Lisede bu cümle beni sarsmıştı. Çünkü “gericilik” o yıllarda bir yafta olarak kullanılıyordu. Meriç kelimeyi ters çeviriyor, içini yeniden dolduruyordu. Üniversitede kendi kitabımın sayfa 80’ini bulduğumda o sarsıntıyı yeniden yaşadım. Bu cümle savunma değildi; bir kavramın haysiyetini iade etme çabasıydı.
Sinan ÖZYURT
Eğitimci, Yazar

Bu Ülke’yi Arayarak Okumak
Cemil Meriç’in Bu Ülke’siyle ilk karşılaşmam lisede oldu. Dersimize yeni mezun bir ilahiyatçı olarak giren İhsan Ayal hocamız, neredeyse her derste ondan söz eder, bazı cümleleri özellikle vurgulardı. O cümleler sınıfta havada kalmazdı; zihnimize ve gönlümüze yerleşirdi. Henüz kavrayışımız dar, dünyamız sınırlıydı belki; ama o cümlelerin bir ağırlığı vardı.
Bir gün hocamın elindeki Bu Ülke’yi ödünç aldım. İlk okumam o zaman başladı. Liseli bir genç olarak kitabı baştan sona anlamaya çalıştım. Zorlandım. Bazı pasajları geçtim, bazı yerlerde geri döndüm. Ama bazı cümleler vardı ki, zihnime kazındı. Kitabı hocama iade ettiğimde metnin bütününü kavramış değildim; fakat bazı satırlar artık benimdi.
Aradan bir yıl geçti. 1994’te üniversiteye başladım. Üsküdar’daki kitap fuarından kendi Bu Ülke’mi edindim. İşte o ikinci okuma -belki de asıl bilinçli okuma- farklıydı.
Bu kez kitabı baştan sona anlamak için değil; lisede zihnime yer eden cümleleri bulmak için okuyordum. Metnin bütününü değil, içimde yer etmiş cümleleri arıyordum. Bu bir keşif değil, bir arayıştı.
Aranan Cümleler
İlk aradığım satır şuydu:
“Murdar bir hâlden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.” (s. 80)
Lisede bu cümle beni sarsmıştı. Çünkü “gericilik” o yıllarda bir yafta olarak kullanılıyordu. Meriç kelimeyi ters çeviriyor, içini yeniden dolduruyordu. Üniversitede kendi kitabımın sayfa 80’ini bulduğumda o sarsıntıyı yeniden yaşadım. Bu cümle savunma değildi; bir kavramın haysiyetini iade etme çabasıydı.
Sonra hocamın sınıfta özellikle üzerinde durduğu şu paragrafı aradım:
“Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil, tarihten kaçanların… Argo, korkunun ördüğü duvar; uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. Argo, yaralı bir vicdanın sesi; uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil, ülkesizlerin.” (s. 84)
Bu satırlar lisede de etkilemişti beni. Üniversitede yeniden okuduğumda, dilin sadece bir ifade aracı değil; bir kaçış, bir kopuş ya da bir hafıza kaybı olabileceğini daha derinden hissettim.
Ardından şu cümle geldi:
“Kamûs, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamûsa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhtilali, tek mukaddese saygı göstermiş: kamûsa.” (s. 86)
Bu pasajı arayıp bulduğumu hatırlıyorum. Çünkü hocam o cümleyi vurgularken ses tonu değişmişti. Üniversitede yeniden okuduğumda, kelimenin sözlük anlamından çok daha fazlası olduğunu, bir milletin hafızasını taşıdığını daha bilinçli kavradım.
Gençliğe Uyarı: “İzm’ler”
Üniversite ortamında fikirler çoğunlukla bir “izm” etiketiyle dolaşıyordu. O yüzden şu cümleyi aramam tesadüf değildi:
“İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe’lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı.” (s. 90)
Lisede bu cümle bir meydan okumaydı. Üniversitede ise bir uyarıya dönüştü. Hazır düşünce kalıplarının konforuna kapılmamak gerektiğini, bir etikete sığınmanın düşünmek olmadığını daha net idrak ediyordum.
Hoca, Talebe ve Medeniyet
Bir başka aradığım pasaj şuydu:
“Hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime. Hoca öğretmez, yetiştirir, aydınlatır, yaratır. Öğrenci ne demek? Talebe isteyendir; isteyen, arayan, susayan.” (s. 99)
Lisede bu satırlar dikkatimi çekmişti; ama üniversitede yeniden okuduğumda kelimelerin bir zihniyet taşıdığını daha açık gördüm. “Talebe” ile “öğrenci” arasındaki fark sadece sözlük farkı değildi; insanın bilgiyle kurduğu ilişki farkıydı.
Dergi ve Tefekkür
“Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar.” (s. 100)
Lisede bu satırları okurken sadece etkilenmiştim. Üniversitede yeniden okuduğumda düşüncenin kolektif bir çaba olduğunu daha iyi hissettim. Dergi artık bir yayın türü değil; bir kuşağın hafızasıydı. Hayatım boyunca dergilerle yakından ilgilenmemde bu satırların da bir payı olmuştur.
Ve kitap için şu metafor:
“Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.” (s. 265)
Lisede bu cümle romantik gelmişti. Üniversitede ise sorumluluk hissi uyandırdı. Yazmak, bilinmeyene konuşmak demekti.
Münakaşa ve Hakikat
“Münakaşa eden iki insan, aynı graniti yontan iki heykeltıraş, hakikati arayan iki yol arkadaşı. Hedefi, tahrip değil, terkiptir bu kavganın. Mağlubun muzaffer olduğu tek yarış. Yanıldığını kabul etmek, yeni bir hakikatin fethiyle zenginleşmektir: parçadan bütüne, karanlıktan aydınlığa geçiş.” (s. 281)
Bu pasaj lisede bir entelektüel ahlâk ölçüsü gibi yer etmişti. Üniversitede yeniden okuduğumda tartışmanın ezmek değil, birlikte yontmak olduğunu daha bilinçli kavradım.
Said Nursî: Anlamaya Davet
“Nurculuk, bir tepkidir. Kısır ve yapma bir üniversiteye karşı medresenin, küfre karşı imanın, Batı’ya karşı Doğu’nun isyanı. Her risâle bir çığlık, şuuraltının çığlığı.” (s. 247)
Lisede bu bölüm beni düşündürmüştü. Üniversitede yeniden okuduğumda, Meriç’in birilerinin peşinen mahkûm etmek istediği bir hareketi anlamaya çalıştığını daha net gördüm. Bu, benim için önemli bir entelektüel tavırdı.
Arayarak Okumanın Anlamı
Üniversitedeki okuma ilk okumam değildi. Ama daha bilinçliydi. Lisede kitabı baştan sona anlamaya çalışmıştım. Üniversitede ise onu arayarak okudum. Zihnime yer etmiş cümleleri bağlamları içinde yeniden buldum.
O 1994 okuması farklıydı. Çünkü o kendimi aradığım bir okumaydı. Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki altını çizdiğim satırlarda aslında kendi zihinsel istikametimin altını çizmiştim. Elbette altını çizdiğim satırlar buradakilerden ibaret değildi. Bu yazı çerçevesinde tadımlık bir derleme yapmış olduk.
Bazı kitaplar okunur ve geçilir. Bazıları ise insanın düşünme biçimine nüfuz eder. Bu Ülke, benim için ikinci türden, çok mühim ve kalıcı bir eserdir.
