Hüseyin Cemil Meriç Kimdir?            

“Batı karşısındaki durumumuz, efendisinin ilaçlarını çalıp içen uşağın durumudur.” diyerek yerli aydın olmanın mücadelesini vermiş ve Olimpos Dağı’nın çocuklarına’ karşı ‘Hira Dağı’nın evlatları’ için çalışmıştır.  

Hüseyin AKIN

Şair-Yazar

  • Cemil Meriç mütefekkir kimliği ile müellif vasfını mezcetmiş bir münevverdir.

“Yazar ve hocayım. Başlıca işim düşünmek ve düşündüklerimi cemiyete sunmaktır.”

Kendisini yazar ve hoca olarak ifade etmesi bir tevazu göstergesidir. “Her asırda birkaç kişi düşünür, gerisi düşünülenleri düşünür sadece” sözüyle de kendi değer ve ağırlığının farkındadır.

  •  İlkokul öğretmenliğinden tercümanlığa, nahiye müdürlüğünden okutmanlığa birçok işte çalıştı. Bir ilkokul öğretmeninden, nahiye müdüründen nasıl büyük bir mütefekkir doğabileceğini entelektüel tecessüsü ile gösterdi.

“Ben bir taşralı tecessüsüyle sürüklendiğim o gürültülü dünyadan, kitapların asude inzivasına iltica ettim.” (Jurnal)

“Taşralı tecessüsü” kavramını yeni bir sosyolojik vakıa olarak düşünce literatürüne yerleştirmiştir.

  • O bir komplekssiz aydındır. Batı’ya gidip Doğulu olarak dönenlerdendir.

“Batı karşısındaki durumumuz, efendisinin ilaçlarını çalıp içen uşağın durumudur.” diyerek yerli aydın olmanın mücadelesini vermiş ve Olimpos Dağı’nın çocuklarına’ karşı ‘Hira Dağı’nın evlatları’ için çalışmıştır.  

  • Münzevi yaşamıştır. İnsanlar kötü olduğu için kaçıp kitaplara sığınmış, fildişi kulesinde kendine yeni bir dünya kurmuştur.

“Kimim ben! Hayatını Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi.”

Hayatının önemli bir kısmında âmâ olarak yaşayan üstat Cemil Meriç içe bakan gözleriyle kendine geniş ve zengin bir inziva ortamı kurmuştur.

Üstada göre tanışmak insan yayılmacılığıdır. Yalnızlık bu yayılmacılığa karşı en anlamlı direniştir: “Yayılmak ızdırap çekmektir… ne kadar çok insan seversen o kadar ızdırap alanın genişler.”

           “İnsanlardan kaçtım, kitaplara sığındım.” Cemil Meriç bu itirafıyla ne söylemek istemiştir?

           “Benim yazılarım birer vasiyetname mahiyetindedir. 60 yaşındayım. Hiçbir parti taraftarı değilim. Rousseau gibi yalnızım. Tek başına bir adamım…” diyen birinin insanlardan kaçması ne denli gerçeklik arz eder?

    Cemil Meriç’in yalnızlık dediği şey, kendisini anlayan birilerinden mahrum oluşuydu. Hayatı boyunca kendisini anlayan tek bir kişi bile çıkmamıştı. Aynı zamanı yaşadığı aydınlarla da ayrı dünyaları yaşıyordu. İdeolojilerin altın devrini yaşadığı memlekette düşünce kuduz köpek gibi kovalanmaktaydı ona göre. Çevresinde kendisini anlayan çıkmayınca onlarla geçirilen vaktin de boşa harcandığını fark edip kendi köşesine yani mağarasına çekildi. Cemil Meriç’in meselesi halk ya da yığınlarla değil, kendi halkına yabancılaşmış aydın geçinen zümreyle idi. Bu arayıştan bir yalnızlık ve bu yalnızlıktan bir Cemil Meriç doğdu.

Çok fazla birliktelikler sadece insanın insana kıymetini ortadan kaldırmıyor aynı zamanda kişinin kendi iç evine geç gelmesi veya bir türlü gelememesine de sebep olabiliyor.

  • İnsanlarda olmayıp da kitaplarda olan nedir?

            Kitap bütün zamanlar için kültürün gerçek taşıyıcısıdır. İnsan taşıdığını yolda düşürür, ihmal eder ya da kıymetini bilmeyen bir hafızaya kurban edebilir. Diğer yandan sadece insana kalan kültür taşıyıcılığı kültürün kendisini başkalaştırıp yozlaştırabilir.

Üstad’ın insanlardan koptum, bıktım demek yerine kaçtım demesi de dikkat çekicidir. Zira insan bir süre sonra ziyan ya da tehlikedir. Siz onu ehemmiyet dünyanıza katamadığınızda o sizi kendi sıradan dünyasına dahil etmek ister. Bunu bir süre sonra başarır da. Bu sebepten insana yakalanmamak ustalığını geliştirmek gerekiyor. Buna muvaffak olanların düşünce dünyamıza yaptıkları katkılar ise saymakla bitmez. İnsana büyük anlamlar yükleyenleri her zaman hayal kırıklıkları takip eder. Hiçbir insanla önsözünü okumadan sıkı fıkı ilişkiye girmemek lazım.

  • Yerleştirildiği toplumsal konumdan hep rahatsız bir çocukluk ve gençlik kurdu. Yerini yadırgama duygusu ile önünde örülen duvarları yıkmaya çalıştı.

“Yirmi dört yıl önce mahkemede Marksist olduğumu haykırmıştım. Ümitsizlikten doğan bir isyandı bu, bir nevi meydan okuyuş, yalnızlık içinde bir şey olmak ihtiyacı. Yılları zilletler içinde geçen, kâh Türk, kâh şehirli olduğu için horlanan göçmen çocuğu bir yere tutunmak, bir camiaya bağlanmak istiyordu. Sınıfı yoktu. Dünyada başka milletler olduğunu dahi bilmiyordu. Ama kucağında yasadığı topluma yabancıydı. O, şehirden gelmişti. Konuşması da giyinmesi de farklıydı. Yalnız yasadı, bir cüzzamlı gibi. Oynamadı, çocuk olmadı, içine ve kitaplara kapandı. Sonra lise yılları. Yine yalnız, yine yabancı. Açlık; midenin, etin ve ruhun açlığı. Hayalindeki dünyalar birer birer yıkıldı.”

            Yaşanmamış bir çocukluk, sevgisizlik ve aşksızlıkla geçen bir gençlik süreci.

  • Şiirden düzyazıya irtifa etmiştir. Osmanlı’dan itibaren ülkenin nesir boşluğunun farkındadır. Nesirlerinde de şiir yazan adamdır Cemil Meriç.

      “…ben görmedim Paris’i. (…) Paris evde yoktu. Ben rüyada gördüm Paris’i, gülümsedi ve kayboldu.” (Bu Ülke, S. 44)

          Başta “Bu Ülke”, “Umrandan Uygarlığa” ve “Kırk Ambar” olmak üzere yazdığı tüm eserlerinde bu şiir esintisi dikkat çeker.

  • İlişik ya da mensup değil; taraftır.

    “Tarafsızlık namussuzluktur” diyerek yüzümüze ayna tutan bir entelektüeldir o.

                 Kendisine “Siz kimden tarafsınız?” diye sorulduğunda: “Kelimelerden yanayım” cevabını vererek kelimelere olan güvenini yineler.

                  Dövüşen, savaşan ve değiştirip dönüştüren kelimelerdir hep:

                 “Kavga, insanla kader arasında değil artık, insanla kelime arasında. Rüyaları o bayraklaştırıyor. Yığınlar onun için yaşıyor, onun için dövüşüyor, onun için ölüyorlar… mukaddeslerin rengine bürünen bir bukalemun kelime, semavi kitapların şeytanı. Ve en tehlikelileri toprağımızda doğmayanlar… Sol’la sağ, bu karanlık kafilenin öncülerinden ikisi.”

  • Emperyalizmin türlü maskeler takmış yüzünü sömürü ağına takılan milletlere anlaşılır biçimde anlatır. Bu ülkeyi bu ülke insanına dünü, bugünü ve yarınıyla bütün desenleri, iklimleri ve renkleriyle tanıtır.

Semavi kitapların emri: «öldürmeyeceksin». Hristiyan Avrupa, en sefil çıkarları için dünyanın bütün mandarinlerini öldürdü ve öldürmeye hazır. Goethe, «ya örs olacaksın ya çekiç» diyor. Şark, Şadi’den Gandi’ye kadar aksi kanaatte: «Yemin ederim ki, dünyanın bütün toprakları bir tek insanın kanını akıtmaya değmez.» kim haklı?” (Bu Ülke – Cemil Meriç).