Türk modernleşmesi özelinde modernleşme ve batılılaşma kavramları genellikle iç içe geçmiştir. Meriç, ilk itirazını tam da bu noktada dile getirir. Düşünürümüze göre, modernleşme zorunlu bir tarihsel süreç olarak tartışılabilir; ancak taklitçi, köksüz ve zihinsel olarak boyun eğen bir şekilde batılılaşmayı gerçekleştirmek, uygarlığın intiharıdır. Modernleşme ve batılılaşma, niteliksel olarak birbirinden farklı iki süreçtir. Modernleşme, kendi medeniyet değerlerini koruyarak çağın gerekleriyle yüzleşme çabasını temsil ederken, batılılaşma ise kültürel taklidi, zihinsel bağımlılığı ve kimlik kaybını temsil eder.
Hüseyin AYDOĞDU
Prof. Dr., Erzurum Teknik Üni.

1. Giriş
Türk düşüncesinin nadir düşünürlerinden Cemil Meriç, modernleşme, batılılaşma, kültür, medeniyet ve aydın kavramlarına eleştirel yaklaşımıyla istisnai bir yere sahiptir. Düşüncesi sadece ideolojik bir karşıtlık değil, tarihsel, sosyolojik ve felsefi temellere dayanan medeniyetin derinlemesine bir değerlendirmesidir. Düşünürümüz, özellikle Tanzimat döneminden Cumhuriyet dönemine uzanan modernleşme ve Batılılaşma sürecinin Türk toplumunda yarattığı entelektüel kopmaları, kültürel ayrılıkları ve kimlik krizlerini, sert, sistematik ve tutarlı bir dille eleştirmiştir. Çünkü modernleşme ve Batılılaşma, kendi iç dinamiklerimiz aracılığıyla gerçekleşen süreçler değil, “Batı tarafından önerilen ve kontrol edilen” bir düzendir (Meriç, 1996a: 26).
Türk düşünce tarihinde modernleşme ve batılılaşma meselesi, yalnızca toplumsal, ahlâki ve siyasi bir dönüşüm süreci değil, aynı zamanda derin bir ontolojik kırılmayı ve epistemolojik kopmayı, yani zihniyetin radikal bir dönüşümünü temsil etmektedir. Bu dönüşümün en keskin eleştirmenlerinden biri olan Meriç, yazılarında ve eserlerinde modernleşmeyi “medeniyet krizi” olarak ele almıştır. Bu nedenle, onun düşüncesinde batılılaşma sadece ilerleme veya teknolojik gelişme meselesi değil, kimlik, hafıza, aydınlar, kültür ve medeniyet meselesidir. Bunun için batılılaşma zihniyet, kültür ve kurumları değiştirerek elde edilemez. Batılılaşma, taklitten uzak, “kendimiz olarak modernleşmek”tir.
Türk düşüncesinde batılılaşma hareketi genellikle aydınlar aracılığıyla işlemiştir. Osmanlı-Türk aydınları bu süreci bilinçsiz bir taklit, hatta bir “kendinden kaçış” olarak deneyimlemiştir. Tanzimat döneminden itibaren Türk düşüncesinde aydın profili temelden değişmiştir; artık kendi tarihinden, halkından ve kültüründen kopuk bir intelijansiya vardır. Aydın, ancak Batı’nın temsilcisi olduğu ölçüde aydındır. Bu nedenle, Türk düşüncesinde aydın, yeniden inşa ve ihya hareketi olarak değil, sadece ruhsuz bir deri değiştirme olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, zihinler değişmedikçe ne entelektüelin kendisi ne de yaşadığı toplum değişecektir. Bu nedenle, her iki dönemde de aydın kimliksiz ve yönsüzdür. Osmanlı-Türk aydını ne Doğu’lu ne de Batı’lıdır. Osmanlı-Türk aydını, “ithal fikirlerin memurluğu”nu yapan bir bürokrattan başka bir şey değildir (Meriç, 1996a: 27; 2024: 203).
Meriç’e göre, Türk modernleşmesi, Osmanlı’nın iç dinamiklerinden doğan bir hareket değil, aksine Batı’nın tarihsel tecrübesinden doğan özel bir olgudur. Bu nedenle, modernleşmeyi hem evrensel hem de çağdaş bir ilerleme modeli olarak sunmak ciddi bir yanılgıdır. Batı’dan farklı olarak, Osmanlı-Türk modernleşmesi doğal bir evrim olarak değil, dışarıdan ithal edilen bir reçete olarak yaşanmıştır. Batı’yı anlamadan, kendi tarihini ve kültürünü hesaba katmadan yapılan bir yöneliş, modernleşme değil, köksüzlük, yabancılaşmadır. Bunun sonucu olarak Meriç, modernleşme ve batılılaşma eleştirisinde ne geçmişe romantik bir kaçış önerir ne de Batı’yı toptan reddeder.
Meriç’in modernleşme ve batılılaşma eleştirisi, Batı’ya karşı salt düşmanlığa indirgenemeyecek kadar derin ve çok yönlüdür. Batı’yı tamamıyla reddetmez; aksine, Batı düşüncesini ciddiye alır, okur, inceler ve eleştirir. Batı ile ilgili her şeyin akıl ve zihin süzgecinden geçirmeyi ihmal etmez. Meriç’in karşı çıktığı şey Batı’nın kendisi değil, Batı’nın her şeyinin akıl, kalp ve değerler incelemesine tabi tutulmadan kabul edilmesi ve yüceltilmesidir. Batı’nın çelişkilerinin, kültürel dayatmalarının, sömürgeciliğinin görünmezden gelinerek O’nun “tek medeniyet” olarak sunulmasıdır. Çünkü batılılaşma aydınlanma, ilerleme, kalkınma ve gelişme hareketi değil, aksine Doğu’nun kendini inkâr etmesine yol açan indirgeyici, örseleyici ve köleleştirici bir zihniyettir; zihinsel iğdişten ve sömürgecilikten başka bir şey değildir (Meriç, 1997: 231).
2. Meriç’in Düşüncesinde Modernleşme ve Batılılaşma Kavramları
Modernleşme, geleneksel toplumsal yapılarının çözülmesi ve sanayi, bilim, rasyonalite ve bireysellik temelinde yeni bir toplumsal düzenin kurulması sürecidir. Batılılaşma ise Batı ülkeleri dışındaki toplumların Batı’nın gelişmişlik düzeyine ulaşabilmeleri için toplumsal yapı, aile, eğitim, kültür, ekonomi, siyaset, hukuk ve değerler gibi çeşitli alanlarda Batılı dünya görüşü ve yaşam tarzını benimseme amacına yönelik hareket ve düzenlemelerin genel adıdır. Batılılaşma, zihinsel ve düşünsel bir dönüşümü ifade eder. Osmanlı-Türk modernleşmesi ile Rusya ve Japonya modernleşmesi, batılılaşmanın tipik örneklerindendir. Ancak batılılaşma her ülkede aynı şekilde gerçekleşmemiştir. Osmanlı ve Türkiye’de batılılaşma, daha çok kültür, yaşam tarzı ve değerler alanlarında gerçekleşirken, Rusya ve Japonya’da bilim ve teknoloji alanlarında gerçekleşmiştir.
Türk modernleşmesi özelinde modernleşme ve batılılaşma kavramları genellikle iç içe geçmiştir. Meriç, ilk itirazını tam da bu noktada dile getirir. Düşünürümüze göre, modernleşme zorunlu bir tarihsel süreç olarak tartışılabilir; ancak taklitçi, köksüz ve zihinsel olarak boyun eğen bir şekilde batılılaşmayı gerçekleştirmek, uygarlığın intiharıdır. Modernleşme ve batılılaşma, niteliksel olarak birbirinden farklı iki süreçtir. Modernleşme, kendi medeniyet değerlerini koruyarak çağın gerekleriyle yüzleşme çabasını temsil ederken, batılılaşma ise kültürel taklidi, zihinsel bağımlılığı ve kimlik kaybını temsil eder. Bu doğrultuda Meriç, Batı’yı ne bütünüyle reddeder ne de yüceltir. Aksine Batı’nın mutlak ve evrensel tek bir model olarak sunulmasına karşı çıkar. Bu nedenle, eleştirisi, “Batı karşıtlığı”na daha çok “Batı merkezci zihniyet”e yöneliktir:
“Ben bu memleketin ninnileri, ezanları, türküleriyle büyüdüm. Avrupa’ya düşman değilim. İki Avrupa var: Kolonyalist-Kapitalist Avrupa’nın düşmanıyım; ama düşünen, dost olmak isteyen Avrupa’nın dostuyum. Böyle düşünmemin sebebi de Avrupalı oluşumdan. Avrupa’nın en iyi kafasıyım. Kafa olarak fazla Avrupalıyım çevreme nispetle. Doğu fazla mübalağalı… ‘Ayıklanmalı’ diyorum. Ben imanımla, dilimle, zevklerimle İslâm ve Türk’üm, ama kafaca Avrupalı.” (Dağ, 2018: 552).
Meriç’e göre, modernleşme gerekli ve kaçınılmaz bir tarihsel süreç olmakla birlikte, batılılaşma ile eşanlamlı değildir. Onda batılılaşma, çoğu zaman taklitçilik, kültürel yabancılaşma, çağdaşlaşma ve tarihsel kopuşla ilişkilendirilirken; modernleşmeyi ise kendi medeniyet değerlerini koruyarak çağın gerekleriyle yüzleşebilme çabası olarak değerlendirir. Düşünürümüz batılılaşmayı taklitçilik, yabancılaşma, çağdaşlaşma ve epistemolojik kopuşla ilişkilendirilirken, modernleşmeyi kendi uygarlık değerlerini koruyarak çağın talepleriyle yüzleşme çabası olarak görür. Meriç’e göre, batılılaşma, çağdaşlaşmadır; çağdaşlamak ise Avrupalılaşmadır. Avrupalaşmak ise kökten ontolojik, epistemolojik ve aksiyolojik bir dönüşümü ifade ettiği için yok olmaktır, maddi ve manevi olarak tarih sahnesinden çekilmektir, yani “biz” kalamamaktır (Meriç, 1996a: 25, 31). Meriç, Batı’nın tamamen reddedilmesini veya sorgusuz sualsiz kutsanmış bir ritüele indirgenmesini eleştirir. Ona göre, böyle bir tavır modernleşmeyi batılılaşmaya indirgemiştir. Meriç, modernleşme ve batılılaşma arasında bir fark görmez. Modernleşme de batılılaşma gibi, karanlık, sinsi, kaypak, masun olmayan, şuuru felce uğratan bir zehirdir; tıpkı bulanık sularda balık avlamak isteyen bir avcı gibi, bencil, çıkarcı ve istilacı bir zihniyettir (Meriç, 1996a: 25-26; 2024: 31, 33).
Meriç, Doğu-Batı ikiliğini basit bir ikilik olarak görmez. Asıl meselenin “medeniyet tasavvuru” olduğunu savunur. Ona göre, her toplum kendi tarihsel birikimi, dili, inançları ve kültürüyle anlam kazanır. Bu nedenle, Batı medeniyetini anlamadan taklit etmek, entelektüel körlüğün bir ürünüdür. Gerçek batılılaşma, millet, dil, din, sanat, gelenek ve kültür dahil olmak üzere her yönüyle kendine sadık kalmaktır (Meriç, 1996a: 29-31). Meriç, Osmanlı’nın son döneminden itibaren hızlanan batılılaşma hareketlerini bir “kimlik krizi” olarak değerlendirir. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan dönemde, Batı’nın bilimsel ve teknik üstünlüğüne duyulan hayranlık, zamanla kültürel bir teslimiyete, taklit ve yabancılaşmadan oluşan ruhsuz ve kimliksiz bir söyleme dönüşmüştür. Bu teslimiyet, modernleşme adına yapılan en büyük hatadır. Böylece batılılaşma, “başkasının aynasında kendini aramak” olarak ortaya çıktı. Bu arayış, bireyin ve toplumun değerlerinden ve köklerinden uzaklaşmasına yol açtı. Batılılaşma, Batı’nın düşünsel derinliğini ve tarihsel arka planını kavramadan, çoğu zaman ögelerin biçimsel benimsenmesiyle sınırlı kaldı. Üstelik bunu Avrupa kütürünü anlamadan yaptı. Bu nedenle, Osmanlı-Türk aydınları ülkeye bir iki tarihi romanın ve teneke heykelciklerin dışında hiçbir şey getirmedi (Meriç, 1993a: 126).
Meriç, Batı’yı mutlak doğru, Doğu’yu ise geri kalmışlığın sembolü olarak gören zihniyetin entelektüel sömürgeciliğe kapı araladığını savunur. Bu eksen boyunca gerçekleşen batılılaşma, yalnızca kültürel değil, aynı zamanda zihinsel bir bağımlılık ilişkisi yarattı. Düşünürümüze göre, Batı’yı taklit eden toplumlar ne tamamen Batılı olabilirler ne de kendi medeniyetlerini koruyabilirler, aksine kısa bir sürede istila edilerek kimliksizleştirirler. Bu açıdan batılılaşma diğer medeniyetleri kontrol eden, yabancılaştıran ve işgal eden yıkıcı bir güçtür. Bunun bir gereği olarak işgal ettikleri yerleri İngilizler İngilizleştirmeye, Fransızlar Fransızlaştırmaya, Portekizler de Portekizleştirmeye çalıştılar (Meriç, 2024: 32-33).
Meriç, modernleşmeye karşı değildir. Modernleşme kaçınılmaz ama şartlı bir süreçtir. O, modernleşmeyi batılılaşmadan ayırır. Modernleşme teknolojik gelişmeleri, bilimsel ilerlemeyi ve çağın gerektirdiği kurumları içerir; ancak bu süreç, yerli ve millî değerlerle uyumlu olmalıdır. Sıklıkla Japonya örneğini gösteren Meriç, modernleşmenin batılılaşmadan bağımsız olarak gerçekleşebileceğini savunur. Modernleşme, Batı’yı taklit etmek değil, “kendin olarak çağdaşlaşmak”, yani “İslâm kalarak çağdaşlaşmak”tır (Meriç, 1996a: 59). Bu süreçteki temel nokta, kendi medeniyet havzasını inkâr etmeden dünyayı anlamaya çalışmaktır. Batı bilimini bilmelidir, fakat kültürel hegemonyasına teslim olunmamalıdır. Batı’dan alınması gereken, insanlığa katkıda bulunan evrensel değerlerdir, ideolojiler ve ruhsuz kültürel kalıplar olmamlıdır. Batı mutlak bir model değildir. Batı’nın bilimsel birikimi, düşünsel üretimi ve teknik ilerlemesi benimsenebilir; fakat bu, körü körüne taklit şeklinde olmamalıdır. Bir ideolojiye ihtiyaç duyuluyorsa, bu bizim kendi ideolojimiz olmalıdır. İnsanları, kitleleri harekete geçirebilecek bir ideoloji ancak millî ve yerli bir ideoloji olabilir (Meriç, 2024: 203, 256).
Meriç, ortak miraslarındaki farklılıklara rağmen Doğu ve Batı’yı karşıt kutuplar olarak değil, insanlığın ortak deneyiminin farklı tezahürleri olarak görür (Meriç, 1993a: 134). Doğu ve Batı’nın karşıt olarak görülmesinin nedeni, ontolojilerinin ve epistemolojilerinin farklı olmasıdır. Doğu, hikmete ve irfana dayanırken, Batı araçsal akıl ve pozitivist bilime dayanmaktadır. Batı’nın bilimsel ve teknolojik başarıları, Doğu’ya karşı mutlak bir üstünlük anlamına gelmez. Bu nedenle modernleşme, Doğu’nun Batı karşısında yok olması değil, kendi değerlerini yeniden keşfetme ve evrensel bir dil kurma yeteneğidir. İnsanlığın ortak mirası batılılaşma yoluyla değil, İslâm düşüncesi yoluyla inşa edilmelidir. Çünkü İslâm düşüncesinin ontolojisi, epistemolojisi ve aksiyolojisi rahmanidir. Bu da onu her çağ ve her mekânda gerçekçi, diri, güçlü ve kapsayıcı yaptı. “İslâm düşüncesinin çocukluk dönemi yok, ortaya çıkar çıkmaz güçlü ve olgun. Başlangıçtan itibaren Kur’an, cihanşuümul kanundur, hem düşünceyi hem de ameli kucaklar.” (Meriç, 2023: 238).
Meriç’e göre, asıl mesele, bir medeniyetin diğerine göre nasıl konumlandığı değil, kendi tarihsel ve kültürel sürekliliğini nasıl koruduğudur. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte yaşanan zihinsel dönüşüm, bir “tercüme medeniyeti” oluşturdu; bu durum, yerli düşüncenin üretim gücünü zayıflattı. Modernleşme adı altında yapılan birçok reform, toplumun değerleriyle ilişki kurulmadan gerçekleşmiş ve bu derin bir kültürel kopmaya yol açmıştır. Bizde batılılaşma, kültürel taklit ve entelektüel bağımlılık olarak ortaya çıkmıştır. Bu açıdan batılılaşma, Batı’nın kurumlarını, yaşam tarzını ve değerlerini, tarihsel deneyimini ve entelektüel arka planını anlamadan taklit etmektir. Taklitçilik, toplumun kendi tarihinden uzaklaşmasına neden olmuştur. Aydınların da bu süreçte önemli bir etkisi olmuştur. Batı’yı ilerlemenin mutlak ölçüsü olarak kabul eden bu aydın tipi, kendi medeniyetlerini daima “geri kalmış”, “ilkel” ya da “işlevsiz” olarak görmüştür. Bu zihniyet batılılaşmayı bir kurtuluş yolu olarak sunarken, aslında entelektüel sömürgeleştirmenin yolunu açmıştır. Meriç, bu durumu “başkasının düşüncesiyle düşünmek” olarak da tanımlar (Meriç, 1997: 231).
3. Meriç’in Modernleşme ve Batılılaşma Eleştirisinin Temel Boyutları
3.1. Taklitçilik ve Yabancılaşma
Meriç’e göre, Türk modernleşmesinin en büyük problemi, Batı’nın bir “model” olarak değil, bir “put” olarak benimsenmesidir. Batı’dan aktarılan kavramlar, değerler ve kurumlar, kendi tarihsel ve kültürel bağlamlarından koparılarak ithal edilmiştir. Bu durum toplumda yabancılaşmaya yol açmıştır. Bu nedenle Osmanlı-Türk aydını “tercüme odası memuru”ndan öteye geçememiştir. Kendi toplumunu tanımayan bu tür aydın, Batı’yı kutsallaştırarak kendisi ile halk arasında aşılmaz bir uçurum yaratmıştır. Bu da batılılaşmayı “kendinden kaçış” projesine dönüştürmüştür.
Meriç, modernleşme sürecini ve Batı kültürünün etkilerini derinlemesine analiz etmiştir. Batı’nın kültürel üstünlüğünü reddederek ve etkilerine karşı eleştirel bir duruş sergileyerek, “taklitçilik” ve “yabancılaşma” kavramlarını modernleşme ve batılılaşma sürecinde değerlendirmiştir. Meriç, Türk toplumunun Batı kültürünü taklit etme eğiliminden rahatsızdır ve bu durumu kültürel bir felaket olarak görmüştür. Ona göre, modernleşme süreci, bir tür “kültürel kolonizasyon” biçimini almıştır. Modernleşmede izlenen yol, toplumların kendi kimliklerinden ödün vermelerine, kendi değerlerini terk etmelerine ve yabancı kültürü içselleştirmelerine neden olmuştur. Bu, “taklitçilik”ten başka bir şey değildir. Taklitçilik, bir kültürün veya toplumun kendine özgü değerlerinden ve geleneklerinden saparak başka bir kültürün formlarını ve entelektüel yapısını olduğu gibi benimsenmesidir.
Meriç, Batı’nın kültürel etkisinin Türk toplumunu yalnızca yüzeysel değil, kökten dönüştürdüğünü savunur. Batı bilimsel ve felsefi düşüncesinin sorgusuz sualsiz benimsenmesi, Türk bilim ve entelektüel dünyasında ontolojik kırılmaya ve epistemolojik kopmaya neden olmuştur. Batı düşüncesi, Türk düşüncesinin iç dinamikleriyle harmanlanmadığı sürece yüzeysel bir taklitten öteye geçemeyecektir. Batı düşünsel formunun ve yaşam biçiminin doğrudan kopyalanması, Türk toplumunun özgün kimliğini tehdit edecektir. Batı’nın şekilsel olarak taklidi, toplumda kültürel yozlaşmaya yol açarak her alanda kimlik krizlerine neden olmuştur. Bu durumun üstesinden gelebilmek için Meriç, hilalin etrafında toplanmayı önerir. İslâm düşüncesindeki yersizlik ve yurtsuzluk duygusu ancak İslâm kalarak çağdaşlaşmak suretiyle aşılabilir (Meriç, 1996a: 59).
Meriç’e göre yabancılaşma, bir toplumun, kültürün veya bireyin kendi değerlerinden ve kökenlerinden uzaklaşarak yabancı bir kültüre, ideolojiye ya da yaşam biçimine ait olma duygusu geliştirmesi durumudur. Batı kültürünün Türk toplumu üzerindeki etkisi sadece dışsal bir dışsal etki yaratmakla kalmamış, aynı zamanda içsel bir yabancılaşmaya da yol açmıştır. Aydının yabancılaşması, kendinden, değerlerinden, kültüründen ve tarihinden uzaklaşmasıdır, “millî ölçüyü kaybetme”sidir (Meriç, 1997: 258). Bu durum, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde belirginleşmiş ve Cumhuriyet dönemiyle daha da derinleşmiştir. Özellikle kültürel yabancılaşma, Türk halkının kendi kimliklerini, dillerini ve kültürlerini sorgulamalarına, hatta reddetmelerine yol açmıştır. Modernleşme süreci, Türk toplumunun kendi değerlerinden uzaklaşmasına, Batı kültürüne aşırı bir hayranlık duymasına dolayısıyla kendi değerlerini kaybetmesine neden olmuştur. Meriç’in yabancılaşma eleştirisi, modernleşmenin kendisi gibi, Batı’ya karşı bir itiraz değil, kendi kimliğine sahip çıkma çabasıdır. Türk toplumu, Batı modernleşme süreçlerini taklit etmek yerine, iç dinamiklerinden ve değerlerinden güç alarak kendine özgü bir modernleşme biçimi geliştirmelidir.
Meriç, bireylerin ve toplumların sadece entelektüel yabancılaşmayı değil, aynı zamanda sosyal yabancılaşma da yaşadığına dikkat çeker. Taklitçilik, doğrudan bir toplumun değer sistemiyle ilişkilidir. Batı’nın bireyselcilik anlayışı, toplumsal yapıları zayıflatmakta, toplumsal dayanışma ve birlik duygusunu baltalamadıktır. Bu durumu aşmak için Meriç, toplumun Batı’yı olduğu gibi kabul etmek yerine, kendi kökenlerinden beslenen ve kendi kültürel değerlerine dayanan bir yol izlemesi gerektiğini, aynı zamanda Batı ürünlerinden de faydalanması gerektiğini savunur. Batı’nın düşünsel mirası, Türk toplumunun mevcut sorunlarına çözümler sunabilir, ancak bu miras Türk kültürünün özüyle sentezlenmeli ve bir tür “yerli modernleşme”ye dönüşmelidir. Bu bağlamda Meriç, kültürel köklere dönmenin önemini vurgular. Türk halkı önce kendi kültürüyle yüzleşmeli ve onu anlamalı, sonra da Batı ile etkileşime girmelidir. Batı kültüründen yabancılaşma, Batı’yı taklit etme, tam bir özgürleşme sağlamaz, aksine yalnızca bir çıkmaz sokak yaratır. Bu nedenle Meriç hem bireysel hem de toplumsal düzeyde kimlik ve kültürün uyanışını her zaman savunmaktadır. 17. yüzyıldan beri taklitçilik, her alanda bizi başarısızlığa sürükledi; bu nedenle kurtuluş ancak köklerimize, irfana ve hikmete dönmekle mümkündür (Meriç, 1996a: 63).
3.2. Kültür ve Medeniyet Ayrımı
Meriç’in modernleşme ve batılılaşma eleştirisinde kültür ve medeniyet kavramları merkezi bir yer tutar. Onda kültür, bir toplumun ruhunu, değerlerini ve tarihsel sürekliliğini; medeniyet ise teknik ve maddi ilerlemeyi ifade eder. Düşünürümüze göre, Batı, yalnızca araç-gereç, teknoloji, zenginlik, ahlâksızlık ve kötülük üzerine kurulu, irfan, hikmet ve ihyadan yoksun bir medeniyet üretmiştir. Daha sonra bunu evrensel bir kültür olarak insanlığa dayatmıştır. Batı, medeniyeti kültürden yani irfandan yoksun bırakmıştır. Oysa medeniyet kültür/irfan üzerine kurulmalıdır. İbn Haldun bunu fark etmiştir. O, umranı, kültür ve medeniyet üzerine kurmuştur. Umran hem bedeviliği hem de haderîliği kapsar. Gerçekten de en geniş anlamıyla umran, medeniyettir; yani bir halkın eylemlerinin ve yaratımlarının, içtimaî ve dinî düzenin, âdetlerinin ve inançlarının bütünüdür (Meriç, 1996a: 83-88, 147).
Türk modernleşmesi, Batı medeniyetini benimserken kendi kültürünü reddetmiştir. Harf devrimi, dil politikaları ve çarpıtılmış tarih anlatıları bu kültürel kopuşun somut örnekleridir. Ona göre, bu kopuş, yani harf devrimi dil ve düşüncedeki istikrarı bozarak toplumun kollektif hafızasını felç etmiştir. Ancak düşüncedeki istikrar için dildeki istikrar gereklidir. “Düşüncenin malzemesi dildir. İstikrarlı, aydınlık bir dil.” (Meriç, 1993a: 126). Bu durumu anlamak için kültür ve medeniyet arasındaki ayrıma dikkat etmek gerekir. Kültür ve medeniyet birbirine zıt kavramlar değildir, aksine dil ve fikirler aracılığıyla birbirlerini tamamlarlar. Kültür ve medeniyet insanlığı aittir. Ama hiçbir medeniyet ebedi değildir. Her medeniyetin, insanlık gibi, değişmeyen bir kaderi vardır. Medeniyetler de doğar, gelişir ve ölür (Meriç, 1996a: 94, 102).
Meriç, çağdaşlarının çoğunun aksine, modernleşme sürecinde dil meselesini göz ardı etmez. Dildeki radikal dönüşümlerin kültürel hafızayı yok ettiğini savunur. Ona göre harf devrimi ve sadeleştirme hareketleri sadece teknik düzenlemeler değil, geçmişle bağları koparan, gelecek nesillerin hafızalarının dumura uğratan kültürel kırılmalaradır. Harf devrimi hem kütüphaneleri tuğla yığınlarına dönüştürdü hem de irfanı kesintiye uğrattı. Harf devrimi ile “irfanımızı düne bağlayan köprüler uçurulmuştur.” (Meriç, 1997: 266; 2023: 480). Harf devrimi, tarihi tersine çeviren, altı yüzyılın emeğini yok eden ve harflerin ve dilin kemiklerini paramparça eden, eşi benzeri görülmemiş, duyulmamış bir darbedir. Harf devrimi, tarihsiz bir ülke yarattı. Osmanlı’yı yakın tarihten sildi. Harf devrimini takip eden nesil alfabeye takılıp kaldı. “Yeniden başladı alfabeye ve ölünceye kadar alfabede kaldı. Sonraki nesiller hep aynı yokluk, hep aynı sefalet içinde çırpındılar.” (Meriç, 1993a: 127, 140, 301). Düşünürümüz dili bir medeniyetin hafızası olarak görür; dilin yoksullaşması düşüncenin yoksullaşmasıdır. Batılılaşma ve dilin basitleştirilmesi adına yapılan alfabe reformu ve kelimelere müdahaleler, modernleşmeyi hızlandırmak yerine, entelektüel sürekliliği kesintiye uğrattı, kitapları ve kütüphaneleri dilsizleştirdi ve genç nesillerin önceki nesillerle iletişim kurmasını imkânsız hâle getirdi (Meriç, 1997: 229; 1996a: 144).
Meriç, Türk modernleşme sürecinde modernleşme ve batılılaşma kavramları gibi kültür ve medeniyet kavramlarının da iç içe geçtiğini, hattâ birbirlerinin yerine kullanıldığını ifade eder. Düşünürümüz bu iki kavramı temelden ayırarak, tarihsel süreçleri boyunca toplumlar üzerindeki etkilerini inceler. Ona göre, kültür ve medeniyet arasındaki fark, bir toplumun içsel değerleriyle dışsal yapılar arasındaki ilişkiyi anlamada son derece önemlidir. Kültür ve medeniyetin farklı işlevleri vardır. Kültür, irfanı temsil ederken, medeniyet de insanlaşmayı temsil eder (Meriç, 1996a: 88, 92, 106).
Meriç, kültürü bireylerin dünyalarını ve toplumsal yapılarını şekillendiren, bir toplumun tarihsel, felsefi ve ahlaki değerlerinin birleşmesini kapsayan temel bir olgu olarak görür. Kültür, bir toplumun kimliğini, ahlâki normlarını, estetik değerlerini ve entelektüel mirasını içerir. Kültür, bir toplumun manevi yapısının temel taşlarını oluşturur ve toplumun uzun bir tarihsel dönem boyunca geliştirdiği entelektüel birikimi temsil eder. Kültür, toplumun ruhudur; bireyin iç dünyasını, ahlâki dünyasını ve bireysel özgürlük arayışını simgeler ve insanların dünyayı ve kendilerini nasıl anladıklarını kapsar. Kültür aynı zamanda fikirlerin ve değerlerin insanileştirildiği süreçtir. Medeniyet ise bir toplumun teknik, bilimsel, ekonomik ve siyasi başarıları ile ilgilidir, bir toplumun maddi alandaki ilerlemesini ve gelişmesini ifade eder. Medeniyet ayrıca toplumsal yapıyı, modern yaşam tarzlarını, mühendisliği ve teknolojik icatları kapsar ve bunlarla toplumsal düzeni, refah düzeyini ve dış ilişkileri şekillendirir. Medeniyet, toplumların yaşam standardını yükseltirken, değerler dünyasıyla çatışmalara sebep olur. Toplumlar hem maddi hem de manevi boyutuyla gelişir. Ancak Batı medeniyeti dışsal başarılarına odaklanırken değerleri ve kültürel derinliği ihmal etmiştir. Batı medeniyeti materyalist ve teknolojiktir. Önce Tanrı’yı, sonra insanı ve hayatı öldürdü (Meriç, 1996a: 121; 1996b: 196-197).
Meriç’e göre kültür, bir toplumun varoluşunun özüdür ve onu ayakta tutan manevi bir yapı sağlar, medeniyet ise bu yapının dışsal, materyalist bir yansımasıdır. Kültür, bir toplumun temel değerleri, entelektüel birikimi ve ahlâki ilkeleriyle şekillenirken, medeniyet de bir toplumun teknik ve ekonomik gelişme düzeyiyle şekillenir. Meriç, Türk toplumunu Batı uygarlığının dışsal başarılarına duyduğu hayranlık nedeniyle eleştirir. Uygarlığın kültürel derinliğinden ziyade yalnızca materyalist yüzüne odaklanmanın Türk toplumunu derin bir yabancılaşmaya sürüklediğini savunur. Ancak düşünürümüzde Doğu medeniyeti ve Batı medeniyeti aynı değerleri ifade etmez. Bugün sadece Batı’ya özenen Doğu medeniyeti değil, Batı medeniyeti de can çekişmektedir. Bugün gökyüzü bomboş, hayat absürttür. İster Batı’da isterse Doğu’da olsun, romanlar sürekli olarak bu kalpsiz dünyanın insanlarını tasvir etmektedir (Meriç, 1996b: 120).
Kültür ve medeniyet tartışmasında Meriç’in önerdiği çözüm, ikisinin birleşmesidir. Düşünürümüz, kültür ve medeniyetin birbirini tamamlayıcı olduğunu ve dengeli bir şekilde bir arada varolmalarını ister. Ona göre, bir toplum önce kendi kültürünü benimsemeli, sonra da çağının ihtiyaçları doğrultusunda medeniyetini geliştirmelidir. Batı medeniyetini eleştirirken Meriç, Batı’nın teknik ve bilimsel başarılardan yararlanabileceğini kabul eder. Ancak bu faydanın kültürel özden sapmadan elde edilmesi gerektiğini belirtir. Meriç, Türk toplumunun Batı modernleşmesinin maddi unsurlarını taklit etmeden benimseyerek ve kendi kültürel mirasıyla besleyerek yeni bir medeniyet inşa etmesini istemektedir. Bu sentez, kültür ve medeniyet düzeyinde bir uyanış, yeniden inşa ve ihya hareketidir.
*Makalenin ikinci kısmı bir sonraki sayıda yayınlanacaktır.
Kaynakça
Dağ, Ahmet (2018). “Cemil Meriç’in Doğu-Batı Bağlamında Modernleşme ve Sömürgecilik Eleştirisi”. Asım Öz (Hazırlayan), Cemil Meriç Kitabı: Ülkeyi Yeniden Düşünmek, İçinde (s. 551-555), İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları.
Meriç, Cemil (1993a). Jurnal, Cilt 1, İstanbul: İletişim Yayınları.
Meriç, Cemil (1996a). Umrandan Uygarlığa, İstanbul: İletişim Yayınları.
Meriç, Cemil (1996b). Bu Ülke, İstanbul: İletişim Yayınları.
Meriç, Cemil (1997). Mağaradakiler, İstanbul: İletişim Yayınları.
Meriç, Cemil (2023). Kültürden Irfana, İstanbul: İletişim Yayınları.
Meriç, Cemil (2024). Kırk Ambar, Cilt 2, İstanbul: İletişim Yayınları.
Meriç, Mahmut Ali (1996). “Entelektüel Bir Otobiyografi”. Cemil Meriç, Bu Ülke, İçinde (s. 7-17), İstanbul: İletişim Yayınları.
