“Şimdi bu demektir ki bizim düşünce dünyamız birbirinden ayrılamayan bir saç örgüsü gibidir. Yani gözleri görmeyen bir babanın evladı olarak onun vefatına kadar ona kitap okumuş olduğum için kendi düşünce dünyam kısmen onun dışında gelişmiştir, ama ana aks babamın aksıdır, iskeletini babam oluşturur.“
İNSİCAM

S: Ümit hocam, evvela bu kıymetli söyleşiyi kabul edip bizleri ağırladığınız için çok teşekkür ediyoruz. Ümit Meriç’in düşünce ve mana dünyasında babası Cemil Meriç kimdir, nerede durmaktadır?
Bismillahirrahmanirrahim.
Evvela ben teşekkür ederim, cevaplandırmakta geciktim zira gerçekten çok yoğun bir dönemden geçiyorum. Şimdi tabii bir kere şunu ifade etmek lazım ki, Cemil Meriç ile baba-kız ilişkisi zannediyorum ki benim bildiğim yazılı dünyada en azından bir başka baba-kızın ilişkisine benzemiyordur. Yani elbette hepimiz babamızın çocuğuyuz, onların genetik havuzundan bize intikal eden çok önemli bazı özelliklerimiz var. Babamızın da kendi babasından onun da kendi babasından yani dedeler silsilemizden bize intikal eden bir havuzumuz var.
Yani bu havuzda benim düşünce ve mana dünyamda babam iki farklı yerde bulunuyor. Düşünce dünyamdaki yeri ayrı, mana dünyamdaki yeri ayrı. Düşünce dünyamdaki yeri açısından, bir kere ben duvarlarında kütüphane olan bir evde gözlerimi açtım. Yani her evin duvarında kütüphane vardır zannediyordum, benim için o kadar tabiiydi ki duvarlarda kütüphane olması. Yine ben daha okuma yazmaya başlamadan önce, en iyi hatırladığım örnek Shakespeare’in Bütün Eserleri’nin İngilizce baskısıydı, onun resimlerine bakardım; gravürler vardı böyle pelür kâğıtla ayrılmış. Dolayısıyla ben Cemil Meriç’in kütüphanesinde gözlerini dünyaya açmış olan bir bebektim ve bebeklikten itibaren bir kütüphanenin içindeyim ve hep okuyan ve yazan bir babayla beraberim.
Babam gözlerinin gördüğü dönemde kütüphaneye çekilip saatlerce çalışırdı. Ayrıca şunu da müjdelemek isterim ki babamın gözlerinin gördüğü dönemde kaleme aldığı 1933’ten 1953’e kadarki bütün yazılarını dijital arşivi kullanarak ve daha evvel babam hakkında üç ciltlik bir çalışma yapmış olan Dücane Bey’in kısmen toplamış olduğu makalelerini ve başka yerlerden de birçok makaleyi bir araya toplayıp bir kitap haline getirdik. Bu kitap inşallah yakında İletişim Yayınlarından 13. cilt olarak çıkacak. Kitabın birinci bölümü 1933-1953 makaleleri, Cemil Meriç’in gözlerinin gördüğü yani o odasında tek başına çalıştığı dönemden kaleme aldığı yazılar. İkinci bölümde de 1942’de evlendiği ve babamın Fransızca öğretmeni olarak Elazığ’a gittiği sırada oraya tayinini bekleyen İstanbul’daki anneme yazdığı mektuplar.
Cemil Meriç 38 yaşındayken gözlerini kaybetti ve benim babamla aramda tam 30 yaş vardır. İkimiz de Aralık ayında doğduğumuz için burçlarımız aynıdır(Belki de aynı burçtan olmanın getirdiği bazı ortak özelliklerimiz de var). Gözlerini kaybettiği 1953’ten itibaren Cemil Meriç hep karanlıklarını aydınlatan bir ışığa yani kitap okuyan bir sese muhtaç oldu. Bu ses tabii evvela annemin sesiydi, ben o sıralar ilkokul talebesiydim ama yaz aylarında babama, o zaman çıkmakta olan Büyük Doğu dergisini ve Cumhuriyet gazetesini evimizin önündeki mermer merdivenlere oturup bir yaz güneşinin ılık ışıklarıyla okurdum. Zaman zaman mesela diyelim ki Refik Halit’in bir romanını okuyorum, onu beraber okurduk. Ama tabii babamdan ayrıldığım zamanlar da olurdu. Bu yaz aylarındaki çalışmamıza lise son sınıftayken babamın bana Fransızca öğretmeye başlamasıyla Türkçe okumanın yanına Fransızca okumaları da eklenmiş oldu. Velhasıl ben, Cemil Meriç’in gözlerinin yerine geçtiğim için, onun okuduğu şeyleri ona okuduğum için önce anlamadan, sonra biraz anlayarak ve nihayet doğrudan doğruya anlayarak okuyan bir ses oldum.
Bu tabii ki babamın düşünce dünyasını yönlendiren isimlerin ve kitapların ister istemez benim de zihin dünyama dâhil olması sonucunu getirdi. Mesela eserlerinden Hind Edebiyatı’nda fazla bir katkım yoktur, İzzet Tanju’yla yapmıştır onu ama Saint-Simon‘un hemen hemen baştan sona -ben de o sırada sosyoloji talebesi olduğum için- sekretaryası bana aittir. Bu şekilde Cemil Meriç’in eserlerinin yazılması için harcadığı emeğin göz ve el kısmı büyük ölçüde, sadece bana asla değil ama büyük ölçüde bana bağlı olduğu için Cemil Meriç’in düşüncesini oluşturan düşünceler benim de düşünce dünyamı oluşturmuştur. Yani fikri alanda, düşünce dünyasında babamla paralel bir yürüyüşümüz oldu. Daha sonra benim sosyolojide asistan olduğum dönemde benim ilgi duyduğum konuların bir kısmına babam ilgi duydu. Mesela ben Gurvitch üzerine çalışırken babam ona ilgi duymadı, fakat daha sonra doktora tezimi yaparken Cevdet Paşa’nın tarihinden bazı yerleri kendisiyle beraber okuduk.
Şimdi bu demektir ki bizim düşünce dünyamız birbirinden ayrılamayan bir saç örgüsü gibidir. Yani gözleri görmeyen bir babanın evladı olarak onun vefatına kadar ona kitap okumuş olduğum için kendi düşünce dünyam kısmen onun dışında gelişmiştir, ama ana aks babamın aksıdır, iskeletini babam oluşturur.
Mana dünyasına gelince bundan değerler dünyamı anlıyorum. Orada benim dini kimliğimin oluşmasında bizi tamamen özgür bırakan annemin ve babamın dahli vardır demek zor, çok az dahli vardır. Yani mesela annemi ben başını örtüp Yasin suresini okurken hatırlıyorum ama benim dini karakterimin oluşumunda doğrudan doğruya evimin dışındaki bir muhteşem insanın, Muzaffer Ozak Efendi’nin, Sahaflar 7 Numara’nın doğrudan doğruya etkisi vardır. Efendi’nin kitaplarını okumam, sohbetini dinlemem, arkasında cemaat olarak namaz kılmam ya da Beyazıt Camii’nde Ramazan boyu mukabele dinlememiz benim Muzaffer Efendi’den süzülen ve yine genetik havuzumda mevcut olan dindar kimliğimin yani dünyaya bakışımın yönünü belirleyen şahsiyet olmuştur. Bu bakımdan benim dindar kimliğimin babamın kimliğine de tesir ettiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla yani düşüncede belki babam benim bel kemiğim oldu ama dindar kimliğimizde, değerler dünyamızda da benim de babam üzerinde belli bir etkimin olduğunu düşünebiliriz.
S: İki kardeşsiniz, siz ve ağabeyiniz merhum Mahmut Ali Meriç. Babalar kızına düşkün diye bilinir. Hanginize ilgisi daha öndeydi, böyle bir şey hissettiniz mi?
İki kardeşiz, evet. Abim iki sene kadar önce rahmetli oldu. Babamın ses çıkaran, ne diyelim, iki uzva ve iki göze ihtiyacı vardı. Bu ihtiyacı ben karşıladığım ölçüde, büyük ölçüde abime fazla iş düşmezdi. O daha çok kendi dünyasında büyüdü. Elbette ki hangimize ilgisi daha öndeydi onu söyleyemem ama şöyle bir cümlesi vardır: ‘Oğlum kızım olmalıydı, kızım oğlum olmalıydı’ derdi. Bir de seneler sonra ben asistan olduktan sonra abime yazdığım mektuplarda bunu zikretmişim. Babam demiş ki, yani bundan 30 sene önce birisi bana sizin gibi iki evladım olacağını söyleseydi, sevincimden herhalde tecennün ederdim demiş. Ben de onu abime yazmışım. Bir de tabii abim 1969’dan 1975’e kadar Fransa’daydı. 6 yıl uzaktaydı, yaz aylarında gelirdi ama az kalırdı. Dolayısıyla annem ve babamla daha çok ben yaşadım, onlarla bütün bir hayatı ben paylaştım. Babamın hastalık döneminde yani önce kitaplarını okuyan ve yazan, ondan sonra kitapları üzerinde beraber çalışan bir sekreter olarak varlığımda, ondan sonra yazı arkadaşlığımda daima fikirlerimi dikkate alırdı ve çok defa kabul ederdi. Ve sonuç olarak hasta bakıcılığını da yaptım babacığımın, 3 seneye yakın ağır hasta, felçli olarak yattı. Konuşmamın başında söylediğim gibi çok yoğun bir baba-kız ilişkisiydi bizimkisi. Ve bir gün ben hasta yatağındayken ve son demlerindeyken kendisine sordum “Babacığım benden razı mısınız?” diye. O zaman ahirete belki de en büyük şeref madalyam olarak götüreceğim şu cümleyi söyledi: “Eğer dünya kuruldu kurulalı bir baba evladından razı ise o baba benim” dedi.
S: Hayatı, karşınıza çıkan işaretler üzerinden anlamlandırmayı seven bir yaklaşımınızın olduğunu biliyoruz. Bu çerçevede, öncelikle kişisel hayatınızda anne ve baba olarak; ardından Türkiye’nin düşünce dünyası bağlamında Fevziye Meriç ve Cemil Meriç’i nasıl konumlandırır ve anlamlandırırsınız?
Anne ve babamın evliliği sıra dışı bir evlilikti. Annem, babamdan on bir yaş büyüktü. Bu yönüyle Hz. Hatice ile Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) evliliğini hatırlatan bir tarafı vardır. Annemin kemâli ile babamın şahsiyeti bir araya gelince karşımıza çok olumlu bir sonuç çıkmış; zira annem, babamın her reaksiyonunu fevkalade bir toleransla karşılar, babamı hiç öfkelendirmeden zaman bir müddet geçtikten sonra ona hayatının bir hatasını yapmakta olduğunu tatlı bir dille anlatır ve sonunda babam da annemden özür dilerdi.
Karşıma çıkan işaretler üzerinden anlamlandırmayı sevdiğim doğrudur ama bunu annem ve babam üzerinden yorumlayamam; her hâlde annem örnek bir şahsiyettir. “Her büyük adamın arkasında bir kadın vardır.” Sözünün en müşahhas örneğidir. Annem gerçekten de babamı önce keşfeden, yani henüz bir yüksekokul talebesi iken babamın zekâsını keşfeden bir öğretmendir. Zaten çok akıllı bir talibin karşısında olduğunu anlamış ve babamla evlenmeyi kabul edip vefat edene kadar bu ilişkisini büyük bir ferasetle sürdürmüştür.
S: Cemil Meriç’in bir günü nasıl geçerdi? Çalışmak okumak yazmak ve dinlemek için tercih ettiği yer zaman ve ortam var mıydı?
Aslında ben bunları Babam Cemil Meriç adlı kitapta yazdım ama kısaca tekrarlayayım. Evet, babamın tercih ettiği yer, zaman ve ortam var mıydı?
Babam çalışmak, okumak ve yazmak için yaşardı. Sabah kahvaltıdan sonra annem kahvesini getirdiği andan itibaren okumalar başlardı. İlginç bir şekilde sabah 10.00–10.30 arası “Arkası Yarın” vardı; oraya gelince dururduk, piyes biter, biz tekrar çalışmaya başlardık. Bu çalışma öğle yemeğine kadar sürerdi. Aşağı yukarı saat 13.00 ile 14.00–14.30 arasında yemek ve bir kaylûle zamanı olurdu; özellikle yaz aylarında. Ondan sonra tekrar çalışmaya başlardık.
Akşam da artık saat 18.00–18.30 olduğunda çalışmaya ara verirdik ve çok defa babamla beraber alışveriş yapmak için çarşıya, yukarıya, Göztepe tarafına yürürdük. Evimiz aşağıdaydı, denize yakındı. Alışverişimizi yapar, tekrar sohbet ede ede dönerdik. Bazı akşamlar da bu yürüyüşler mesela Kemal Tahir’in evine ya da Necip Fazıl’ın evine ya da Fındıkoğlu’nun ya da Kubalı’nın evine olurdu.
Yani günümüzün hemen hemen tamamı, yedi günü yirmi dört saati olmasa da, varsayıyorum günümüzün on iki saati çalışmak, okumak ve yazmakla geçerdi.
5. Kendi özünü gürleştirmeyi başarabilmiş bir entelektüel olarak Cemil Meriç Türk toplumunun özgüven kazanmasında nasıl bir rol oynamıştır?
Bu önemli bir soru. Cemil Meriç’in kitaplarının başlıklarından bir cümle bile kurulabilir. “Bu Ülke” diyor Cemil Meriç; “Umrandan uygarlığa göç etme çabası içinde kalmıştır. Belirli bir kültürlenmeden sonra aslında dünyevî olan kültürden; hem dünyevî ve hem uhrevî olan irfana doğru yol almıştır.”
Yani Cemil Meriç’te umran ve irfan kelimeleri adeta neon ışıklarıyla yazılacak kadar önemli kavramlardır. Cemil Meriç tabii ki dünyaya açılan bir mütefekkirdir. Boş bıraktığı yerler vardır; mesela Çin ile meşgul olmamıştır. Hatta Endülüs’le de yeterince meşgul olmamıştır. İbn Haldun parantezi bir yana… Ama ülke insanının dikkatini evvela tarihine çekmiştir.
“Sen bir az gelişmişsin.” sözünü adeta alaya alarak toplumsal hafızamızı yeniden kazanmamız yolunda mürekkep harcamıştır. Bunun yanı sıra dünyaya açılmıştır. Bir Rus edebiyatıyla, bir İngiliz ya da Alman düşüncesiyle, Fransa ile; Amerika’ya fazla gitmez ama Amerika’nın annesi olan İngiltere ile kuvvetli bir muhabbeti vardır. Fakat bir de Hint edebiyatına gitmiştir.
Batılılaşmak sloganıyla yeni nesiller yetiştirilirken Cemil Meriç, “Doğu ile Batı insan beyninin iki yarım küresidir.” diyerek bir tür kültür istilası altında kalan Asya’nın da Avrupa’nın fikir dünyasından hiç de geri kalmamış olduğunu ortaya koymuştur.
Bu, kendisini merkez alarak çevrede dolaşmak demektir. Cemil Meriç’e hem yerel ve millî bir karakter kazandırır hem de evrensel bir karakter kazandırır. Yani Cemil Meriç’in Türk toplumuna söyleyecekleri tabii ki esastır; ama onun üzerinde düşündüğü, fikir ürettiği bütün ülkeler için de düşünceleri kıymet arz etmektedir.
S: Cemil Meriç ‘in beslenme kaynakları nelerdir ve başucu kitapları hakkında bilgi verebilir misiniz? Sizce onu çağdaşlarından ayıran en temel fark nedir?
Tabii ki Cemil Meriç’in beslenme kaynaklarının neler olabileceğini eserlerinden tahmin etmek zor değildir. Ancak babamın ve abimin vefatından sonra dijitalleştirmiş olduğum arşivinden 6840 dosyalık bir tereke çıktı karşımıza. Bilhassa anneme yazdığı mektuplar… Gözlerinin gördüğü dönemde kaleme aldığı yazılar… Fevziye’ye Mektuplar’ı da bu dijitalleştirilmiş evraktan çıkmıştır.
Bu evrakta daha pek çok malzeme bulunmaktadır. O dosyalar bütünüyle değerlendirilmeden Cemil Meriç’in bütün beslenme kaynakları hakkında kesin bir hüküm vermek mümkün değildir.
“Başucu kitapları nelerdir?” diye sorulacak olursa, Cemil Meriç’in başucu kitapları üzerinde çalıştığı konuya göre daima değişmiştir. Tek bir kitaba bağlı kalması söz konusu değildir. On bir bin ciltlik kütüphanesinin tamamı onun başucu kitabı sayılabilir.
Will Durant’I çok sever, Edgar Quinet’yi çok sever. Türkiye’de henüz ismi fazla duyulmamış pek çok büyük Batılı mütefekkir de onun muhabbet halkasına dâhildir. Onu çağdaşlarından ayıran en mühim husus, laik bir Fransız eğitimi almış olması ve hocalarla bir arada kendini yetiştirmiş bulunmasıdır; çünkü o, Cumhuriyet inkılabının yapılmamış olduğu bir yerde ve doğrudan doğruya Osmanlı irfanının asli unsurları olan insanlar tarafından yetiştirilmiştir.
Lise yıllarında Refik Halit’i büyük bir ciddiyetle okur; Rıza Tevfik’le mektuplaşır. Daha gençlik çağında dahi fikir dünyasının sınırlarını zorlayan bir meraka sahiptir.
Onu çağdaşlarından ayıran en temel fark ise her şeyden önce aile, hafıza ve yetiştiği çevredir. Hepsinin ötesinde çok özel bir donanımla dünyaya gelmiş olmasıdır; çok kuvvetli bir hafızaya sahip oluşudur, çok ciddi ve çalışkan bir insan olmasıdır.
S: Evinizin kültürel bir merkez işlevi kazanması, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan ev sohbeti geleneği içinde İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ı çağrıştıran bir süreklilik olarak değerlendirilebilir mi?
Evet, evimiz bir kültür ve irfan ocağıydı. Buraya çok kabiliyetli üniversiteliler kuşak kuşak geldiler. Önce babamın seçtiği talebeler vardı; bunlar üniversitedendi ve sonuna kadar babama sadık kaldılar. Hepsi profesör oldu: Berke Vardar, Server Tanilli, Bülent Tahiroğlu; akademik kariyerde değil ama İzzet Tanju da babamın ilk kuşak talebelerindendir. Kendilerini babam davet etmiştir evimize.
Sonra babamı okuyarak evimize gelen ikinci bir kuşak vardır. Ve tabii bunların tamamen ötesinde, babamın fikir dünyasının muhatabı olan büyük zekâlar vardı: Kerim Sadi gibi, Kemal Tahir gibi, Ayhan Songar gibi düşünce zirvelerinin yanında, daha eski yıllardan şairler de gelirdi; İskender Fikret Akdora, Salih Zeki gibi. Daha sonra ise çok yakın dostu olan Celâl Sılay’ın adını anmadan geçemeyiz.
Üniversite öğrencileri, akademisyenler ve büyük yazarlar bu evde buluşurdu. Babamın kendisine en yakın bulduğu, en çok beğendiği isim ise Kemal Tahir idi.
S: Babanızın talebelerinden, misafirlerinden bahsedebilir misiniz? En çok kimi, kimleri beğenirdi mesela?
En çok Kemal Tahir’i beğenirdi. Kendisine en yakın bulduğu insan o idi.
S: Cemil Meriç’in dergiciliğe ve dergilere bakışı genel olarak nasıldı? Kendisi de Avrasya adında bir dergi çıkarmak istemiş fakat bu isteğini hayata geçirememişti. Bu dergi, Cemil Meriç’in düşünsel dünyasında nasıl bir konumda yer almaktaydı ve bu hayali neden yarım kaldı?
Babam dergilere çok önem verirdi. Mesela evimizde Said Halim Paşa’dan gelen ve Fransa’da çıkmış olan Revue de métaphysique et de morale yani Metafizik ve Moral dergisi ve yine 1896 tarihli Ribot isimli zatın çıkardığı Revue philosophique yani Felsefe dergisi ya da 1896’da Durkheim’ın çıkardığı Sosyoloji Yıllığı bulunurdu. Bu dergi meselesi benim hayatımda da devam etmiştir. Ben de çok dergi meraklısıyımdır ve Edebiyat Fakültesi kitaplığının özel bir bölümünde her ay gelen dergileri ciddiyetle takip eder ve böylece dahil olduğum disiplinin tarihi kadar güncel gelişmelerini de takip ederdim. Hatta abime yazdığım mektuplardan da anlaşılacağı üzere Paris’ten mesela İnsan ve Toplum diye bir dergiyi böyle naylon torbalara koyarak getirmiştim. Öyle ki torbalar uçaktan inerken patlayınca dergiler benden önce İstanbul’a kavuşmuş oldu. Babam, “Dergiler hür tefekkürün kalesidir” derdi, biliyorsunuz. O yüzden çıkan dergileri de takip ederdi. Fransa’da çıkan edebiyat ve fikir dergilerini de takip ederdi, bunlar da evimize gelirdi. Türkiye’de çıkan dergileri de takip ederdi. Yön, Akit, Kim vs. Hani o dönemde hangi dergiler varsa hepsi onun dikkatinin ışığıyla aydınlanırdı. Bu canlılık tabi onun eserlerine de yansıyordu. Avrasya dergisinin çıkmamasının nedenine gelince; Işık Lisesi’nden talebesi olan Prof. Berke Vardar o sırada asistan olup doktora çalışmalarına başlayacaktı. Babam da henüz gözlerini yeni kaybetmişti. Hatırlıyorum, küçük sarı zarflarda babamın yarım dosya kâğıdına alınmış Avrasya dergisinde yayınlanmak üzere tasnif edilmiş olan yüzlerce notu var. Ama Berke abi doktora çalışmaları dolayısıyla babamdan müsaade isteyip çekildi. Bu dergi yarım kaldı ama bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin bir koluyla Amerika’ya bir koluyla Asya’ya bir koluyla Rusya’ya uzanmış olan ve jeopolitik konumun bir tezahürü olan ilişkiler bütününü düşündüğümüz zaman aslında Türkiye’nin bugünkü politikası için üretilmiş bir Avrasya gönül politikasıdır diyebiliriz.
