Münzevi Bir Entelektüel: Cemil Meriç

Osmanlıyı iyi analiz eden bir sosyolog, milli ve manevi değerleri doğru anlayan iyi bir düşünür ve bilim adamıdır. Meriç, ülkemizde yeterince tanınmamış bir aydındır. Bugüne kadar biyografisi ve eserleri üzerine yapılan çalışmalar ancak “mukaddime” sayılabilir. Geniş ufku, fikirleri ve düşünce fayları üzerinde daha derinlikleri çalışmaları hak ediyor. Yaşadığı sürece ırk, dil, din ayrımı yapmadan -bu bakış Osmanlıdan ödünçlemedir- entelektüel bir birikimle hayata bakan Meriç, bizlere ciddi bir miras bırakmıştır.

Salih Uçak

Prof. Dr., Gürcistan Üni., T. C. Tiflis Büyükelçiliği

 “Bu ülke, kendini inkâr edenlerin değil;

kendini arayanların ülkesidir.”

Cemil Meriç

Modern çağ insana kronolojiyi öğretti; fakat insanı, insanın hakikatini öğretmedi.

Zamanı yirmi dört saate ayıran modern anlayış, insanın ruh ve bedenden teşekkül ettiğini; beden kadar ruha, hisse ve iç dünyaya özen gösterilmesi gerektiğini kavrayamadı. Belki de bunu bilinçli yaptı. İnsanı duygudan, vicdan ve merhametten yoksun bırakmak kimilerinin işine geldi.  Çağ, insanı “beşer” basamağında görmeyi bir nas olarak dayattı.  Bu dayatma, kapital ve emperyal amaçlar için vazgeçilmez bir öncelik haline geldi.

Modern zihniyet, insanı anlamaya çabalarken tıbbî ve biyolojik manada yüzlerce parçaya böldü. Onu ölçtü, tarttı, teşhis ve tedavi etti belki. Hücrelerine, genlerine, sinir ağlarına kadar nüfuz etti. İnsanı karmaşık bir organizma, bir veri kümesi, bir işlevler bütünü olarak görmeyi yeğledi. Kalbin atışını grafiklere döktü, beynin kıvrımlarını haritalandırdı; “dahiliye”yi hariciye kadar görünür kıldı. Fakat bütün bu terakki, insanın içindeki “gönül”e “vicdan”a ulaşmayı “akıl edemedi.” Hiçbir kalp grafisi yahut hiçbir epikriz gerçekte insanın kim olduğunu gösteremedi. İnsanın hangi “sahici kriz”e maruz kaldığını raporlayamadı, raporlayamayacak!

Çünkü insan, geçmiş ve gelecek arasında savrulurken kendi öz varlığını kuran, anlam arayışı hiç bitmeyen, kendini yeniden keşfederken sürekli çözen -hatta bozan- paradoksal bir varlıktır. İnsan, kendini anlamaya ve aramaya çalışan tek varlıktır. Bu bakımdan gizemi, sırrı ve varlığı; tıbbî cihazlara asla sığmayacaktır! Bunu anlamadılar yahut anlamak istemediler…

İnsanı bütüncül bir bakış açısıyla irdeleyen Cemil Meriç, Kırk Ambar’da “insanı anlamak, dünyayı anlamaktır” der. Bu ifade, Meriç’in insana dair derin düşüncesini ortaya koyma bakımından mühimdir.  Ona göre “bir insanı tanımak için düşüncelerini, acılarını, heyecanlarını bilmemiz lazım. Hayatın maddi olayları ile ancak kronoloji yapılabilir. Kronoloji ise aptalların tarihidir.” (Meriç, 2022).

Düşünmeyi “sahici bir eylem” olarak seçen Meriç, memleketin yetiştirdiği ender entelektüellerden birdir. Osmanlıyı iyi analiz eden bir sosyolog, milli ve manevi değerleri doğru anlayan iyi bir düşünür ve bilim adamıdır. Meriç, ülkemizde yeterince tanınmamış bir aydındır. Bugüne kadar biyografisi ve eserleri üzerine yapılan çalışmalar ancak “mukaddime” sayılabilir. Geniş ufku, fikirleri ve düşünce fayları üzerinde daha derinlikleri çalışmaları hak ediyor. Yaşadığı sürece ırk, dil, din ayrımı yapmadan -bu bakış Osmanlıdan ödünçlemedir- entelektüel bir birikimle hayata bakan Meriç, bizlere ciddi bir miras bırakmıştır.

Çağı, “bir cinnet ve cinayet çağı” olarak tanımlayan Meriç, “hazzın kölesi olan ruhların, akla düşman kesildiğini” (Meriç, 2008) söyler.  Son zamanlarda etrafa saçılan Epstein belgeleri, modern çağın haz anlayışını ibretlik bir biçimde ortaya koymaktadır. Haz, ahlaki sınırlardan koparıldığında yalnızca arzu değil, tahakküm de üretir. Öyle ki bir zaaf olarak kullanıldığında dünyanın bütün iktidarlarını tahakküm altına alma imkanına sahip olur. Epstein belgeleri, hazzın kölesi olmuş insanların karanlık güç odaklar tarafından nasıl kullanılabildiğini gözler önüne sermektedir. İradeleri felce uğratılan haz köleleri, bu güç odakları için artık birer kukladır. Bütün bu ifşalar olmasa bu “kukla oyunu”nu sahici sananlar olacaktı belki. Gerçi “kalpleri, gözleri ve kulakları mühürlü olanlar” hakikati asla göremez! Hazzın kölesi olan ruhlar, hakikati görmemek için akla düşman kesilmeye devam ediyor… Gazze başta olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinde devam eden vahşetler, çağın ‘bir cinnet ve cinayet çağı’ olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda teşhisleri mükemmel derecede isabetlidir Meriç’in. “Başka medeniyetlerin çocukları bizi aydınlatamaz” (Meriç, 2004) dediğinde aslında Batı medeniyetini ve düşüncesini ne kadar iyi analiz ettiğini anlatıyordu. “Işık Doğudan Gelir” sadece bir klişe değil, bir hakikatin de işaretidir. 

Meriç, “kalpleri, gözleri ve kulakları mühürlü olanlar” arasında yaşamaktan bedbaht olunca kitaba sığınmış, kitaplardan kendine yeni bir habitat kurmuştur: “Kitap bir limandı benim için. Kitaplarda yaşadım. Ve kitaplardaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim.” (Meriç, 2004). ‘Bir gün konuşmak zorunda kalırsam, susarak söylediklerimi söyleyeceğim’ diyen Meriç, çığlık çığlığa “zor zamanda konuşma” dersi veriyordu aslında. Mevlânâ’nın bu durumlar için söylediği “ne söylersen söyle, söylediğin, karşındakinin anladığı kadardır” vecizesi, sadece Meriç için değil; hepimiz için korunaklı bir sığınaktır. Zira, sadece Meriç’in yaşadığı dönemde değil, hemen her dönemde düşüncenin buhran yılları söz konusudur. Hakikatin “para etmediği” her yer ve her dönem ‘hassas ruhlar” için bedbahtlıktır.

Kendini bilmek, kendi hakikatinin farkında olmak büyük bir keşiftir. Meriç, önyargıların ve yalanların köleliğinden kurtulmanın tek reçetesi olarak irfanı öne çıkarır. İrfan, keşif için ön koşuldur: “İrfan kendini tanımakla başlar. Kendini tanımak, önyargıların köleliğinden kurtulmaktır” (Meriç, 2017). Meriç, çağımızda ‘gerçekten dürüst kalabilen, kendi kalabilen, menfaatlerin dışına çıkabilen insan sayısının parmakla gösterilecek kadar az’ olduğunu söyler. Kültürünü kaybeden ve irfan sahibi olmayan insanın kendi kalabilmesi zaten mümkün değildir. Bilgiyle irfanı karıştıranların kendi hakikatlerini keşfetme olasılığı yoktur. Zira keşif ve irfan, birbiriyle sıkı sıkıya bağlıdır.  Bilgi sahibi olup maruf olmayanlar çağa, çağın getirdiği ifsada -hazza- yenilmeye mahkumdur.  Kendimizi tanımadığımızı söyleyen Meriç, ‘tarihimizin mührü çözülmemiş bir masal hazinesi olarak karşımızda durduğunu, gerçekte ne Batı’yı, ne Doğu’yu tanıdığımızı’  (Meriç, 2017) acı bir biçimde haykırır.

“Sözle yazıyla kazanılmayacak savaşın” olmadığını ifade eden Meriç, bizi daima kitaba çağırır. “Karanlıkları devirmek ve aydınlık bir çağın kapılarını açmak için en mükemmel silah kalem”dir. Bugün kendimizden, köklerimizden, atalarımızın bize miras bıraktıklarından uzak kaldıysak, her vâdide şaşkın şaşkın dolaşıyorsak, teksebebi “kitapsız” kalmaktır. İnsan, kendi mağarasındaki gölgelerle yetinerek hakikati keşfedemez. Bilmeyiz ki emperyal düşüncenin gösterdikleri ile de ancak cehaletimiz artar. “Kalem’e ve (yazanların) onunla yazdıklarına andolsun kiayetinin künhüne varmak, herkese nasip olmaz. Kalemin gücüne inanan Meriç, kurduğu habitatta kalem işçiliği yapmış, namuslu bir bilim insanı olarak hakikatin kapısını aralamaya çalışmıştır. Yazdıkları bizler için bir meşale, yolumuzu doğru tayin etmemiz için birer kılavuzdur.

Cemil Meriç, sosyo politik açıdan ülkenin en çalkantılı dönemlerine şahitlik etmiştir. İçinde bulunulan ahval itibarıyla “mahzun ve muzdariptir.” Meriç, ‘idrakimize giydirilen deli gömleklerinin’ yani “izmlerin” bizi her açıdan perişan ettiğini söyler. Ülke, sağ – sol ve askerî darbelerden çok çekmiştir. Bir duruş sahibi olan Meriç, böyle bir ortamda ne yazık ki tam olarak anlaşılamamıştır. Bilgece tavrı, vicdanî sorumluluğu onu apayrı bir konuma taşımıştır. Meriç de “her büyük adamın yaşamak zorunda olduğu kaderi yaşamış ve içinde yaşadığı cemiyetin üvey evladı” olmuştur. Bu trajik olgu, onun ‘münzevi entelektüel kimliğine’ katkı sunmuş, meselelere daha geniş perspektiften bakmasına imkân sağlamıştır. Meriç, daima bir aydın inisiyatifiyle olaylara bakmıştır. Sığ, palyatif ve popüler çıkışlar ona göre değildir. Analitik bir bakışla olup biteni irdelemeyi, doğal disiplin haline getirmiştir.

Söze, sözün güzelliğine inanmış bir entelektüel olarak Meriç, her cümleyi hassas terazilerde ölçerek söylemiştir. Dili, bir kuyumcu titizliğiyle işler eserlerinde. İfadenin zenginliği, duruluğu ve anlamı onun için oldukça mühimdir. Bu nedenledir ki “kamus namustur” Meriç için. “Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır” (Meriç, 2004).

Vicdanın sesini yükselten Meriç, gerçek bir aydının nasıl olmasını gerektiğini yaşayarak ve yazarak göstermiştir. Hakikatlere, yaşanan acılara gözünü kulağını kapatan kimi sözde aydınlara -aydın çevrelerine- müthiş bir reddiye örneği olan şu cümlesi hepimizin vicdanına asılması gereken bir serlevha olmadır: “Yemin ederim ki, dünyanın bütün toprakları bir tek insanın kanını akıtmaya değmez!”

Meriç’i büyük yapan ender özelliklerden biri de geçmişle bağını asla koparmamış olmasıdır. Dünü, bugünü ve yarını aynı bütünlük içinde okumaya çalışır. Yeni neslin “imansız ve idealsiz” olduğu söyleyerek sorumluluğumuzu yüzümüze vurur.

İnsani ve vicdani meselelerde tarafını daima hakikatten yana seçmiştir. “Ötekiler ve bizimkiler” gibi bir ayrım yapmadan salt hakikatten yana olmuştur. Meriç, temel meselelerde “tarafsızlığı namussuzluk” olarak addeder ve şu veciz ifadeyle bize ders verir: “Taraf tutmayan insan, şahsiyeti felce uğramış insandır. Ben tarafım, hakikatin tarafıyım!”.

Kaynakça

Meriç, C. (2004). Bu Ülke. İstanbul: İletişim Yay.

Meriç, C. (2008). Işık Doğudan Gelir. İstanbul: İletişim Yay.

Meriç, C. (2017). Kültürden İrfana. İstanbul : İletişim Yay.

Meriç, C. (2022). Kırk Ambar I-II. İstanbul: İletişim Yay.