Osmanlı şairleri ile ilgili bu değersizleştirme ifadelerini, Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı’ya ait kişi ve kurumların karalanmasına yönelik çalışmaların baskın havasıyla yazılmış metinlere dayandığını düşünüyorum.
Mehmet KAHRAMAN
Dr.

“Yazarken bile daima bir başkasının aracılığına muhtacım”
(Cemil Meriç, Jurnal, C. 2, s. 106)
Bundan beş sene kadar önce Cemil Meriç üzerine bir yazı kaleme almıştım.[1] Orada Meriç’in, epey yerler ve mihraklar dolaştıktan sonra bu ülkeye döndüğüne vurgu yapmıştım. Şu sıralar onun kitaplarını bir daha gözden geçiriyorum. Fark ettiğim şöyle bir tablo var: Bizim dünyamız hariç büyük bir bilgi birikimi var. Bu, kırklı yaşlarında gözlerini kaybetmiş olmasına rağmen zamanında çok okumuş olmasıyla bağlantılıdır, diye düşünüyorum. Ancak sonradan çevresindekilerin okumalarıyla bu birikimin daha da büyüdüğünü tahmin ediyorum. Ama galiba başkalarının okumaları veya bilgilendirmeleri ne kadar sağlıklı olur, burada önemli bir kuşkum var. Bunun ilginç bir örneği Necip Fazıl’da ortaya çıkmıştı. O, Cemil Meriç gibi okuyamaz değil, okumazdı. Çevresindekilerin taşıdığı bilgileri alır ve onları ustalıkla kullanırdı. Bazı kitaplarında bunu sezebiliyorduk. Söz gelimi Muhammed Hamidullah ile ilgili kabul edilemez bir ifadesi olmuştu. Bir kitabında onun baidullah (yani Allah düşmanı) olduğundan söz eder. Hâlbuki rahmetli Hamidullah İslam tarihi ve özellikle de Hz. Peygamber ve dönemi üzerine birçok çalışmaları olan, çok gayretli bir bilim adamıdır. Bu, tamamen Necip Fazıl’ın başkalarından duyduğu bilgiler üzerine bina edilmiş bir konudur.
Jurnal’in birinci cildinde Cemil Meriç’in rastladığım bir ifadesi de beni oldukça şaşırttı.[2] Onun, Nef’î üzerine söylediklerini anlamakta zorlandım. Çünkü Nef’î, Türk Divan Edebiyatının övgüde ve yergide en usta şairlerinden biri olarak bilinmektedir. Meriç, Nef’î’nin bir sanatkâr olarak değerinin de farkında olmalı ki, onun için “O, lafızlar dünyasının sultanı” nitelemesini yapıyor. Ama bu cümlesinden önce söylediği sözler yenilir yutulur cinsten değildir. Nef’î’nin yergilerini dikkate alan yargısı şu ifadelerine yansıyor:
“Nef’î’nin kucağında yaşadığı cemiyetle hiçbir ilgisi yok, davası yok, meselesi yok. Herhangi bir saray şâiri. Hükümdar havla diyor, havlıyor.”
Hâlbuki Nef’î hükümdar havla deyince havlamıyor.
Meriç de bunun öyle olmadığını fark etmiş olmalı ki hükümdarın hışmına uğradığını da söylüyor. Padişah kendisinin bir daha hiciv yazmamasını istediği hâlde, Nef’î Bayram Paşayı yine hicvediyor. Sonunda da boğularak öldürülüyor. Yani Nef’î hükümdarın emrini dinlemiyor. Bir de öldürülüşü ile ilgili olarak, şöyle bir ifadesi var: “Medrese bu cinayete de yaldızlı bir fetva sundu. Nef’î’nin ef’i gibi katli vaciptir dedi.” Bu konuda hiçbir kaynakta böyle bir bilgiye rastlamadım.
Doktora çalışmam[3], Divan Edebiyatı üzerine tartışmalar olduğu için, 1930 ila 1940 yılları arasındaki klasik edebiyatımıza karşı farklı tutumları incelemiştim. Cumhuriyet döneminde, bir Osmanlı dönemi edebiyatı olarak değerlendirilen ve diğer alanlarda olduğu gibi, bu edebiyatın da karalanması, terk edilmesi gerektiğini savunan birçok yazar, onu küçük düşürmek için ellerinden gelen bütün olumsuzlukları Divan Edebiyatına yapıştırmışlardı. Meriç’in alıntıladığım cümlesinde bu karalamaların önemli bir bölümü yer almaktadır. Aynı dönemlerde sağlıklı düşünenler de vardı. Onlar da bu edebiyatın savunmasını yapmaya çalışıyorlardı.
Divan Edebiyatının dâhileri arasında sayılan Fuzuli ve Nedim için de, Cemil Meriç, birinin damdan dama atlarken düşüp öldüğünü, Fuzuli’nin de sefalet içinde kıvrandığını gündeme getiriyor. Bu ifadelerde, Nef’î için söylenen karalamalar yok, ama aşağılama tavrını içeren bir bakış açısı var.
Meriç, ayrıca bu değerlendirmelerinin devamında bir batılı yazarla bir doğulu yazarı söz konusu ediyor. Bunlardan birisi Victor Hugo, diğeri de Namık Kemal’dir.
“Bir Hugo’yu düşünün, bir Namık Kemal’i. Birincisi bir Amerikan iş adamı kadar metodik; altmış katlı bir abide, eseri. Abideyi altmış yılda tamamlıyor. Gözlerini eserinden ayırmayan usta bir mimar. İlhama iltifat ettiği yok. Her gün okuyor, her gün yazıyor. Arkadaşları da öyle. Hepsi ciddi, hepsi yüklendiği sorumluluğun farkında.
Namık Kemal bir meteor gibi. İstanbul’da tek akademi var: meyhane.”
Bu değerlendirmelerin tamamını, bir tek günlükten aldım: 01.10.1963. Günlüğün başlığı, “Kavramsal Toplumculuk, Osmanlı Şairi, Fransız Şairi”
Günlüğün bir sayfası daha çok sosyalizm üzerine kaleme aldığı düşüncelere ayrılmış. Şairlerle ilgili bölümse yarım sayfa bile tutmuyor.
Meriç, Hugo’yu göklere çıkaran ifadelerin yanında Nef’î, Fuzuli, Nedim ve Namık Kemal konusunda bütünüyle olumsuz diyebileceğimiz şeyler söylüyor. Nef’î’yi neredeyse yerin dibine batırıyor. Nedim’i, Fuzuli’yi ise ironik bir dille küçümsüyor. Namık Kemal’i de hafife alıyor. Namık Kemal, Meriç’e göre kenarımızdan geçip giden bir meteor. Başka hiçbir faaliyeti, becerisi, katkısı yok. Hâlbuki hayatı, mücadele ile geçmişti. Hem eser üretmiş, hem de kavga etmişti.
Osmanlı şairleri ile ilgili bu değersizleştirme ifadelerini, Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı’ya ait kişi ve kurumların karalanmasına yönelik çalışmaların baskın havasıyla yazılmış metinlere dayandığını düşünüyorum. Cemil Meriç, yönünü döndüğü ülkenin gerçeklerini yansıtan metinleri kendi okuyamayacak durumdaydı. Çevresinde yer alan kişiler kendisiyle neleri paylaşmışlarsa onlara uymuş, veya şöyle diyelim görüşlerini o bilgiler üzerine bina etmiş olmalı. Başka günlük, mektup ve yazılarında zaman zaman, en olumsuz tipleri bile anlayışla karşılayan bir düşünürün, bize ait değerleri küçümsemesini başka türlü bir yerlere oturtamıyorum.
Bütün bunları, yönünü bu ülkeye çevirdikten sonra yavaş yavaş oluşacak yeni bir bakış açısının gelişmesiyle daha olumlu bir çerçeveye oturmuştur umudunun gölgesinde söyleme cesaretinde bulunuyorum.
[1] “ Batıdan ve Doğudan Bu Ülkeye Dönen Adam: Cemil Meriç”, www.İnsaniyet.net, 18.06.2021.
[2] Jurnal, C. 1, s. 250.
[3] Divan Edebiyatı Üzerine Tartışmalar, Beyan Yayınları, İstanbul 1996; Akademik Kitaplar, İstanbul 2016; Babıali Kültür Yayıncılığı, İstanbul 2025.
