Cemil Meriç’in Seyyid Hüseyin Nasr’a dayanarak verdiği bilgiye göre İhvan-ı Safâ, kendilerini ruhî bakımdan tasavvufla ilgili sayarlar. Çünkü son hedefleri müridi “Rehavet Rüyası”ndan, manevi terbiye sayesinde uyandırmaktır. Ayrıca toplulukları da daha çok dış ve sosyal görünüşüyle de olsa sûfî tarikatlara uygundur.
Selami ŞİMŞEK
Prof. Dr., Gümüşhane Üni.

Kültür, sanat ve edebiyat dünyamızın son dönemde önde gelen birçok şahsiyetinin tasavvufla doğrudan yahut dolaylı olarak irtibatlı olduğu mâlumdur. Mehmed Âkif Ersoy, Yahya Kemâl Beyatlı gibi tasavvufla dolaylı olarak irtibatı bulunan şâir ve ediblerimiz olduğu gibi, Nurettin Topçu, Necip Fazıl Kısakürek ve Cahit Zarifoğlu gibi doğrudan tasavvufla irtibatlı olan şâir, yazar ve düşünce adamlarımız da bulunmaktadır. Nitekim Âkif’in tasavvuf ve Mevlevîlik kültüründen oldukça beslenerek Melâmî neşveye yakın dururken, Yahya Kemâl’in önce Melâmetiliği sonra da rind tarzı bir hayat sürmeyi tercih ettiği, Topçu’nun Nakşî-Hâlidî şeyhi Abdülaziz Bekkine’ye, Necip Fazıl’ın Nakşî-Hâlidî şeyhi Abdülhakim Arvasî’ye ve Zarifoğlu’nun Nakşî-Hâlidî şeyhi Abdurrahim Reyhan Erzincanî’ye kapılanarak onlardan feyizlendiğini biliyoruz.
Cemil Meriç, işte bunlardan ilk gruba dahil olan, yani tasavvufla dolaylı irtibatı bulunan münevverlerimizden birisidir. Nitekim Meriç’in eserlerine baktığımızda onun tasavvufun tarifi, kaynağı ve tarihine, bazı tasavvuf terimlerine, tarikatlara, tasavvuf zümrelerine, mutasavvıflara ilişkin görüşler serdettiğini görmekteyiz.
Biz bu yazımızda Meriç’in tasavvufla irtibatının yanında, tarikatlara ve bazı tarîkat zümrelerine ilişkin yaklaşımlarına kısaca temas edeceğiz.
Cemil Meriç ve Tasavvuf
Bazı kaynaklarda “İçinde doğup büyüdüğü cemiyetin şuuraltında bulunan tasavvufî öğeler zaman zaman düşündüklerinde ve dolayısıyla yazdıklarında tezahür ederse de bu, onda tasavvuf konularına ilgi katına ulaşmaz” ve “Cemil Meriç’in mistisizm hemen her zaman, görsel sanatlar ise kamilen dünyasının dışında kalmıştır” şeklinde kanaatler ortaya konulmuşsa da esasen Meriç’in kişiliğinin tasavvufa özellikle mistisizme yakın durduğunu söylemeliyiz. Şöyle ki Necip Fâzıl’ın “Allah’ın, iç gözü daha iyi görsün diye dış gözünü kapadığı gerçek ve sahici münevver” diye tanıttığı Meriç öncelikle ve özellikle münzevî bir tabiata sahiptir: “Kimim ben? Hayatını Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi” “Bölünen bir tarihi birleştirmek münzevi bir yazarın harcı mı?”
Burada yeri gelmişken Necip Fâzıl’ın Meriç hakkındaki mezkur sözü üzerinde kısaca durmayı faydalı buluyoruz. Zira onun bu sözü Meriç’in akademik tabirle “münevver” tasavvufî tabirle “ârif” oluşunun bir tanımıdır. Şöyle ki tasavvufî düşünceye göre, kesret (çokluk) âlemi olarak adlandırılan bu dünyanın fenomensel formları, insanların gözlerini perdeler ve onların bu formların temelinde yatan vahdeti (Bir’i) görmelerine engel olur. Varlıklar, varoluş tarzlarının bir gereği olarak, kendilerini izhar eden varlığı sergileyip göstermek yerine, bu varlığın görünmesine engel olan birer perde fonksiyonu icra ederler. Perde arkasını görmek, bu durumun farkına ve idrakine varmak, önemli ve zorlu bir çaba gerektirir. Bu görme, göz aracılığı ile görme duyusu ile gerçekleşen basit bir duyu değil, bâtinî ve kalbî bir tecrübeyi ifade eden görmedir.
İşte Meriç’in her ne kadar bir tasavvufî terbiye sonucunda kalp (iç) gözü açılmamışsa da geçirdiği rahatsızlık sonucunda adeta İlahî kaderin bir tecellisi olarak iç gözü açılmış, kesbî yolla değil vehbî yolla buna kavuşmuştur. O, “Ben alışamadım körlüğe. Bu kelime telaffuz edildikçe büyük bir kabahat işlemişim gibi yüzüm kızarıyor. Gözlerimi göstermek istemiyorum. Körler bütün devirlerin ve ülkelerin paryası.” diyerek hiçbir zaman bu körlüğü kabullenmemiş olsa da hemen hemen bütün eserlerini, gözlerini kaybettikten sonra kaleme almış, Bakara suresinin 216. âyetinde geçen hakikat onda bir kez daha tecelli etmiştir diyebiliriz: “Olur ki, hoşunuza gitmeyen bir şeyde sizin için hayır, yine olur ki hoşunuza giden bir şeyde de sizin için şer vardır.”
Sonra Meriç, “yogi” hakkında bilgi verirken mistik bir terbiyenin her işin başı olduğunu, ferdin tek başına görünmeyen bir göbek bağı ile kâinata bağlı bulunduğunu ve onun manevî değerlerini besleyenin bu usare olduğunu belirtmektedir.
Meriç’e göre dinî ve mistik tesellilerden mahrum olanlar kendilerini kahredici bir ikilemin karşısında bulurlar ki bunlar da sersemlemek, kendini unutmak, oyalanmak, düşüncelerinin alevini alkolde, kumarda, geçici zevklerde söndürmek, yabanileşmek, hayvanlaşmak, bitkileşmek yahut boyut kazanmak, çoğalmak, müthiş bir aşk ve seziş gayretiyle bir ordu olmaktır.
Esasen Meriç, “Miskinler Tekkesi” olarak nitelendirdiği fildişi kulenin dışında bir aydın olmak isterken olamamış ve fildişi kuleye sığınmak zorunda kalarak yıllar yılı bu kulede yalnızlığın nöbetini tutmuş, adeta “Miskinler Tekkesi” dervişi kesilmiştir.
Ayrıca bir soruşturmaya verdiği cevaptan da Cemil Meriç’in tasavvufî eğitimi ve mürşid sahibi olmayı önemsediği anlaşılmaktadır. Nitekim Büyük Doğu çevresinde gerçekleştirilen bir soruşturmaya verdiği cevapta Necip Fazıl’dan söz ederken şöyle demiştir:
“Necip Fâzıl değerli bir şairdir. Çok güzel konuşur. Terbiyeden de geçmiştir. Piri vardı, o zaman Abdülhakim Arvasî… Onun tesiri altında kalmıştır. Ve onu tanıdıktan sonra zaten kendini bulmuştur.”
Hâl böyle iken Meriç, Bu Ülke adlı eserinde “… Ben, herhangi bir tarikatın sözcüsü değilim. Yani, ilân edilecek hazır bir formülüm yok. Derslerimde de, konuşmalarımda da tekrarladığım ve darağacına kadar tekrarlayacağım tek hakikat: her düşünceye saygı. (Jurnal, 19.11.1964)” diyerek herhangi bir tarikatın sözcüsü olmadığını belirtmişse de bu ifadeler onun bir tarikata mensubiyetinin yahut tasavvufa yakınlığının olmadığı anlamına gelmemektir.
Tarikatlar
Tarîkat veya mezhep ise, din kanunlarını ve İslamiyet’i inceleyen bir mütefekkirin seleflerinden başka bir şekilde yorumlamasıdır. Yine Meriç’e göre siyasi partiler veya dini tarîkatler bazen kolektif çılgınlıkların yaşandığı topluluklara dönüşebilirler.
Meriç’e göre Hint’te Müslümanlık sûfîlerin belagati sayesinde kök salabilmiştir ki Dermenghem’in görüşü de öyledir. XIII. asırdan itibaren Kuzey Hint’te türbeler ve zâviyeler çoğalmaya başlamıştır. Kast rejiminin ezdiği aşağı tabakalar kurtuluşu Nakşbendîlik, Şüttârîlik, Şistîlik (Çeştîlik olsa gerek), Kâdirîlik gibi tarikatlarda aramışlardır.
Horasan Erenleri
“Horasan Erenleri” tabiri Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşmasında büyük katkıları olan Yesevî dervişleri için kullanıldığını biliyoruz. Cemil Meriç, Mağaradakiler adlı eserinde “Bitmeyen Rüya: Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi” başlıklı yazısında Taşer’in “Millî şuur, Horasan’dan İzmit’e kadar her yerdeki Türk’ü, Ertuğrul oğlunun açtığı mukaddes sancağın altına çekiyordu. Moğol ordularının önünden kaçarak Anadolu’ya sığınan tarikat ve tasavvuf erbabı Horasan erenleri, dervişler, alpler, abdallar burada yepyeni bir ümit halesi vücuda getiriyorlar. İstikbale ümitle bakmayı telkin ediyor; yeni ve büyük bir zuhuru müjdeliyorlar” ifadelerini iktibas ederek Anadolu’nun Türk yurdu haline gelmesinde Horasan Erenlerinin büyük rolünü belirtmiştir.
İhvân-ı Safâ
İhvân-ı Safâ, X. asırda Basra’da ortaya çıkmış, dinî, felsefî, siyasî ve ilmî amaçları olan, faaliyetlerini gizli olarak yürütmüş organize bir topluluğun ismidir. Hedefleri, dinî, felsefî ve siyasî çekişmelerin yaygın olduğu bir dönemde felsefî ve ilmî çalışmaları, dinî ve ahlâkî gayretleriyle birlik ve beraberlik, kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışmayı öne çıkararak İslâm toplumunu fikrî bakımdan yeniden derleyip toparlamaktır. Bu topluluk düşüncelerini, dinî ve felsefî ilimler alanında yazdıkları toplam elli iki risâleden oluşan Resâilü İhvâni’s-Safâ’da anlatmışlardır.
Cemil Meriç’in Seyyid Hüseyin Nasr’a dayanarak verdiği bilgiye göre İhvan-ı Safâ, kendilerini ruhî bakımdan tasavvufla ilgili sayarlar. Çünkü son hedefleri müridi “Rehavet Rüyası”ndan, manevi terbiye sayesinde uyandırmaktır. Ayrıca toplulukları da daha çok dış ve sosyal görünüşüyle de olsa sûfî tarikatlara uygundur.
Meriç’e göre gerçek bir gizli cemiyet olan İhvân-ı Safâ tarikatında çeşitli mertebeler vardır. Bu mertebeler Risâleler’de remzi olarak belirtilmiştir. İlk mertebe kalfalık mertebesidir. Kalfa en az onbeş yaşında olacaktır. İkinci mertebe, terbiyeciliktir. Terbiyeci kardeşlerin çobanıdır, en az otuz yaşında olmalıdır. Üçüncü mertebe, hükümdarlık ve sultanlıktır. Sultanın görevi ayaklanmaları önlemek, itaatsizlikleri bastırmak, herkesi hilim ve münasevette doğru yolda tutmaktır. Bu mertebedekiler yasama gücünü temsil ederler ve en az kırk yaşında olmaları lâzımdır. En yüksek merhale şahlık merhalesi (şahın hükmü bütün ülkede geçerlidir). Elli yaşından sonra şah olunabilir. Bu mertebe bir velayet ve rüyetullah mertebesidir, ölümden sonra erişilen mertebeler gibi. Kur’ân’ın bir çok âyetinde İbrâhim’in, Yûsuf’un, İsa’nın, Sokrat’ın, Fisagor’un birçok sözlerinde bu mertebeye imâlar bulunmaktadır.
Meriç’e göre Resâil ile tasavvuf arasındaki benzerliklerden bir çoğu da kozmoloji alanında göze çarpmaktadır. Nitekim Gazzâlî ile İbnü’l-Arabî birçok düsturlarını Risâleler’den çıkarmışlardır. Gazzâlî, Resâil’i okumuş âlim ve sûfîlerdendir. İhvân-ı Safâ’nın nazariyelerinden çeşitli tarikatlar doğmuştur.
Kâzeruniyye
Ebû İshak İbrâhim b. Şehriyâr el-Kâzerûnî (v. 1035) tarafından kurulan ve İshakiyye, Mürşidiyye diye anılan tarikat hakkında Cemil Meriç, Bir Dünyanın Eşiğinde adlı eserinde şu bilgileri vermektedir: “Şirazlı gemicilerin Hind’e getirdikleri ilk tarikat: Kazeruniye. Kazeruniye’nin piri Kebir (v. 1518) adlı bir evliya. Kebir, Tanrı’nın da adlarından. Banaresli dokumacı, müritlerinin kendisine layık gördükleri bu adı bütün Hind’e tanıtacaktır. Halkla kucak kucağa yaşayan, hayatını alnının teri ile kazanan bir mürşitti o. Aziz Paulos çadırcı idi. böhme köşker, Kebir dokumacı. Keşişlerle dervişlerin mantar gibi fışkırdığı bir ülkede ‘Tanrı ne kilisededir, ne mescitte, O’nun tek mihrabı sevenlerin gönlü’ diyen adam elbetteki sayısız düşmanları kazananacaktı.”
Sûfîler
Meriç’in eserlerinde Zunnûn-ı Mısrî, Ebu Said Harrâz, Hallâc-ı Mansûr, Gazzâlî, Sühreverdî, İbn-i Seb‘în, Mevlânâ, Şah Nimetullah Velî gibi büyük sûfîlerinin yanında Şehbenderzâde Ahmed Hilmi, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Ken‘ân Rifâî, Muzaffer Ozak ve Samiha Ayverdi gibi son devirde Anadolu’da etkili olmuş sûfî şahsiyetlere yer verdiği de görülmektedir.
Meriç’e göre Zünnûn-ı Mısrî, Sâbilerin kullandıkları ıstılahlardan bazılarını, Manihen’lerin ıstılahları ile birlikte tasavvufa sızdırmıştır. Ebu Said Harrâz, Hallâc-ı Mansûr da bunlardandır. Sühreverdî, İbn-i Seb‘în ise felsefî düşünce ile imanî tecrübenin (spiritüel) terkibini yapan İslâm Yeni-Eflatuncuları olup, açıktan açığa Hermes’e dayanan bir isnâd silsilesi kurmuşlardır. İran’da bir tasavvuf üstadı olan (XV. yüzyıl) Şah Nimetullah Velî, Mısırlı Emir Aydamür Jildâki’nin Nihayetü’l-Tâlib adlı kitabına kendi eliyle şerhler düşmüştür.
Sonuç Yerine
Cemil Meriç, bir sûfî yahut derviş olmayıp tasavvufla dolaylı yoldan ilgilenmiş, ondan etkilenmiş ve eserlerinde birçok sûfinin eser yahut görüşlerine yer vermiş bir mütefekkirdir.
Meriç’in kişiliği tasavvufa özellikle mistisizme yakındır. Münzevî bir şahsiyet oluşu bunun açık bir göstergesidir. Onu, “Miskinler Tekkesi” olarak nitelendirdiği fildişi kulenin adeta bir dervişi olarak nitelendirmek mümkündür.
Meriç’e göre dinî ve mistik tesellilerden mahrum olanlar kendilerini kahredici bir ikilemin karşısında bulurlar.
Meriç’e göre tasavvuf, efendilik, nefse hâkimiyet ve mukaddesâta hürmet anlamında bir hümanizmdir. Aklın kavrayamadığı hakikatlara, tasavvuf ve vahiy yolu ile erişebilmek de mümkündür.
Meriç’e göre tarikat, din kanunlarını ve İslamiyet’i inceleyen bir mütefekkirin seleflerinden başka bir şekilde yorumlamasıdır. Tarikatlar ise tefekkürü küfür sayan teokratik düzenlerde zindanın duvarında açılmış iki hava deliği, bir başka deyişle özgür düşünceye açılan önemli kapılardır.
Meriç’e göre Hint kıtasında İslâm’ın kök salması sûfîlerin etkili söylemleri sayesinde olmuştur. Nitekim Kast rejiminin ezdiği aşağı tabakalar kurtuluşu Nakşbendîlik, Şüttârîlik, Şistîlik (Çeştîlik olsa gerek), Kâdirîlik gibi tarikatlarda aramışlardır.
Meriç’e göre Anadolu’nun Türk yurdu haline gelmesinde Horasan Erenlerinin büyük rolü olmuştur. İhvân-ı Safâ Resâil’i ile tasavvuf arasında benzerlikler olup Gazzâlî ile İbnü’l-Arabî birçok düsturunu bu Risâleler’den çıkarmışlardır. Nitekim Gazzâlî, Resâil’i okumuş âlim ve sûfîlerdendir. İhvân-ı Safâ’nın nazariyelerinden çeşitli tarikatlar dahi doğmuştur. Hind kıtasında ilk giren tarikat Kâzeruniyye’dir. Bu tarikatın pirlerinden Kebir, el emeği ile geçinen, halkla iç içe olan, Hakk’ın mihrabının gönüllerde olduğunu söyleyen bir evliyadır. Bundan dolayı da düşmanı çok olmuştur.
Meriç eserlerinde Zunnûn-ı Mısrî, Ebu Said Harrâz, Hallâc-ı Mansûr, Gazzâlî, Sühreverdî, İbn-i Seb‘în, Mevlânâ, Yûnus Emre, Şah Nimetullah Velî, Ali Haydar, Fuzûlî, Hâce Mirza Dard, Mirzâ Gâlib gibi ilk ve klâsik dönem sûfî şahsiyetlerine çeşitli vesilelerle zikredip değindiği gibi Şehbenderzâde Ahmed Hilmi, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Kenan Rifâî, Muzaffer Ozak ve Samiha Ayverdi gibi son dönemde etkili olmuş sûfî şahsiyetlere biraz daha ayrıntılı olarak temas etmiştir.
Velhâsıl Meriç, inzivayı seven bir mistiktir. O, tasavvuf ve tarîkat kültüründen, önceki dönemlerde yahut kendi zamanında yaşamış büyük sûfî şahsiyetlerden ve onların düşüncelerinden etkilenmiş bir son devir mütefekkiridir. Onun düşünce dünyasını araştıranların bu hususları dikkate almaları yararlı olacaktır.
Kaynakça
Günaydın, Yusuf Turan, “Cemil Meriç’te Tasavvuf Üzerine Bölük Pörçük Notlar”, Hece Dergisi Cemil Meriç Özel Sayısı, Yıl: 14, Sayı: 157, Ocak 2010, s. 198, 201.
Kırk Ambar Rümuz-ül Edeb, c. I; yay. haz. Mahmut Ali Meriç, İletişim Yay., İstanbul 2010, s. 319.
Meriç Yazan, Ümit, Babam Cemil Meriç, İletişim Yay., İstanbul 1998, 2. Baskı, s. 74.
Meriç, Cemil, Bir Dünyanın Eşiğinde, yay. haz. Mahmut Ali Meriç, İletişim Yay., İstanbul 2016, s. 267, 274.
Meriç, Cemil, Bu Ülke, yay. haz. Mahmut Ali Meriç, İletişim Yay., İstanbul 2009, s. 9, 13, 17, 44, 55.
Meriç, Cemil, Işık Doğudan Gelir, yay. haz. Mahmut Ali Meriç, İletişim Yay., İstanbul 2004, s. 55, 61-62, 77, 82, 95, 97, 107, 166, 250, 262.
Meriç, Cemil, Jurnal 1955-65, yay. haz. Mahmut Ali Meriç, İletişim Yay., İstanbul 2009, c. I, s. 43, 147-148, 149, 150, 155, 163-164, 312, 354, 357.
Meriç, Cemil, Jurnal 1966-1983, yay. haz. Mahmut Ali Meriç, İletişim Yay., İstanbul 2011, c. II, s. 189, 216-217, 227, 322.
Meriç, Cemil, Kırk Ambar (Lehçetü’l-Hakâyık), yay. haz. Mahmut Ali Meriç, İletişim Yay., İstanbul 2010, c. II, s. 268, 498, 539.
Meriç, Cemil, Kültürden İrfana, yay. haz. Mahmut Ali Meriç, İletişim Yay., İstanbul 2015, s. 223, 235, 486-487, 489, 490.
Meriç, Cemil, Mağaradakiler, yay., haz. Mahmut Ali Meriç, İletişim Yay., İstanbul 2011, s. 261.
Meriç, Cemil, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, yay. haz. Ümit Meriç, İletişim Yay., İstanbul 2015, s. 334.
Meriç, Cemil, Umrandan Uygarlığa, yay. haz. Mahmut Ali Meriç, İletişim Yay., İstanbul 2011, s. 110.
Selçuk, Bahir, “Yunus Emre’de Bakma ve Görme Biçimleri”, I. Uluslararası Yunus Enire Sempozyumu (8-10 Ekim 2008) Bildirileri, Aksaray Üniversitesi Yay., Aksaray 2019, s. 121.
Şimşek, Selami, “Cemil Meriç ve Tasavvuf”, Doğumunun 100. Yılında Cemil Meriç Sempozyumu (5 – 6 Mayıs 2016) Bildiriler Kitabı,ed. M. Muhsin Kalkışım vd., Gümüşhane Üniversitesi Yay., Gümüşhane 2016, s. 86-111.
Topuzoğlu, Tevfik Rüştü, “Ozak, Muzaffer”, DİA, c. XXXIV, s. 16-17.
Türer, Osman, Anahatlarıyla Tasavvuf, Seha Neşriyat, İstanbul 1998, s. 48-52.
Uysal, Enver, “İhvân-ı Safâ”, DİA, c. XXII, s. 1-2.
