Doğuya dönüş hikâyesi ve güzergâhı, tam da kendisine yakışır bir gizem taşır. Yüzünü doğuya çevirmesini sağlayan, o yönden sızan huzmeler miydi acaba? Yoksa garptaki tecessüsünün kulağına fısıldadığı bazı istişraki veriler mi? Bu soruların önemi yok, çünkü o pergelinin sabit ucunu vicdanına batırmış bir fikir gezgini. Derdi hakikat. Hür düşünce râhında yürürken yönlerin ve mesafelerin ne önemi olabilirdi ki onun için? Lakin aidiyet olarak hiçbir zaman ‘bu ülke’li kalmayı ihmal etmedi.
Kemal Mansur

Cemil Meriç, düz cümlelerle anlatılabilecek bir adam değildir. Zira stabil, sıradan ve elindeki kelimelerle iktifa eden bir düşünce esnafı olmadı asla. Kendine kılavuz eylediği delişmen bir tecessüsün peşinde seğirtti durdu şark ile garbın anlam koridorlarında. Suallerinin yükünü taşıdı omuzlarında bir ömür. Kimi zaman acımasız kimi zaman ironik, çok keresinde ise saf bir çocuk siluetinde sualler…
Hayatın kasvetli gerçeklerinden kitapların müşfik yurduna daha çocukluk yıllarında hicret etmişti. Kitapların dünyasında da bir göçebe gibiydi zâhir. Tanıştığı her kelime yekdiğerine savurdu onu. Dertleşti onlarla kimi zaman, çoğu zaman da kavga etti. An geldi bir baba şefkatiyle nasihat etti kelimelere, an geldi bir cerrah titizliğiyle ameliyat masasına yatırdı onları, an geldi dizginsiz bir öfkeyle kovdu hayatından.
Kitaplar batıya götürdü onu ilkin. Fransızca yordamıyla batı düşünce ve edebiyatının derununda dolaştı bir vakit. Her bir metin yeni bir pencere açtı ve abide isimlerle tanıştırdı onu. Her birini heyecanla tanımaya çalıştı ve kendine has usulüyle tasnif ve tavsif etti. Konuşuverdi onlarla, hayranlık duydu çok kere, bazen öfkelendi birilerine ama tamamına şefkatle yaklaştığı anlaşılıyor kelimelerinden. Her biri yâreni olmuştu, bazen birini hayranlıkla temaşa ettiğine bazen birinin başını şefkatle okşadığına şahitlik ediyorsunuz kitaplarında.
Doğuya dönüş hikâyesi ve güzergâhı, tam da kendisine yakışır bir gizem taşır. Yüzünü doğuya çevirmesini sağlayan, o yönden sızan huzmeler miydi acaba? Yoksa garptaki tecessüsünün kulağına fısıldadığı bazı istişraki veriler mi? Bu soruların önemi yok, çünkü o pergelinin sabit ucunu vicdanına batırmış bir fikir gezgini. Derdi hakikat. Hür düşünce râhında yürürken yönlerin ve mesafelerin ne önemi olabilirdi ki onun için? Lakin aidiyet olarak hiçbir zaman ‘Bu ülke’li kalmayı ihmal etmedi…
Müthiş bir tenkit kabiliyeti, usulü ve ahlakı… Kimi zaman şirazesi kaçsa da hep vicdan volkanından püsküren, kimi zaman hikmet pınarlarından süzülerek gelen ama her defasında müthiş bir emek meyvesi olarak soframızda yer arayan tenkitler. Tırnaklarla kazılarak ulaşılan ve hâb-ı adem içre tarihin dışına taşınan kardeşlere acilen ulaştırılması gereken alarm zili mesabesinde tenkitler. Tenkitlerin mihverinde tohum mesabesinde bir duygu: Öfke kaplamalı şefkat. Kimseye iltimas yok. Doğudan da batıdan da lafını esirgemedi.
Zikzaklarının, gelgitlerinin çok olmasını bir nakısa olarak mı not etmeliyiz? Kanaatimce tam aksi. Tarihimize örnek bir münevver iştihası/tecessüsü/tatminsizliği olarak kaydetmeliyiz tavrını. Hatta Cemil Meriç’i bu hasletleriyle öne çıkarmalı ve müstakbel münevverlerimize bir numune-i imtisal olarak sunmalıyız. ‘Bu ülke’yi kuran kafanın ne denli sıkı bir okuma/arama arka planı olduğunu tebellür ettirmeliyiz. Bunun için de üstadın yaptığına paralel bir ciddiyetle iş tutmalıyız. Kuru övgüler kuruntudan öte bir işe yaramıyor maalesef.
Tercümeleriyle kültür hayatımıza kattıkları kadar tercümedeki kılı kırk yaran rikkati ve düştüğü dipnotlar da eşsizdir. Tercüme ameliyesine bir biçimde bulaşmış birisi olarak bu alanın çok hafife alındığını ve bundan dolayı eksiz-yanlış birçok şeyin dolaşıma girdiğini görüyorum. Özellikle kültürel alandaki tercümelerin çok daha hassasiyetle yapılması beklenir ama yayın dünyasının tecimsel rekabetinden tutun da birçok ‘az pişmiş’in bu işe soyunması ve dahi tercüme tenkit geleneğinin memleketimizde yerleşmemiş olmasından dolayı istenilen seviyede durmuyoruz. Cemil Meriç bu anlamda da dikkatle incelenerek örnekleştirilmelidir.
Onu kitaplarından önce ağızdan ağıza dolaşan aforizmalarıyla tanıdım. Lise talebesiyken Sanayi Mahallesi’nde İslami mücadelenin her yelpazesinden insanın buluşma noktası olan Sohbet Çay Salonu’nda abilerimizin lirik söylevlerinin vazgeçilmez unsurlarındandı üstadın vurucu cümleleri. “Kâmusa uzanan el namusa uzanmıştır…” Büyük bir gurur ve özgüvenle ama mahiyetinden bi-haber tekrar eder dururduk onun cümlelerini. Beş altı cümleyi geçmezdi lakin bize fazlasıyla yeterdi! Birçok abidevi isme yaptığımız gibi ona da kendi dünyamızın ‘genişliği’ içerisinde hayat hakkı tanırdık…
Okuma serüvenim geliştikçe o ‘süslü’ ifadelerin ardında nasıl ‘trajik’ bir hikâyenin yattığına tanık olmaya başladım. Nasıl bir yalnızlık, nasıl bir cehd, nasıl bir tecessüs, nasıl bir karanlık, nasıl bir kararlılık. Erken yaşta fikir çilesi çekmeye başlayan bir adamın erken ödemeye başladığı bedeller. Hapisler, dışlanmalar, yoksunluklar… Okudukça onu daha çok sevdim. Okudukça memleket adına utandım. Memlekete çöreklenen mustağriplerin hiçbir özgün çabayı, sıradanlığı aşma gayretini cezasız bırakmayacağını, onun hayat hikâyesi üzerinden bir daha teyit etmiş oldum.
Okumak, onun hayatının tek rengiydi adeta. Mustarip olduğu göz rahatsızlığına rağmen delice okumaya devam etti. Pervaneler gibi döndü kitapların etrafında gözlerindeki son şuayı kaybedinceye dek. Dünyanın rengi karanlığa döndüğünde dahi onun hayatının rengi değişmemişti adeta. Yardım alarak okumaya, hatta delice okumaya devam etti. Gözlerini kaybetmenin trajedisi katlanılması güç elemlere ve ağır sınanmalara maruz bıraktı onu. İntiharı düşünecek derecede ağır yaşanan bu vetireyi kitaplara tutunarak aştı. Kitaplar onun ışığıydı çünkü. Gençlerimizin bu hikâyeye detaylı biçimde muttali olmaları çok önemli. Fikir üretiminin nasıl bir aşkı ve çabayı gerektirdiği görmeliler.
Batıya vukufiyeti ölçüsünde doğuyu biliyor muydu sorusu, benim için cevabı muğlak bir soru. Üstad hakkında zihinde böyle bir istifhamın belirmesi, çok büyük ihtimalle soruyu üreten birikimin kifayetsizliğinden kaynaklanıyor ama onunla ilgili kaleme alınan bir yazıda onun sarahatiyle sansürsüz konuşmak icap ederdi. Metinlerinde tenkitlerinin sarahatinde çözüm önerilerini sezemeyişim benim halletmem gereken bir müşkül belli ki.
İzmlere mesafeli duruşu, insan zihnini belli bir format üzere dondurmaları ve encamında düşünce adı altında insanı köleleştirme mekanizmaları olduklarını fark etmesindendir. O, fikir âleminin Evliya Çelebi’sidir zira. Hiçbir yere sabitleyemezsiniz onu. Garptan şarka dolarak gâh hayran kalacak gâh savaşacaktır. Babanın batıya giden ama orada kaybolmayan çocuğudur o.
Haddimi biraz daha zorlayarak şunu söyleyebilirim: Meriç’in batıya dair tecessüsü bir oksidentalizmdir. Bu anlamda onun satırları arasında gezinirken batıya dair verilerin bir doğulunun prizmasından özgün bir şekilde süzülerek önümüze aktığını hissederiz. Batılı metinler arasında seyr-ü sefer eyleyen bir aydının önümüze koyduğu ürünlerin özgün olduğunu ifade etmek bir paradokstur ki, sadra şifa çözüme bu yoldan ulaşabiliriz. Avrupa tarihine dair her şeyi onların veri ve gözlemleri üzerinden okuyoruz. Buna bir son vermek zorundayız. Bu yolda üstadın batı kültür/edebiyatı üzerindeki tahlil usulü, bizim için çok değerli yol gösterici bir kaynak olduğu kanaatindeyim.
Jakoben inkılapların memleket üzerinde yaptığı tahribatı kimi zaman çok açık, kimi zaman da dolaylı ifadelerle, ama her seferinde sert biçimde eleştirdi. Gelenin keyfi için kalem oynatmadı, gideni ise içselleştirerek adalet terazisinde tartmaya çalıştı. Bu denli çok okuyan, kitap sayfalarında dinlenmeden yol alan hür fikir sevdalısı bir adamın zikzaklarını bir nakısa gibi ileri sürmemek gerekir. Mağarasından yaptı tüm çağrılarını. Mağara dışındakiler onu ne kadar duydular ne kadar hissettiler, ayrı bir bahis.
“Şehrin öbür ucundan koşarak gelen” bir adamdır O. Canhıraş bir gerçeği haykırma derdindedir. Uzun, sakin cümleler kurma lüksü yoktur onun. Fareli köyün kavalcısının peşine takılan kavmine, hançeresi patlarcasına haykırmaktadır. Öfkelidir. Heyecanlıdır. Kısık seslidir bir yandan. Vaktiyle anlaşılmadı, inşallah kavmi dönüş yolunda onu anlama çabasına girişir.
Cemil Meriç’i okumak, zor zanaat. Münzevi adamı okumak için inzivaya çekilmek gerekir. Büyük adamları okumak dikkat gerektirir, üstadı okurken mutlaka rikkati de eklemelisiniz. Ondan iki alıntıyla bitirmek şık olacaktır:
“Ne güzel tarif: “Gerici, bir toplumun gelişmesini sağlayacak hiçbir yeniliği istemeyen, her yönüyle eskiyi özleyen ve eski düzeni getirmeye çalışan (kimse)” (Meydan Larousse). Tarifin tek kusuru bu ucubenin hangi çağda, hangi ülkede yaşadığını söylememesi. Murdar bir hal’den muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir. IV. Murat’a, Süleyman devrine dön! diye haykıran Koçi Bey’den Reşit Paşa’ya kadar Osmanlı Devleti’nin bütün ıslahatçıları gerici. Dante, yaşadığı çağdan iğrenir. Balzac eserini iki ezelî hakikatin ışığında yazar: kilise ve krallık. Dostoyevski maziye âşık. Dante gerici, Balzac gerici, Dostoyevski gerici!” (Bu Ülke, s. 82).
“Arap harflerini müdafaaya yeltenen bir tek hoca çıkar: Yahudi Avram Galanti. Harf devrimi, kütüphaneleri tuğla yığınına çevirir. İrfanımızı düne bağlayan köprüler uçurulmuştur. Müstağripler, zaferin sarhoşluğuyla bedahetlere meydan okurlar. Hiçbir ülkenin eşine rastlamadığı bir vandalizme inkılâp adı verilir: Dil inkılâbı. Bu aşırı tasfiyecilik çıkmaza saplanınca sahneye yeni bir nazariye çıkarırlar: Güneş Dil Teorisi. Bu dâhiyane buluş intelijansiyanın namusunu kurtarır. Türkçe bütün dillerin anası olduğuna göre özleştirmeğe ne lüzum var. Ama bir kere ok yaydan fırlamıştır. İntelijansiya ebedî şefin ölümünden sonra büsbütün gemi azıya alır. Dil devrimi politikanın emrindedir artık. Ona dil uzatmak, devlete karşı koymaktır. Aydının tek hürriyeti vardır: dili tahrip. Mektepler nesillerin hafızasını nesebi gayrı sahih “tilcik’lerle doldurur. Güdümlü basın bu yıkıcılığa alkış tutar.” (Mağaradakiler, s. 266).
