Hakikatin Tecelligâhında Doğruluk, Liyakât ve Eşitlik
Aristotelesçi anlamda dağıtıcı adalet (distributive justice), toplumsal ödüllerin ve görevlerin yetenek ve erdemle mütenasip bir şekilde paylaştırılmasını öngörür (dedikoduyla değil yani). Liyakâtin esas alınmadığı bir düzende, toplumsal vasat bir kast sistemine dönüşür. İltimas, akrabalık bağları veya ideolojik yakınlıklar üzerinden kurulan tahakküm ilişkileri, liyakât ilkesini aşındırarak toplumsal sözleşmeyi kadük bırakır. Adalet burada bir ‘terazi’ vazifesi görür; bu terazi, liyakati tartan, yetkinliği tescil eden ve toplumsal mobilizasyonu adil bir rekabet zeminine oturtan yegâne mekanizmadır, şirazesi kaymadıysa.
Zehra TUNÇ

İnsanlık tarihinin kadim labirentlerinde, toplumsal nizamın ve bireysel tekâmülün koordinatlarını belirleyen en merkezî mefhum kuşkusuz “adalet”tir. Ancak adalet, seküler hukuk normlarına indirgenemeyecek kadar metafizik, salt bir vicdan muhasebesine hapsedilemeyecek kadar siyasidir. O, varlığın ritmini tayin eden kozmik bir denge; eşyanın yerli yerine koyulmasıyla vuku bulan ontolojik bir sükunettir. Bu kez sizinle adaletin dikey ve yatay düzlemlerdeki izdüşümlerini, semantik köklerinden sosyolojik tezahürlerine kadar uzanan bir perspektifle, üç temel sütun üzerinden kısaca teşrih edeceğiz.
Sevgili editörümüz Şehnaz Hanım bana konu “adalet” dediğinde aklıma ilk, aslında belki hiç aklımızdan çıkmaması gereken ve hepimizin zaten bildiği bir ayet geldi.
Dolayısıyla ilk sütun: İstikamet Metafiziği; Emrolunduğun Gibi Dosdoğru Ol!
Adaletin ilk ve son sarsıcı veçhesi, süjenin kendi varlık zemininde kurduğu sarsılmaz dürüstlüktür. Kur’an-ı Kerim’in Hud Suresi 112. ayetinde kristalize olan ‘festekım kemâ umirte’ ilâhi kelâmı, adaletin epistemolojik başlangıç noktasını tayin eder. Bu emir, sadece ahlakî bir öğüt değil, varoluşsal bir duruş biçimidir.
Doğruluk veya istikamet, zihni bulandıran sübjektif arzuların, hevâ ve hevesin, hakikatin berraklığı önünde diz çökmesidir. Akademik bir perspektifle bakıldığında buradaki ‘dosdoğru olma’ hali, Kant’çı kategorik imperatifin ötesine geçer; zira burada söz konusu olan, dışsal bir yasanın mekanik icrası değil, içsel bir inşanın tezahürüdür. Yani her yiğidin harcı değildir özetle. Adalet, önce ‘bende” başlar. Kendi zaaflarına karşı adil olamayan, kendi iç dünyasındaki anarşiyi bastıramayan bir öznenin, makro kozmosta adalet tecelli ettirmesi imkânsız bir paradokstur.
İstikamet, doğrusal çizgiden ziyade, her türlü sapmaya, kırılmaya ve pragmatik kaygıya karşı gösterilen bir mukavemettir. ‘Emrolunduğun gibi’ olma şartı, ölçünün beşerî zaaflara göre esnetilmesini yasaklar. Bu, adaletin “mutlakiyetçi” karakteridir. Kişi, konjonktürün dayatmalarına rağmen hakikati eğip bükmeden ayakta tutabildiği ölçüde ‘adil’ sıfatına hak kazanır. Dolayısıyla adalet, statik bir durum değil, her an yeniden kazanılması gereken dinamik bir cihattır.
İkinci olarak: Meritokrasinin Teolojik ve Sosyolojik Mütemmimi; Emanet ve Liyakât.
Adaletin toplumsal dokudaki en hayati fonksiyonu, ‘eşyanın ve makamın hakkını teslim etmek’ şeklinde tebarüz eder. İslamî siyaset düşüncesinde ve klasik felsefede bu, ‘emanetin ehline verilmesi’ ilkesiyle teminat altına alınmıştır. Liyakât, adaletin ampirik dünyadaki en somut ölçütüdür. Değil midir? Tartalım.
Emanet kavramı, yetki ve salahiyetin bir mülkiyet değil, bir mesuliyet olduğunu ihsas eder. Bir makamın, o makamın gerektirdiği liyakatten yoksun ellere teslim edilmesi, sadece idari bir hata değil, ontolojik bir zulümdür. Zulüm, kelime anlamı itibarıyla ‘bir şeyi ait olmadığı yere koymak’ demek ise; liyakâtsizlik, adaletin zıddı olan zulmün kurumsallaşmış halidir.
Aristotelesçi anlamda dağıtıcı adalet (distributive justice), toplumsal ödüllerin ve görevlerin yetenek ve erdemle mütenasip bir şekilde paylaştırılmasını öngörür (dedikoduyla değil yani). Liyakâtin esas alınmadığı bir düzende, toplumsal vasat bir kast sistemine dönüşür. İltimas, akrabalık bağları veya ideolojik yakınlıklar üzerinden kurulan tahakküm ilişkileri, liyakât ilkesini aşındırarak toplumsal sözleşmeyi kadük bırakır. Adalet burada bir ‘terazi’ vazifesi görür; bu terazi, liyakati tartan, yetkinliği tescil eden ve toplumsal mobilizasyonu adil bir rekabet zeminine oturtan yegâne mekanizmadır, şirazesi kaymadıysa. Liyakatten sapma, lümpenleşmeyi ve vasatın tahakkümünü beraberinde getirerek medeniyetin çöküşünü hazırlayan en sinsi âmildir. Bu bahsi burada bırakalım.
Üçüncü ve son olarak değinmek istediğim; Hukuksal Simetri: Eşitlik ve Tarafsızlık.
Adaletin bana göre nihai ve en somut aşaması, hukuk önünde tam bir simetri ve tarafsızlığın tesis edilmesidir. Bu, adaletin subjektiviteden arındırılarak objektif bir normatifliğe dönüştüğü ‘mizan’ makamıdır. Nitekim Nisa Suresi 135. ayette tecelli eden şahadet ve adalet vurgusu, hukuki tarafsızlığın sadece bir prosedür değil, varoluşsal bir dürüstlük sınavı olduğunu ilan eder. Ayette zikredilen ‘kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa’(tuttuğunuz takımı söylemiyorum bile) kaydı, adaletin duygusal ve kan bağına dayalı asabiyet zincirlerini kıran devrimci bir eşitlik deklerasyonudur.
Hukuk, ancak ‘öteki’ ile ‘beri’ arasındaki mesafeyi sıfırladığında adildir. Modern hukuk felsefesinde hukukun üstünlüğü (rule of law) olarak kavramsallaştırılan bu ilke, gücün yasallaşmasını değil, yasanın güçlenmesini hedefler. Ayetin devamında yer alan ‘zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara daha yakındır’ ibaresi, sosyo-ekonomik statülerin yargısal süreci kontamine etmesine karşı çekilmiş ilahi bir settir, ihtardır. Bu, sınıfsal imtiyazların hukuk karşısında ontolojik bir hiçliğe indirgenmesi; yani tam bir ‘hukuksal simetri’ halidir. Lakin bu durum günümüzdeki pek çok meselede de gördüğümüz gibi aslında pratik bir karşılık bulmakta zorlanıyor. Oysa ayet bizi hem dünya hayatımız hem de ahiret hayatımızda adaletin tesisi için gerekli yönlendirmeler ile istikamet üzere olmaya iletmeli değil mi?
Eşitlik, herkesin aynılaştırılması değil; her hak sahibine hakkının, herhangi bir dışsal mülahazaya (veya dedikoduya) yer bırakmaksızın teslim edilmesidir. Tarafsızlık, yargısal bir teknik olmanın ötesinde, toplumsal barışın psikolojik zeminidir. Eğer bir toplumda bireyler, ait oldukları sınıfsal veya hısımlık bağlarının, etnik veya dini kimliklerinin hukuk karşısında bir koruma zırhı ya da pranga yaratacağına inanıyorlarsa, orada adaletten değil, ancak güçlünün retoriğinden bahsedilir. Hakiki adalet, iskandilini dikey bir hiyerarşiye değil, yatay bir eşitlik düzlemine indirir. Böylece mülk, rantiye ve asabiyetin tahakkümünden azade kılınarak hakikatin emrine verilir. Adaletin bu veçhesi, keyfiyeti sükût ettirir, irade-i külliyeyi ferdî iradelerin üzerinde konumlandırır.
Netice-i kelâm;
Adalet; bireyde istikamet, toplumda liyakat, hukukta ise eşitlik olarak tecelli eden bölünmez bir bütündür. Bu üç sütundan birinin sarsılması, tüm toplumsal yapıların çökmesiyle eşdeğerdir. ‘Dosdoğru ol’ emrine riayet eden insan, emaneti ehline veren toplum, tarafsızlığı şiar edinen yönetici; adaletin yeryüzündeki gölgesidir. Adalet, bir lütuf değil, varlığın borcu, hakikatin nefesi ve insanlığın en soylu davasıdır. Onu korumak, sadece yasaları korumak değil, insan kalabilme onurunu müdafaa etmektir.
Elbette her zaman olduğu gibi bir dua ile nihayetlendirelim:
Rabbimiz emrettiği gibi dosdoğru olabilmeyi, her adımda nefsimizi sorgulayabilmeyi, istikamet üzere ayaklarımızı sabit tutabilmeyi nasip etsin.
