İnsan Hakları Bağlamında Sosyal Adalet

Bu itibarla sosyal adalet, toplumdaki tüm bireylerin toplumsal kaynak ve fırsatlardan adil bir şekilde yararlanması anlamına gelmekte olup bireylerin söz konusu durumlarda hakkaniyetle muamele görmesini taahhüt eder.

Esma EROĞLU

Avukat

Toplumların gelişmişlik düzeyini sadece ekonomik büyümeye göre değerlendirmek mümkün değildir. Toplumsal kaynak ve hizmetlerin topluma nasıl dağıtıldığı, toplumsal refahı doğrudan ilgilendiren temel noktalardan biridir. Söz konusu toplumsal kaynak ve fırsatların bireylere dağıtılma biçimi eşitlik ilkesiyle doğrudan ilişkilidir.

Liberalizmin temel ilkelerinden biri olan eşitlik ilkesi, tüm insanların özgür ve eşit olarak doğduğunu, tüm bireylerin haklara sahip olduğunu ve her bir bireyin aynı düzeyde saygıyı hak ettiğini kabul etmektedir. Toplumda yaşayan herkesin eşit muamele görme hakkı vardır. Bu hak, aynı zamanda kanunların, politikaların ve uygulamaların ayrımcı olmaması gerektiğini; kamu yetkililerinin kanunları koyarken ve bu politikaları uygularken ayrımcı ve keyfi davranmama yükümlülüğünü getirir.

Çeşitli mevzuatlarda düzenlenen eşitlik kavramı, toplumdaki her bir bireyin ihtiyaç duyduğu kaynak ve fırsatlarların bireyler arasında orantılı bir biçimde dağıtılması anlamına gelir. Bu yönüyle eşitlik ilkesi, insan onuruna dayanmakta olup toplumsal adaletin sağlanmasına hizmet eder. Bununla birlikte sosyal adalet, bireylerin içinde bulundukları durum ve şartlara göre ihtiyaç duydukları kaynaklara kolaylıkla ulaşmalarını ifade eder. Bu bakımdan söz konusu kaynakların toplumda dağıtılma biçimi, sosyal adaletin temel göstergesi olarak karşımıza çıkar. Bu itibarla sosyal adalet, toplumdaki tüm bireylerin toplumsal kaynak ve fırsatlardan adil bir şekilde yararlanması anlamına gelmekte olup bireylerin söz konusu durumlarda hakkaniyetle muamele görmesini taahhüt eder.

Adaletle ilgili bir kavram olan sosyal adalet ilkesini Platon ve Aristoteles gibi filozoflar felsefi açıdan değerlendirildiğinde, adaleti hem bireylerin hem de toplumların bir erdemi olarak ele almaktadır. Buna karşılık John Rawls, toplumsal kaynakların adil dağıtımının gerekliliği vurgulamakta ve “adalet olarak adalet” kavramını ortaya atmaktadır. Bu felsefi ve tarihsel bakış açıları sosyal adaletin bir idealden öte adil bir toplumun oluşması için yol gösterici bir ilke olmasını sağlamaktadır. Bu ilke temele alınarak adil kurumlar ile sosyal ve siyasi politikalar üretilir; böylelikle toplumdaki bütün bireyler bakımından refah içinde bir toplum oluşur. Ayrıca sosyal iş birliği sağlanırken toplumsal yükümlülükler, görevler ve haklar hakkaniyete uygun dağıtılır.

Toplumdaki herhangi bir bireyin veya kesimin, Anasayasa ve uluslararası sözleşmelerde düzenlenen haklarına müdahale edilerek kanun önünde eşitlik, ayrımcılık yapmama yasağı gibi temel haklarının ihlal edilmesi durumunda sosyal adaletin varlığından bahsetmek mümkün değildir. Nitekim toplumdaki herhangi bir kişinin veya kesimin ekonomik fırsatlara erişiminde aksaklık yaşaması ya da suç ve cezada adil muamele görmemesi durumunda, sosyal adaletin var olmasından söz etmek imkânsızdır. Bu bağlamda sosyal adalet, tarih boyunca kurumsal ayrımcılık ve sistematik ırkçılık gibi orantısız bir şekilde eşitsizliğe maruz kalan kişi ve gruplara yönelik ayrımcılıkların giderilmesi amacıyla gündeme gelmiştir.

Anayasa, eşitlik kavramını 10. maddesinde “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

(Ek fıkra: 7/5/2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. (Ek cümle: 7/5/2010-5982/1 md.) Bu maksatla alınacak tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.

(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/1 md.) Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde (…) kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” şeklinde düzenlemektedir.

Anayasa ile güvence altına alınan eşitlik ilkesi, ayrımcılık yasağı yerine de kullanılmaktadır. Nitekim bu kavramlar, aynı ve benzer durumdaki kişilere aynı muamelede bulunmayı; aynı durum ve koşullar altında olmayanlar için ise farklı muamelede bulunmayı ifade etmektedir.

Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ayrımcılığı “objektif ve makul bir neden olmaksızın, aynı durumdaki kişilere farklı muamelede bulunmak” olarak tanımlamaktadır.[1] Bunun yanında Anayasa Mahkemesi ise eşitlik kavramını, “herhangi bir nesnel ve makul dayanağı olmaksızın aynı durumdaki bireylere farklı muamelede bulunulmamasına ilişkin gereklilik” olarak tanımlamaktadır.

Sosyal adaletin sağlanması amacıyla, temel haklar kullanılırken farklı durumdaki bireylere farklı muamelelerin uygulanmasının meşru olabilmesi için, istenen amaç ile kullanılan araçlar arasında makul bir ölçülülük ilişkisinin bulunması gereklidir.

Evrensel bir ilke olan eşitlik kavramı, birçok ulusal ve uluslararası metinlerde de düzenlenmiştir. Kanun önünde eşitlik veya hukuksal eşitlik, bireylerin birer hukuksal kişilik olmaları nedeniyle yasa önünde eşitliklerini anlatan ilkedir. Çoğulcu demokrasilerde gelişmiş bir kavram olan eşitlik ilkesi, toplum içindeki yeri, ekonomik gücü, toplumsal kökeni ve cinsiyeti gözetilmeksizin uygulanır. Aynı durumda olan herkes için eşit yasa çıkarmak ve çıkarılan kanunun eşit bir biçimde uygulanması adaletin bir göstergesidir.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 7. maddesinde “Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasanın korunmasından eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin bu Bildirge’ye aykırı her türlü ayrım gözetici işleme karşı ve böyle işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır.” şeklinde ifade edilmiştir.

Eşitlik, toplumsal kaynak ve fırsatların toplumdaki bireyler arasında eşit bir biçimde paylaşılmasını ifade ederken; sosyal adalet, insanların toplumdaki varlıklarını tam, sağlıklı ve güvenli bir biçimde sürdürebilmek için bireylerin ihtiyaçlarının anlaşılıp karşılanması anlamına gelmektedir. Bu bakımdan sosyal adalet, eşitliğin uygulanabilirliğini bir adım daha öteye taşımaktadır.

Eşitlik ile adalet aynı anlamları ifade etmese de sosyal adaletin sağlanması ve devam ettirilmesi için eşitliğe ihtiyaç vardır. Sosyal adalet ile eşitlik birlikte ilerler. Nitekim eşitliğin olmadığı bir toplumda, sosyal adaletten bahsetmek mümkün değildir. Bireylerin haklarının tanındığı ve korunduğu; toplumsal servet, kaynak ve fırsatların adil biçimde dağıtıldığı bir düzen, sosyal adaletin varlığına işaret eder.

Bütün bunlarla birlikte, sosyal adaletin etkili bir biçimde sağlanabilmesi için “pozitif ayrımcılık” kavramı da gündeme gelmektedir. Diğer bir ifadeyle, eşitlik ve ayrımcılık yasağı ile sağlanamayan sosyal adalet; kimi özel gruplar için ayrılan kotalar veya öncelikler yoluyla söz konusu dengenin kurulmasına hizmet etmektedir. Nitekim bu uygulama, toplumsal hizmet ve kaynaklara eşit erişimi ifade eden sosyal adaletin sağlanması için dezavantajlı bireylerin toplumsal kaynak ve hizmetlere diğer bireyler gibi erişmesini sağlamaktadır.

Sosyal adalet, toplumdaki kurumlara kimi hak ve görevler yükleyerek; söz konusu kurumlardaki toplumsal kaynak ve fırsatların eşit bir biçimde dağıtılmasını sağlamak üzere vergilendirme, sosyal sigorta, halk sağlığı, devlet okulu, kamu hizmetleri ve iş hukuku gibi alanları düzenler. Söz konusu hizmetlerin planlanması, sunulması ve denetlenmesinden sorumlu olan kişi ve kurumlar; farklı engelli grupların ihtiyaçlarını dikkate almakla ve makul düzenlemelerin yapılmasını sağlamakla yükümlüdür.

Gerek ulusal gerekse uluslararası boyutta, sosyal adalet bağlamında süregelen adaletsizlik ve eşitsizliklerle mücadele gerekliliği her geçen gün daha da büyük önem taşımaktadır. Sosyal adalet, insan haklarının korunması, toplumsal refahın artırılması ve daha adil bir ortam sağlanarak daha demokratik ve insancıl bir toplumun oluşmasına katkı sağlar. Böylelikle bireylerin potansiyellerinin ortaya çıkarılmasını hedefler.

Toplumsal adalet ve eşitlik; toplumsal denge ve katılımın sağlanmasına katkı sunar. Böylelikle bireyler, toplumsal, ekonomik ve siyasi süreçlerde aktif bir biçimde yer alır ve sunulan tüm fırsatlardan yararlanırlar. Nitekim bu durum, toplumda dayanışma ve empati kültürünün gelişmesine katkı sağlar.


[1] Willis v. Birleşik Krallık, para. 48, Okpisz v. Almanya, para. 33.