Psikolojik açıdan bu yazıda Zeigarnik Etkisi olarak adlandırılan bir konuya da dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu etki insanların tamamlanmamış işleri veya durumları, tamamlanmış olanlardan daha iyi hatırlandığını ifade eder. Yani beynimiz, tamamlanmış işleri hızla unutmaya meyilliyken; yarım kalmış, bölünmüş veya sonuçlanmamış işleri çok daha güçlü bir şekilde hatırlar.
Abdulkerim AKSU
Rehber Öğretmen ve Psikolojik Danışman

Günümüzde teknoloji artık kişisel ve sosyoekonomik hayatı kolaylaştıran gelişmiş bir alet çantası evresinden çıkmış durumda. Hatta son zamanlardaki dijitalleşme ve yapay zekâdaki gelişmelerle insan ve makineler arasındaki alet olmak konusunda rollerin değiştiği yeni bir çağın eşiğinde olduğumuza işaret ediyor.
Teknolojik gelişmelerin dümen suyuna kapılmış olan insanoğlunun yeryüzündeki yaşam tarzı ve alışkanlıkları takip etmesi güç bir başkalaşım geçiriyor. Bu süreç bir “gelişim ve başarı” hikayesine mi evrilecek yoksa psikolojik, sosyolojik ve kültürel bir çöküşle mi nihayete ereceği sorusu her toplumu ilgilendiren hassas bir yol ayrımına işaret ediyor.
Bu yazıda dijital dönüşümle beraber hayatımıza giren “ekran bağımlılığı” mevzusu üzerine birlikte düşünelim istiyorum.
Gelişim çağındaki bir birey için ekran başında geçirilen süre, “vakit kaybetmenin” ötesinde riskler taşıdığı hatırda tutulması gereken en önemli noktayı teşkil ediyor. Çünkü gelişim çağındaki bir insan için yaşadığı tüm kişisel ve sosyal deneyimler onun biyolojik, psikolojik ve sosyal gelişimine doğrudan etki eden bir nitelik taşımaktadır.
Biyolojik açıdan konuya bakacak olursak, çocukluk ve ergenlik dönemi, beynin nörokimyasal olarak şekillendiği, nöral iletim ağlarının düzenlendiği kritik bir evredir. Bu sürecin merkezinde “miyelinizasyon” adı verilen biyolojik bir işlem yatmaktadır. Miyelin, elektrik kablolarının bakır tellerinin üzerindeki yalıtımını sağlayan plastikler gibi sinir liflerini saran biyolojik bir kılıftır. Bu kılıf sayesinde beyin hücreleri arasındaki sinyallerin daha hızlı ve kontrollü iletilmesi sağlanır. Erkeklerde yirmi dört kadınlarda yirmi bir yaşına kadar sürebilen bu miyelinizasyon süreci, öğrenme hızı, odaklanma kapasitesi ve akademik başarı üzerinde doğrudan etkilidir.
Özellikle ekran karşısında oyunlar ve sosyal medyanın akışı içerisinde hedeften yoksun olarak geçirilen vakit beynin gelişimini doğal seyrinden saptırmaktadır. Bunun yanında gece saatlerine sarkan ekran maruziyetiyle derinleşen hormonal bir krize dönüşür. Nitekim bilimsel veriler, aşırı ekran kullanımının yetersiz ve düzensiz uyku alışkanlıklarına yol açtığını doğrulamaktadır. Özellikle gelişim çağında hangi maksatla olursa olsun ekran başında geçirilen uykusuz saatler, belli saat aralıklarında ağırlıklı olarak derin uyku evresinde salgılanan büyüme hormonunun doğal döngüsünü bozarak fiziksel gelişimde gerilemelere ve aksamalara yol açacaktır.
Çocuk ya da yetişkin fark etmeksizin haz amaçlı ekran karşısında geçirilen süre içerisinde insanların beynindeki ödül ve beklenti algısı ile ilgili kısımlar yeniden formatlanarak dijital tüketime uyumlu hale getirildiği unutulmamalıdır. Bu süreçte beyindeki dopamin ve serotonin hormonlarının işleyiş ve dengesi yoğun şekilde olumsuz etkilenir. Dijital oyunlar ve sosyal medya platformları, ödül sistemini tetikleyerek beyinde adeta bir “dopamin fırtınası” estirir. Dopamin, haz ve ödül beklentisiyle ilişkilidir; ancak fazlalığı, bireyi sürekli daha fazla uyaran aramaya iten bir bağımlılık döngüsü meydana getirir.
Dijital oyunlarla ve sosyal medyanın kısa süreli videoları iel uyarılma eşiği yükselmiş çocuklar için gerçek hayat gittikçe “sıkıcı” bir hal almaya başlar. Oyunlardaki yüksek tempo ve anlık ödüller, beynin heyecan eşiğini yukarı çeker. Eşiği bu kadar yükselen bir okul çağı çocuğunun, sabır gerektiren kitap okuma veya ders dinleme gibi düşük tempolu süreçlerle motive olması oldukça zor bir hal alır. Bu durum, öğrencilerin akademik başarılarının düşmesine ve temel öğrenme becerilerinin gerilemesine; dolayısıyla kişisel, sosyal ve mesleki geleceklerinin çok boyutlu bir kayıba uğramasına yol açma ihtimali söz konusu olabilir.
Buna karşın, huzur, aidiyet ve genel esenlik hissi veren serotonin düzeyi, ekran başında geçirilen yalnız saatlerde ve sosyal etkileşimden uzak odalarda giderek düşer. Dopaminin geçici hazzı, serotoninin kalıcı huzurunun yerini aldığında, çocuklarda sosyal anksiyete, depresyon ve yalnızlık gibi psikososyal problemler baş gösterir. Serotonin eksikliğine bağlı olarak sosyal etkileşim ihtiyacı azalır ve bu süreç bireyi gerçek dünyadan kopararak sanal dünyanın sahte ödüllerine ve etkileşim ağına mahkûm eder.
Psikolojik açıdan bu yazıda Zeigarnik Etkisi olarak adlandırılan bir konuya da dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu etki insanların tamamlanmamış işleri veya durumları, tamamlanmış olanlardan daha iyi hatırlandığını ifade eder. Yani beynimiz, tamamlanmış işleri hızla unutmaya meyilliyken; yarım kalmış, bölünmüş veya sonuçlanmamış işleri çok daha güçlü bir şekilde hatırlar. Bu durum, bitirilmemiş bir görevin zihinde yarattığı “bilişsel gerilim”den kaynaklandığı söylenebilir. Aslında bu etki öğrenme sürecinde, bir konuyu tamamlama arzusuyla motivasyonu artıran olumlu olarak değerlendirilebilir. Ancak ekran söz konusu olduğunda durum tersine dönmektedir. Bilimsel çalışmalar, dijital dünyanın yarattığı parçalı bilgi akışının zihni “sürekli bölünmüş bir dikkat” moduna soktuğunu gösteriyor. Zeigarnik Etkisiyle sürekli “dijital uyarana geri dönme arzusu” duyan çocuğun, akademik başarının anahtarı olan odaklanma becerisi zayıflar ve dikkat süresi kısalır.
Ekran karşısında geçirilen kontrolsüz saatler, yukarıda temas ettiğim ve daha çok kişi ve aile ile sınırlı biyolojik ve psikolojik riskler yanında toplumu ilgilendiren kritik ve bir o kadar da tehlikeli bir risk daha taşımaktadır. Bunu kısa ve öz olarak “kültürel aktarım” riski olarak adlandırabiliriz.
Bir toplumun varlığını sürdürebilmesi sahip olduğu sosyokültürel normları, geleneksel davranış kalıplarını ve o topluma kimlik kazandıran anlam ve değer dünyasını yeni nesillere ne ölçüde aktarabildiğine bağlıdır. Ancak bu anlam ve değer dünyası canlı tutulduğu sürece, bir toplum tarih sahnesinde ‘bir ve diri’ kalmayı başarabilir. Topluma birliğini veren değerlerin, gelenek ve göreneğin yaşanarak öğrenildiği sosyal ortamlar kaybedildiğinde, toplumun geleceğini inşa edecek olan gençler, köklerinden kopuk birer dijital evrenin göçebelerine dönüşeceklerdir.
El-hâsıl, gençlerimizin kontrolsüz dijital dünyadaki yaşamları, gelişimsel ve akademik ve risklerin yanında, sebep olduğu sosyal yalıtımın etkisiyle kültürel değerlerimizi aktarımını da zora sokmaktadır. Baştaki soruyu tekrar sorarak yazımı sonlandırmak isterim:
“Bu süreç bir gelişim ve başarı hikayesine mi evrilecek yoksa psikolojik, sosyolojik ve kültürel bir çöküşle mi nihayete erecek?”
