Cemil Meriç, Batı’yı tanıtarak sevdiren, sonra kavratarak uzaklaştıran; bu arada bize kendi dünyamızın inceliklerini keşfettiren mütefekkir.
Mustafa ÖZEL
Dr.

Cemil Meriç’e dair ilk ‘edebî’ değerlendirmemi Bu Ülke’nin 20. yılında Mustafa Kutlu’ya yapmıştım (Dergâh, Ocak 1994.) Bu yazı, o ilk sözlerimin kısa bir tefsiri olsun. İfadem şuydu:
Cemil Meriç, gözlerini Paris’te kaybedip Konya’da dünyaya açan çilekeş. “Dünyamıza” diyemiyorum, zira bütün çırpınışlarına, olağanüstü inanma gayretine rağmen Araf’tadır üstad. Müslümandı tabii, ama kitaptan çok tarihe bağlanan bir Müslüman. Osmanlı tecrübesi onun için tarihin sonu idi, beşer düşüncesinden çok eyleminin şahikası. (Onun için şiirimizi Yahya Kemal’le bitiriyordu. Kuğunun son şarkısıydı o.) Batı’yı seviyordu, Batı’ya düşmandı. Her halükârda onu çok iyi tanıyordu. (Zaman zaman bize okutturduğu sarı sayfalarda, Mehmet Kaplan için söylediği bir sözü hatırlıyorum: “Batı’yı tanıdığım için bana hayran; çok iyi tanıdığım için de, düşman!”) Necip Fazıl’ın resmettiği Batı, tefessüh etmiş bir dünyaydı sadece: Gerekçesi verilmeyen bir mahkûmiyet. Necip Fazıl ithamdı, Cemil Meriç gerekçe. Meriç olmasa ‘sağcı’ aydınımız Avrupa’yı belki hiç tanımayacak, hiç anlamayacaktı. Bu Ülke, Umrandan Uygarlığa, Mağaradakiler düşünce hayatımızın köşe taşları. Bunlar olmasa ilkokul çocuklarıydık hâlâ. Cemil Meriç, Batı’yı tanıtarak sevdiren, sonra kavratarak uzaklaştıran; bu arada bize kendi dünyamızın inceliklerini keşfettiren mütefekkir.1
Düşünce dünyamızda bomba etkisi uyandıran Bu Ülke’nin başlıca kahramanları, kaçaklardı: Yunan’a, İran’a, Turan’a kaçanlar. (Bu sonunculara dair yazısı, “Turan’a Kaçış”, sadece bir defa yayınlanabildi, sonra –tahmin edilebilecek ikna yahut baskılarla- bir daha gün yüzü görmedi!) Yıllar sonra TRT tarafından gerçekleştirilen “Türkiye’nin Ruhu: Cemil Meriç” belgeselinde, Cemil Meriç’in de aslında bir kaçak olduğunu ve boyuna bu gerçeğin mahcubiyetiyle yaşadığını ifade etmiştim. Sağcılarla yaşıyor ama sağdan kaçıyordu. Sola kaçıyor ama solcuları orada bulamıyordu.2 Batı’dan kaçıyor ama Batılı düşünürleri elinden düşürmüyordu. Kırk Ambar’ın girişinde Dehmel’den aktardığı şu üç cümle onun da fikir hayatının özetiydi: “Geniş bir vatanım var. Kafamdaki bir parça beyin on ülkeden geliyor. En has değerim hangi ülkeden.. bilemem ki!”3 Bilmiyordu, gerçekten!
Medeniyet Dindir, Uygarlık Dinden Kaçış!
Çağdaş Türk düşüncesinin en mutantan ve talihsiz kelimesi, medeniyettir. Elli yıl önceki lise ve üniversite yıllarımızda kulağımıza o kadar hoş geliyordu ki, dalgalara kapılan bir gemi gibi, medeniyet okyanusuna dalıp gidiyorduk. Sağcıysanız, bu kavramdan esas olarak dini anlıyor ve coşkuyla sarılıyordunuz. Solcuysanız, medeniyete uygarlık diyor ve dinden kaçıyordunuz. Sonraki okumalarım, kelimenin Aydınlanma Avrupa’sındaki serüveninin de çok farklı olmadığını gösterdi.
Medeniyet (civilization) kavramını ilk defa Fransız filozof Mirabeau kullanmıştı (L’Ami des hommes, 1756). Yaklaşık 500 sayfalık kitapta sadece üç defa kullanıldığı halde, tıpkı Adam Smith’in tüm külliyatında sadece üç defa geçen4 “görünmeyen el” (invisible hand) kavramı gibi, göz kamaştıran bir işaret feneri oldu. Sosyolog Mazlish kelimenin Mirabeau tarafından ilk kullanımının dinî bağlamına dikkatimizi çekiyor: “Din hiç şüphe yok ki insanlığın ilk faydalı sabitesidir; medeniyetin ana kaynağıdır.” Hayret, seküler Aydınlanma, uygarlığı dinsel bir temele oturtuyor! Hayretinizi biraz daha arttırayım: Bu dinsel bağlamlı kelime ilk olarak Mirabeau’nun kitabının “İş ve Para” bölümünde arz-ı endam ediyor: Deniyor ki, açgözlülük ve lükse bağımlılığın aksine, din bize kardeşliği aşılar ve kalplerimizi yumuşatır.5
On dokuzuncu yüzyılda ise medeniyet kavramı Avrupa’da tamamen sömürgeci emellere hizmet edecek tarzda kullanıldı. Tek medeniyet, “iş ve para odaklı” kapitalist Avrupa medeniyetiydi; diğer toplumları medenileştirmek ise “beyaz adamın yükü.” Muhafazakâr filozof James Mill, özgürlük ve demokrasinin Hindistan bağlamında hiçbir anlamının olmadığını; bu ilkelerin “beyaz-olmayan halklara” uygulanamayacağını söylerken; liberal oğlu John Stuart Mill, “serbest ticaretin sadece eşitler için geçerli olduğunu” belirtiyordu. Yerli liberallerimizin dillerinden düşmeyen On Liberty (1859) ve Representative Government (1861) başlıklı kitaplarında ortaya koyduğu liberal tezler, Hindli ve diğer “aşağı halklar” için geçerli değildi. Liberal felsefenin bunlardan önceki büyük üstadı John Locke (1632-1704) bile farklı değildi: Putperest Afrikalı ve Amerikalı yerlilerin Hıristiyan Avrupalılarca sömürgeleştirilmesi hakkaniyete uygundu, çünkü bunlarda o asil mülkiyet duygusu yoktu. Ellerindeki toprağı israf ediyor, tepe tepe kullanmıyorlardı. David Hume (1711-1776) ise koyu deri renginin “ahlâkî ve zihnî aşağılık işareti” olduğunu ileri sürüyordu.6 Tüm bunlar, aynı yüzyılın, kısıtlarına rağmen birer irfan abidesi olan Osmanlı düşünürlerini Namık Kemal’in veciz ifadesi etrafında birleştiriyordu: “Avrupa Şark’ı bilmez!”7
Cumhuriyet aydınları Namık Kemal’lerden ziyade David Hume’lara kulak verdiler. Tek farkla: Ahlâkî ve zihnî aşağılığın derimizden değil, dinimizden kaynaklandığını düşünerek. Onun için Yunan’a, İran’a, Turan’a kaçmaya başladılar. Bu firara karşı benim lise yıllarında tutunduğum iki dal Necip Fazıl ile Sezai Karakoç’tu; üniversite yıllarında ise Cemil Meriç.
Büyük Doğu, Diriliş, Umrân
Medeniyet muhasebesinde ilk hocam Sezai Karakoç oldu. Gerçi Necip Fazıl’la tanışıklığım ondan önceydi. Fakat Üstad, medeniyet kelimesini pek kullanmıyordu. Yazılarının leitmotifi Doğu, Batı, İslam ve Müslüman Türklüğün şairâne bir ifadesi olarak “Büyük Doğu” kelime ve terkipleriydi. İdeolocya Örgüsü’nde Doğu ruhtu, Batı madde. İslam, denge nizamıydı. Asya’nın İslam’dan önceki ruhî fışkırışlarını “insanlık çapında zuhurlar” kabul edemezdik. Evrensel bir aksiyona yol açmak bakımından “Doğunun aslî ve galip rengi, Adem Peygamberden beri gelen Allah Resulleri ve nihayet bütün zaman ve mekânın sahibiyle İslamiyet’te gerçekleşmiş”ti. Necip Fazıl, düşünmek isteyene değil, inanmak isteyene hitap ediyordu. Fikirden çok kibirdi. Ayakta alkışladığım; beni ve bütün neslimi hayran bırakan ilk ve tek “haklı kibir” idi bu.
Sezai Karakoç’un çocuk muhayyilemde hep daha mümin, mütevazi ve mütefekkir bir portresi vardı. Necip Fazıl kadar gür sesli değildi. Fakat onun yazılarına kıyasla çok daha sıcak, öğretici ve ikna ediciydi. Medeniyet tarihine dair okumaları daha sahici, kadîm medeniyetler arasında zaman zaman yaptığı karşılaştırmalar çarpıcıydı. Sezai Bey, medeniyeti günümüz sosyal bilimcileri gibi hem tekil, hem çoğul anlamları içinde ustaca kullanıyordu. İkincisini esas aldığımızda bir Sümer, Mısır, Çin, Hint veya Yunan-Roma medeniyetinden söz edebilirdik. İslam medeniyeti de görünürde bunlardan biriydi. Fakat bir de tekil anlamıyla medeniyet vardı: İnsanlık Medeniyeti. Diğer medeniyetler, insanlık medeniyetinin “bir tür aranışı, tarih ve zaman içinde gerçekleştirilme denemesi” idi. Bu medeniyet, realiteden çok, bir idealdi. Öbürleri, bu ideali ararken gerçekleşen reel medeniyetlerdi. Medeniyet ideali uzun vâdede reel oluyor, bundan da tarihî-sosyolojik medeniyetler doğuyordu. Karakoç reel ile ideal arasındaki bağlantıyı ilmî usullerle açıklamak yerine, şairâne tasvirle yetiniyordu: “Kimi zaman medeniyet geriliyor, kimi zaman ilerliyor, geri çekiliyor, ileri atılıyor, yana çekiliyor, öne geçiyor, arkada kalıyor, fon oluyor, ön plana çıkıyor, netleşiyor, brütlüğünü arttırıyor, nebülözleşiyor, bulutlaşıyor, sonra yağmurlaşıp yere düşüyor, kaoslar ve kozmoslar döneminden geçiyor… (Bu anlamda) medeniyet, doğaüstü bir olgu. Ama doğayı kavrıyor, tarihî-sosyolojik çizgilere ışığını yayıyor. Geçmiş medeniyetler, damarlarını yeni medeniyetlerin içine uzatıyor. İnsanlık medeniyeti, medeniyetlerin birbirine geçmeli, eklenmeli bir dokusunu sunuyor.” Şâirâne tasvirin sonunda, iki üstadın yolu birleşiyor. Anlıyoruz ki, İnsanlık medeniyeti gerçekte İslam medeniyetidir.
Medeniyeti tasvirden tahlile Cemil Meriç’le geçtiğimi söyleyebilirim. Umrândan Uygarlığa’nın İbn Haldun’dan mülhem başlığı bile dağlardan bulutlara doğru yükselmekte olduğumuza işaretti. Tunuslu bilgine göre, umran ilmi, bizi taklitten kurtaracak yegâne ilimdir. Yazılan tarih, yaşananın yerine geçen ayrı bir gerçeklik olup çıkar. Bu gerçeklik varolan düzeni haklılaştırmaya daha yatkın olduğundan, onunla başa çıkmadan düzenle mücadele edilemez. Devrinin tarih tasavvuruyla hesaplaşmayı düzenle mücadelenin nirengi noktası sayan Cemil Meriç, kelimelerin soyağacını çıkarmakla işe başlıyordu: Civilization, kultur, temeddün, medeniyet ve nihayet umran. İbn Haldun, temeddün ile umranı ayırır: Temeddün, şehir medeniyetidir, yani haderiyet. Umrân, hem bedevîliği hem haderîliği kucaklar: “Kültür ve medeniyet.” Medeniyet daha maddî unsurları çağrıştırıyor; kültür ise değer ve ülküleri. “Spengler bu kelimelere vuzuh kazandırmaya çalıştı: Kültür her medeniyetin başlangıcı, yaratıcı heyecanı, feyyaz baharıdır. Medeniyet ise ihtiyarlık çağı; tekrar, boş bir kalıp, kemikleşme.” Germenlerin Roma’yı dize getirmesi, “köyün şehir, kültürün medeniyet üzerindeki zaferiydi.” Cemil Meriç yüksekten uçuyor, fakat bir türlü ‘bu ülke’ye inemiyordu. Batılı düşünürlerden aktardıkları, bakışımızı keskinleştiriyor; birer narayı andıran hükümleri gururumuzu okşuyor; fakat nereden, nasıl yola koyulacağımızı yine tam bilemiyorduk. Şu hükmü, kendisi dahil bütün aydınlarımız için geçerliydi: “Kaynaklarından kopan bir intelijensiyanın kaderi, bir mefhûm hercümerci içinde boğulmak. Umrândan habersizdik, medeniyete de ısınamadık. İnsanlığın tekâmül vetiresini ifâde için kendimize lâyık bir kelime bulduk: Uygarlık. Mâzisiz, mûsikîsiz bir hilkat garîbesi.”8
Necip Fazıl bize başımızı dik tutmayı, Sezai Karakoç kalbimizi arındırmayı, Cemil Meriç ise ufkumuzu genişletmeyi öğretti. “İktisatçı olduğu duasından bile anlaşılıyor” demeyecekseniz, harcadıkları emek kendileri ve sevenleri için “cennet sermayesi” olsun diyorum.
NOTLAR:
- Mustafa Özel: Romanperver İktisatçı, İstanbul: Küre, 2019, s. 118.
- Ümit Meriç: Babam Cemil Meriç, İstanbul: İnsan, 2018, s. 305-7.
- Cemil Meriç: Kırk Ambar I, İstanbul: İletişim, 1998, s. 17.
- Pierre Force: Self-Interest before Adam Smith, Cambridge University Press, 2003, s. 70.
- Bruce Mazlish: Civilization and Its Contents, Stanford University Press, 2004, s. 5-6.
- Martin Bernal’den aktaran Mustafa Özel: Roman Diliyle Siyaset, İstanbul: Küre, 2018, s. 202-3.
- Zeynep Çelik: Avrupa Şark’ı Bilmez, İstanbul: Koç Üniversitesi, 2020.
- Cemil Meriç: Umrandan Uygarlığa, İstanbul: İletişim, 2002, s. 86.
