğidir. Herkes aynı kelimeyi söyler, ama başka başka dünyaları kasteder. Çoğu zaman dile getirilen şey, soyut bir adalet fikrinden ziyade, belirli bir hayat tarzının, bir dünya görüşünün, bir toplumsal konumun korunması ya da genişletilmesi talebidir. Bu yüzden adalet, ortak bir zemin olmaktan çok, farklı anlamların çarpıştığı bir alana dönüşür.

Elbette adalet felsefesine dair bu tartışma, çok daha geniş ve derin bir alanı gerektirir. Bu yazının sınırları içinde yapılabilecek olan ise, Kara Kış’ın böyle bir tartışmaya kapı araladığını teslim etmektir. Dizi, yalnızca geçmişte yaşanmış bir felaketi anlatmaz; o felaketin içinden doğan adalet arayışını bugüne taşır ve izleyicisini düşünmeye davet eder.

Biz de bu vesileyle, birkaç kesit üzerinden tanımaya çalıştığımız Yusuf İzzet Akçal’ın hayatına bütünüyle nüfuz ettiğimizi iddia edemeyiz. Ancak gerek meslek hayatında gerekse kamu hizmetinde ortaya koyduğu çaba ve sorumluluk duygusu, hatırlanmayı hak eden bir iz bırakmıştır. Bu yazıyı, onun hatırasını saygıyla anarak bitirelim. Çünkü bazı hikâyeler geçmişte kalmaz; bugünün adalet arayışına hâlâ söz söylemeye devam eder. Adaletin ne olduğuna dair bir ittifak kurulursa, mevsimler değişir; kara kış kader olmaktan çıkar.


[1] Bknz. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Film Mirasım Arşivi, Erzincan Depremi (1939). https://filmmirasim.ktb.gov.tr/tr/film/erzincan-depremi-1939