Kitabın özünün özü olarak da görebileceğimiz bu hoş hatıra bizlere Cemil Meriç’in inanmışlığını, azmini, zekasını, eş ve baba olarak duruşunu, zarafetini, kitaba ve okumaya duyduğu sarsılmaz bağlılığını, estetik duyarlılığını, kelimelerden inşa ettiği anlam dünyasındaki titizliğini, hafızasını, iradesini ve sabrını gösterir. Bu huzur atmosferi, tefekküre adanmış bir ömrün, Avrupa’dan Asya’ya köprü kuran bir zihnin ve hakikati arayan bir münevverin portresini tüm canlılığıyla ortaya koyar.
Nihal PAKIRDAŞI

“Ümit erguvan ağacına çıkıp nefti-yeşil bir kâinatta kaybolmadan önce harabenin duvarından sarkan açmakta olan bir salkımı koparır, koşup babasının yanına gelir. Cemil bey sadece kokusuyla var olan çiçeği, Ümit’in avucundan koklar, derin bir “Ohh” çeker ve “Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed” der. Sonra Fevziye Hanım, sayfalarının kenarları tarazlanan Hernani’nin Fransızcasından, yastığa bağdaş kurup oturan Cemil Bey’e, kaldıkları yerden okumaya başlar. Önce sayfayı baştan sona okur ve tekrar ilk mısralara döner. Cemil Bey, Hugo’nun Fransızcasını ezbere alır. Dakikalarca, kımıl kımıl dudaklarını oynatır, parmakları hecelerini sayar ve nihayet sonunda “Yaz Fevziye” diyerek Türk şiirine yeni bir çiçek buketi daha armağan eder.”
Fethi Paşa Korusunda bir film sahnesini andıran bu hatırayı, kıymetli Ümit Meriç hanımefendinin, babası mütefekkir Cemil Meriç’i anlattığı hatıra ve biyografi niteliğindeki “Babam Cemil Meriç” adlı eserinden öğreniyoruz. Kitabın özünün özü olarak da görebileceğimiz bu hoş hatıra bizlere Cemil Meriç’in inanmışlığını, azmini, zekasını, eş ve baba olarak duruşunu, zarafetini, kitaba ve okumaya duyduğu sarsılmaz bağlılığını, estetik duyarlılığını, kelimelerden inşa ettiği anlam dünyasındaki titizliğini, hafızasını, iradesini ve sabrını gösterir. Bu huzur atmosferi, tefekküre adanmış bir ömrün, Avrupa’dan Asya’ya köprü kuran bir zihnin ve hakikati arayan bir münevverin portresini tüm canlılığıyla ortaya koyar. Kaderin bir cilvesidir ki Cemil Meriç çiçekler kokladığı “nur-u ayn”ın ellerinden bir ömür boyu kelimeler toplayıp Türkiye’nin düşünce toprağına yediveren tohumlar eker.
Türk düşünce hayatının seçkin simalarından merhum Cemil Meriç’in kızı olan Ümit Meriç, Üsküdar’da dünyaya gelmiştir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitirmiş, aynı fakültede yaklaşık otuz yıl akademik görev üstlenerek pek çok öğrenci yetiştirmiştir. Sosyoloji, kültür ve düşünce dünyasına dair çok sayıda esere imza atan Meriç, ilmî ve entelektüel çalışmalarını sürdürmektedir.
“Babam Cemil Meriç” adlı eser, Ümit Meriç’in babası Cemil Meriç’i anlattığı hatıra ve biyografi niteliği taşıyan bir çalışmasıdır. Kitapta, Meriç’in ev içindeki yaşamı, eşi, çocukları, çevresi ve dostlarıyla ilişkisi, çalışma disiplini, zorluklara karşı direnci ve fikir dünyasının gündelik hayatına nasıl yansıdığı samimi bir dille aktarılır. Kitap, okuyucuya yalnızca büyük bir düşünce adamını değil; fedakârlıkları, azmi, mücadeleleri ve insanî yönleriyle portresini sunarken, aydın olmanın sorumluluğunu ve düşünceye adanmış bir hayatı gözler önüne serer. Tüm kelime ve cümlelerin nezaket ve özenle seçildiği “Babam Cemil Meriç” adlı eserini Ümit Meriç, okuyucularını adeta evinde ağırlayarak onlarla samimi bir dostluk bağı kurmak amacıyla kaleme aldığını ifade eder. Kitabın sonuna ulaştığınızda sayın Meriç’in bu içten niyetine ulaştığını fark edeceksiniz.
Rumelili bir ailenin çocuğu olan Cemil Meriç 12 Aralık 1916 günü Osmanlı Devleti’nde Halep Vilayeti’ne bağlı Reyhaniye (Reyhanlı) kazasında dünyaya gelir. Doğumundan iki sene sonra babası Mahmut Niyazi Bey’in işi dolayısıyla taşındıkları Antakya Fransızlar tarafından işgal edilir. İşgal yılları içinde yetişen Cemil Meriç küçük yaşlardan itibaren ansiklopedileri okuyacak kadar okumaya ve öğrenmeye açtır. Eflatun’u on üç yaşında tanıdığını, on beş yaşında belli başlı divanları bitirdiğini belirten genç Meriç’in okuma aşkına kitaplar kâfi gelmez. Hüseyin Cemil’in şahsiyetinin şekillenmesinde Antakya Lisesi’ndeki hocaları etkili olur ve kendisi bu durumu “Lisem Üniversitemdir.” cümlesiyle özetler. Çocukluk ve gençlik yıllarını kitaplarda yaşayan Meriç, Batı düşüncesine zengin bir donanımla ayak basar. Cemil’in Batı’daki hocaları Montaigne, Corneille, Racine, Voltaire, Rousseau ve Montesquieu olur. Fakat edebiyattaki ilk aşkı ve düşünce dünyasındaki rehberi Balzac; en sevdiği iki Fransız yazar ise; Hugo ve Chateaubriand’tır. 1933’te henüz on altı yaşındayken “Geç Kalmış Bir Muhasebe” adlı yazısı Yeni Gün gazetesinde çıkar.
Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinde yalnızca askerî ve siyasî krizler değil, aynı zamanda derin bir kimlik ve yön arayışı da ortaya çıkmıştır. Bu ortamda Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Batılılaşma gibi fikir akımları, dağılan devleti nasıl ayakta tutabileceği sorusuna farklı cevaplar üretmiştir. Son dönem çoğu Osmanlı ve Cumhuriyet aydını ise Avrupa’nın gülünü ve dikenini birlikte almayı savunarak Batılılaşma fikrinde karar kılmıştır.
Meriç, bu akımlardan ilk olarak, -henüz sosyalizmi pek bilmediği için- yeni bir arayış ve bütünleşme ümidi ile lisede okuduğu kitaplardan etkilenerek Türkçülüğü seçer. Türkçülüğünün teorik olduğunu ifade eden Meriç, bir süre sonra lise kütüphanesinden alıp okuduğu “Madde ve Kuvvet” adlı kitap sayesinde ateizme yönelir. On dokuz yaşına geldiğinde İstanbul’a gelen Meriç, sosyalist ve Marksist düşünceyle tanışır. İstanbul’da sükût-u hayale uğrayan Cemil çaresiz 1937 Mayıs’ında tekrar Hatay’a döner; ilk okul öğretmenliği yapar. İskenderun’da nahiye memurluğu ve tekrar geri döndüğü Hatay belediyesinde katiplik görevinde bulunur. 1939 Nisan ayında Hatay hükümetini devirmek suçundan tutuklanır ve iki ay sonra serbest kalır. Fakat yalnızlık ve hayal kırıklıkları Meriç’in peşini bırakmaz ve İstanbul’a dönme kararı alır. Yabancı diller okuluna öğrenci olarak girer. Zamanının çoğunu sahaflarda ve üniversite kütüphanesinde geçirir. 1940’ların aydın çevresi Beyoğlu’nda özellikle Nizvas ve Elit pastanelerinde bir araya gelirler. Bu mekanların müdavimlerinden biri olan Salah Birsel “Elit’e gelenlerin en kültürlüsü, en bilgilisi Cemil Meriç’ti” sözleri Meriç’in entelektüel disiplinini ve öğrenme konusundaki istikrarlı çabasını teyit eden önemli bir tanıklıktır. Bu toplantılara belli bir süre devam eden Meriç, zamanla kendisini bu gruba ait hissetmez.
Meriç’in dünyasında Balzac’ın dostane bir yeri vardır. İstanbul’da yayımlanan ilk yazısı dünyanın en büyük romancısı olarak nitelediği Honore de Balzac üzerinedir. Balzac’ın kahramanları sayesinde Paris’i tanıyan Meriç, rüyalarının şehri Paris’e gitme hayaliyle yaşar. Alman birliklerinin Paris’i işgali üzerine, Yabancı Diller Okulu tarafından vaat edilen Fransa’daki eğitim projesi feshedilir. Bir kez daha sükût-u hayale uğrayan Cemil Meriç, kaderin bir cilvesi olarak gözlerinin tedavisi için Paris’e gider; ancak büyük umutlarla vardığı bu şehir, onun için derin bir hayal kırıklığı olur.
Yalnızlığı büyüyen Cemil Meriç yirmi beş yaşına geldiğinde bir hayat arkadaşına ihtiyaç duyar ve kendisine bir Zümrüd-ü Anka olacak Fevziye Menteşoğlu’yla hayatını birleştirir. Küçük Moda’da bir süre ikamet eden yeni evli çift, Cemil Meriç’in mecburi hizmeti dolayısıyla Fransızca öğretmeni olarak Elazığ’a atanır. Meriç, “Elaziz’den (Elazığ’dan değil) kötü insan çıkmaz evladım!” dediği şehirde samimi dostluklar kurar, öğrencileriyle güzel anılar biriktirir. Fakat Meriç’in bu sıra dışı öğretmen öğrenci ilişkisi okul idaresini rahatsız eder ve Maarif vekili Hasan Ali Yücel imzalı bir kınama mektubu alır ve stajı tasdik edilmez. İstanbul’a dönmek zorunda kalan Meriç ailesine yeni bireyler katılır. Çiftin ilk çocuğu Mahmut Ali’dir. Daha sonra, babaanne Zeynep hanımın “Kız çocuk bereketiyle gelir!” sözleriyle karşılanan ve ismi babası tarafından konulan Zeynep Ümit dünyaya gelir. Gerçekten de babaannenin hüsn-ü zannı tutar ve Meriç’in kızının doğumu ile başlayan üniversitedeki okutmanlık görevi otuz yıl sürer ve 1974’te bu görevinden emekliye ayrılır.
Meriç ailesi on iki yılını geçirecekleri Fetih Paşa Korusundaki bahçeli evlerinde güzel anılar biriktirirler. 1954 yılına gelindiğinde ise Cemil Meriç tamamen görme yetisini kaybeder. Kör kelimesi Meriç’i öfke girdaplarına çekmektedir ve bu aileye de yansır. Hayatla ilişkisini okuma üzerinden kuran Meriç’in hayatı elinden alınmış gibidir. Cemil Meriç, gece yarıları kütüphanesine girer, kitaplarını el yordamıyla bulur; açar ve koklar. İntiharı düşünecek kadar bunalıma giren Meriç’e ailesi, dostları teselli olur. Ümit Meriç, kitap boyunca babasının dostlarını evlerinin baş köşesinde ağırlar ve her birini hürmetle anar. Bu süreçte Rıza Tevfik, Refik Halid, Sabih Şevket, Salih Zeki, İskender Fikret, Hasan Ali Yücel ve Asâf Hâlet Çelebi, Cemil Meriç’i yalnız bırakmaz.
Cemil Meriç, Hernani çevirisiyle hayatına kaldığı yerden devam etmeye çalışır. Başta kızı Ümit ve eşi Fevziye Hanım olmak üzere eve gelen talebeleri ve dostları onun gözü olurlar. Uzun saatler süren okumalar neticesinde kuruyan boğazlara, çatallaşan seslere rağmen Cemil Meriç’in çalışma azmine gölge düşmez. Ümit Meriç’in incelikle kaleme aldığı bu dost ve talebe buluşmaları kitapta her bir başlık altında genişçe yer tutar. Adeta duvarları kaplayan kütüphanelerinin yamacında irfan meclisine dönüşen evleri, gelecek nesillere esaslı bir örnek teşkil etmektedir. Meriç’in bu dönemdeki dostları ise, Ahmet Akat, Hüseyin Sarıtaş, Mehmet Ergin, Fuat Andıç, Berke Vardar, Ali Özgüven, İzzet Tanju, Server Tanilli, Tevfik Fikret Kılıçkaya, Muhan Bali, Turgut Arnas, Nadir Demirel ve Davut Tanoğlu’dur. Özellikle İzzet Tanju ve Berke Vardar Cemil Meriç’in en cefâkar ve en vefakâr talebeleri olur.
Cemil Meriç’in dünyasında Kemal Tahir’in ayrı bir yeri vardır. “Çemil Meriç’in düşünen ve düşündüklerini onunla paylaşan en yakın dostu: Kemal Tahir’dir.” Ümit Meriç dönemin aydın isimlerini babası hakkındaki düşünceleriyle birlikte bize aktarır. Eserde, Kemal Tahir dışında Kerim Sadi, Tarık Mümtaz, Fethi Atay, Yalçın Sayın, Şerif Mardin, Celal Sılay, Ergun Göze ve Cengiz Aydın da yer alır.
Cemil Meriç, Paris’ten döndükten sonra Hint edebiyatına yönelir; onun için Hint, Asya’nın keşfi anlamına gelir. Diğer yandan “ilk sosyolog, ilk sosyalist” olarak nitelediği Saint-Simon üzerinde de yoğunlaşır. Meriç, ilk eserlerini bu iki alanda kaleme alır. Ümit Meriç’in fakültedeki asistanlığı sırasında yeni dostlar yeni talebeler evlerinin misafiri olur. Muammer Celâlettin Muşta, Hasan Fahri Saylan, Kadir Turan ve Mahmut Arslan gibi isimler de onun ifadesiyle “bir derviş misali” hocalarının yanına çalışmaya gelirler. Bu dönemde Ümit Meriç dinî vecibelerini yerine getirmeye başlar ve Cerrahi Dergâhı’nda Muzaffer Ozak’ın sohbet ve derslerine katılır. Bu kez erguvan kokulu eller, babasını ve annesini ellerinden tutarak dergâha ulaştırır.
Cemil Meriç düşünce dünyasındaki kırılmayı dört duvarı kitaplarla çevrili salonunda ağırladığı romancı Jacques Bellefroid’in kendisine yönelttiği “Mösyö Merik bu kütüphane mükemmel bir Fransız entelektüelinin kitaplığı. Ama siz Türk’sünüz. Sizin kütüphaneniz nerede? sözlerinden sonra yaşar. Onlardan olmadığının hakikatiyle yüzleşen Meriç kendini uçurumun kenarında hisseder. Yap boz misali kurduğu düşünce dünyasını yeniden inşa etmeye başlar.
“Kaderimizi çizen Avrupa’nın siyasi ihtirasları. Kullandığımız kelimeler onun emellerini dile getiriyor. Kulağımıza fısıldanan lafızları, hudut ve şumüllerinden habersiz, fısıldayıp duruyoruz… Tefekkür vuzuhla başlar, kurtuluş şuurla.”
Cemil Meriç’in Bu Ülke ile bağını kuran yayın, Hisar dergisidir; bu tanışıklığı ise Ahmet Kabaklı sağlar. Birbirini izleyen konferanslar, toplantılar ve kaleme alınan makalelerin ardından Bu Ülke, nihayet Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanır. Çeyrek asır sonra MEB tarafından Yüz Temel Eser arasına girecek olan Bu Ülke’yi; Umrandan Uygarlığa, Mağaradakiler ve Kırk Ambar takip eder.Eserler büyük yankı uyandırır. Cemil Meriç’in meclisinde yeni dostlar ve talebeler ağırlanır. Beşir Ayvazoğlu, Dursun Gürlek, Kadir Cangızbay, Mustafa Armağan, Mehmet Akif Ak, Halil Açıkgöz, Mustafa Miyasoğlu, Abdullah Uçman, Cevat Özkaya, Kenan Gürsoy, Mustafa Özel, Şadi Çarsancaklı ve Ekrem Tahir kitapta yer alan isimlerdir.
Cemil Meriç’in, Ümit Meriç’in ifadesiyle “İngiliz dili okyanusuna dalışı”, Lamia Çataloğlu ile başlar. Lamia Hanım’la kurdukları dostluk, Meriç’in vefatına kadar devam eder.
Cemil Meriç musikiye de meraklıdır. Memduh Çundar, Ruhi Ayangil, Fırat Kızıltuğ ve Çinuçen Tanrıkorur ile dostlukları vardır. Risale-i Nurlara ilgi ve alakası her daim var olan Cemil Meriç’in evine ziyarete gelen Muhsin Demirel, Safa Mürsel, Haluk İmamoğlu ve Mehmet Paksu’dan Risale- Nurdan bölümler dinler. Mete Tuncay ve İlber Ortaylı gibi isimlerde Cemil Meriç’in ziyaretçileri arasındadır.
1987 yılına gelindiğinde Meriçlerin evinde yaprak dökümü başlar. Yeni âleme ilk doğan Fevziye Hanım olur. Fevziye hanımın ölümünden sonra Cemil Meriç’in bazı rahatsızlıklar baş gösterir ve geçirdiği beyin kanaması sonucunda felç kalır. Tedavi süreçleri kısmen etkisini gösterse de Meriç 12 Haziran’ı 13 Haziran’a bağlayan gece ahiret alemine gözlerini açar.
Cemil Meriç, Türk düşünce hayatında Doğu ile Batı arasında köprü kurmaya çalışan müstesna bir isim. Hint medeniyetinden Batı’nın düşünce dünyasına, Osmanlı mirasından modern ideolojilere kadar uzanan geniş bir perspektif sunmuş; kaleme aldığı eserlerle entelektüel bir muhasebe başlatmıştır.
Ümit Meriç Hanımefendinin, bir dostun elinden tutup seyrüsefer ettirerek anlattığı, alışılmışın dışındaki bu hakiki hayat hikâyesini elbette ki sayılı kelimelere sığdırmak imkânsız. Çünkü bu eser, yalnızca bir hayatın hatıralarını değil; bir devrin düşünce iklimini, bir irfan ocağının sıcaklığını ve insanî derinliğini de okura hissettiren canlı bir hafıza olarak karşımızda duruyor.
*Ümit Meriç, Babam Cemil Meriç. İstanbul: İnsan Yayınları, 2018.
