Cemil Meriç, 1955 yılında görme yetisini tamamen kaybetmiş ancak bu durum, onun üretimini durdurmamış; aksine sözlü örgütleme ve dikte ile çalışmalarını biteviye sürdürmüştür. O, “yerel tefekkürden evrensel düşünceye” geçişi önemseyen bir düşünür olarak kendi coğrafyasının, tarihinin ve kültürünün bilinmesi gerektiğinin altını çizmiş ve bununla birlikte dünya ölçeğinde düşünmenin de şart olduğunu vurgulamıştır.
Temel HAZIROĞLU

Cemil Meriç, Cumhuriyet dönemi aydınlarından biri olarak son derece önemli ve özel bir yere sahiptir. O ne solun saldırı ve aforozlarından korkmuş ne de sağın sinikliğinin ve durağanlığının etkisinde kalmıştır. Kelimenin tam manasıyla iktidar ve güç odakları da dahil her türlü sosyal, siyasal ve grupsal eleştirilerini cesurca yapmaktan geri durmamıştır.
Cemil Meriç, 1916 yılında Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde dünyaya gelmiş ve 1987 yılında İstanbul’da hayata gözlerini yummuş, Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilmiştir. O; çevirmen, yazar ve düşünce adamı kimliğiyle tanınmıştır. Ailesi Balkan Savaşları sırasında Yunanistan sınırlarına yakın bir yerden Hatay’a göç etmiş bir aileydi. Bu göçmenlik deneyimi ve çok kültürlü çevre onun düşünsel yapısını son derece etkilemiştir. Gençliğinde Fransız eğitim sistemini uygulayan okullarda bulunmuştur. Üniversite eğitimini tamamlayamamış, buna mukabil Fransız filolojisi gibi alanlarda çalışmalar yapmayı da ihmal etmemiştir.
Cemil Meriç, 1955 yılında görme yetisini tamamen kaybetmiş ancak bu durum, onun üretimini durdurmamış; aksine sözlü örgütleme ve dikte ile çalışmalarını biteviye sürdürmüştür. O, “yerel tefekkürden evrensel düşünceye” geçişi önemseyen bir düşünür olarak kendi coğrafyasının, tarihinin ve kültürünün bilinmesi gerektiğinin altını çizmiş ve bununla birlikte dünya ölçeğinde düşünmenin de şart olduğunu vurgulamıştır. Bu çerçevede dil, tarih, edebiyat, felsefe ve sosyoloji gibi birçok alana eğilmiş ve bu noktada çok geniş bir entelektüel arka plana sahip olmuştur. Önyargılara, özellikle “Doğu-Batı” ikilemlerine eleştirel olarak yaklaşmış ve Doğu medeniyetlerini anlamadan Batının bütünüyle kavranamayacağını ifade etmiştir. “Işık Doğudan gelir” diyen Cemil Meriç bütün bu çabalarını sürdürürken aynı zamanda üslubunu sade, akıcı, düşündürücü ve okuyucuyla doğrudan iletişim kurmayı amaçlamış bir şekilde yapmayı da gözetmiş ve amacını, yazarı okuyucusundan ayıran bütün engelleri yıkmak olarak dile getirmiştir. Onun öne çıkan kitaplarından bazıları şunlardır: Bu Ülke, Umrandan Uygarlığa, Mağaradakiler, Jurnal, Hint Edebiyatı vb.
Bir de şunu ifade etmek gerekir ki, Cemil Meriç’in hayatı son derece dalgalı bir seyir izlemiştir. Öyle ki, her aydında olduğu gibi o da arayış sürecinde birçok duraklara uğramış pek çok kişiyle görüşmüş ve onlardan etkilenmiştir. Bu etkilenmelerin biri, kendi ifadesiyle büyük bir uyanış yaşadığı şu anısıdır: “Konya yolculuklarımda (1966-67) ilk defa başkası ile temas ettim. Başkası, yani kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı genç üniversiteli ‘Sen bizden değilsin,’ dedi. Sen bizden değilsin. Evet, ben onlardan değilim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisiydi,” (Meriç, 2016: 53).
Cemil Meriç Türk fikir dünyasının özgün simalarından biri olarak belirli bir düşünce akımına tam olarak ait olmaktan kaçınmış ancak buna rağmen fikir dünyamıza her türlü katkısını sunmaktan geri durmamıştır. Öyle ki, farklı akımlarla girdiği ilişki ve tartışmalar ve onlara yaptığı eleştiriler canlı ve dinamik bir ortamın oluşmasına zemin oluşturmuştur. Onun gözünde medeniyetler arası geçiş, Doğu‐Batı karşılaşması ve bu karşılaşmanın yarattığı kriz ve fırsatlar merkezi bir tema oluşturmaktadır. Bu, onun hayata nasıl bir dinamik penceresinden baktığına işarettir. Ona göre Batı’yı anlamak için sadece onu okumak yetmez; Doğu köklerine bakmadan Batı’yı bütünüyle kavramamız mümkün değildir. O, Batının tek belirleyici olmadığını, aksine Doğunun da düşünce ve medeniyet alanında ışık tutabileceğini ileri sürer. Bu bağlamda bir medeniyet eleştirmeni kimliği taşır: Medeniyetlerin sadece teknik/hizmet yönüyle değil, düşünce, kültür ve dil bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Bu çerçevede “küreselleşme”, “medeniyet çatışması”, “benlik/yabancılaşma” gibi günümüze denk gelen kavramları da tartışmaya açar. Bu doğrultuda Doğu‐Batı dikotomisine karşı üçüncü bir yol önerir: “Biz kimiz?” sorusunu, yerel kültür içinde evrensel düşünceyle harmanlamadan cevaplamaz.
Cemil Meriç, Batı zihninin çok iyi anlaşılması ve tanınması gerektiğini sürekli vurgular: “Bütün Kur’anları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Haçlı Seferlerinin yalınkılıç ve tekbir getiren cündileriyiz (askerleriyiz),” (Meriç, 1992: 384). “Avrupa materyalizmine rağmen Hristiyan’dır. Hristiyanlık, Doğu ismi anılır anılmaz şahlanıverir. İşçisi de Marksist’i de Hristiyan’dır hep Avrupalının. Durup dururken Hristiyan değildir belki. Ama Hristiyan bir devletle Müslüman bir devlet arasında bir tercih yapmak gerekince saf kan Hristiyan’dır. Biz Müslüman olduğundan, Türk olduğundan utanan, aczinden, tarihinden, dilinden utanan şuursuz bir yığın haline geldik… Kendi kendine kazık atan, efendilerimiz gücenmesin diye hazinelerini gübre ile kamufle eden bir entelijansiya,” (Meriç, 1992: 385). O bizi uyarmaktan ve psikolojimizi ifşa etmekten de bıkmaz: “Bütün Kur’anları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani İslam. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın! Zavallı Türk aydını… Batılı dostları alınmasınlar diye hazinelerini gizlemeye çalışıyor. Sonra unutur hazinelerinin olduğunu. Düşmanın putlarını takdis eder, hayranlıklarını benimser. Dev, papağanlaşır,” (Meriç, 2003: 9).
Cemil Meriç Türkiye’de düşünce dünyasında “münzevi fikir işçisi” olarak anılmış ve kitleler yerine düşünceye yönelen, kendi iç dünyasını, dilini ve fikirlerini kuran bir entelektüel profil olarak tebarüz etmiştir. Görme yetisini kaybetmesine rağmen bilgiye ve düşünceye duyduğu saygıyı göstermiş ve kendi koşullarında her türlü fedakarlığı yapmıştır. Yerel kültür köklerinden yola çıkarak evrensel düşünceye ulaşmayı hedeflemiş olması, onu sadece bir Türk düşünürü değil, insanlık düşüncesine katkı veren bir figür haline de getirmiştir. Eserleri ve çevirileri aracılığıyla Batı-Doğu medeniyetleri arasında diyalog kurmaya çalışmış, kültürel önyargılara karşı durmuş ve salt bir entelektüel duruş sergilemiştir.
Ona göre entelektüel; hür, bağımsız ve cesaretli olmalıdır. “Evet, düşünce adamı bir zümrenin emir kulu değildir. Hiçbir merkezden talimat almaz… Belli savaşları kabul etmesi, belli tehlikeleri göze alması lazımdır. Bir devrin şuuru olmak zorundadır o. Başlıca vazifesi; bütün hakikatleri yakalamak, bütün yalanların maskesini yırtmak, kalabalığa doğruyu göstermek. Bazen yangın kulesindeki nöbetçi olacaktır, bazen engine açılan geminin kılavuzu. Sokakta insanlar boğazlanırken, düşüncenin asaletine sığınarak elini kolunu bağlamak, düşünceye ihanettir,” (Meriç, 1978: 73). “Kitaptakilerle yaşanan gerçek arasındaki uçurum entelektüeli yaralamaktadır. Artık o, kutsiyetine inandığı bir davanın alemdarı değil, muzdarip bir vicdandır. Karşısında iki yol var: Kurulu düzenin yalanlarını ilmileştirmek, yani bir hakikat çarpıtıcısı, daha doğrusu bir çoban köpeği olmak veya ezilenlerin yanında yer almak, her haksızlığa karşı gelmek, her yalanı susturmak, her samimiyetsizliği ifşa etmek. Demek ki, namuslu aydın, kucağında yaşadığı çevreye uymayandır,” (Meriç, 1978: 353).
Onun sağ ve sol analizi de son derece manidardır: “Sol, aydına bazen dost, bazen düşman. Daha doğrusu entelektüel, kendilerinden olmak şartıyla alkışlanmaya layıktır. Sağ entelektüel, çoban köpeğidir. Esasen entelektüelin sağı solu olmaz. Entelektüel yükselen bir sınıfın şuurudur, yani devrimcidir. Ayırıcı vasfı; tenkit. Entelektüel, zamanın irfanına sahip olacaktır. Ülkesinin dilini, edebiyatını, tarihini bilecek, dünyadaki belli başlı düşünce akımlarına yabancı olmayacaktır. Peşin hükümlere iltifat etmeyecek, olayları kendi kafasıyla inceleyip değerlendirecektir. Başlıca vasıfları dürüst, uyanık ve cesur olmaktır. Yani bilgi hamalı değildir entelektüel. Hakikat uğrunda her savaşı göze alan bağımsız bir mücahittir,” (Meriç, 1978: 390).
Cemil Meriç, kendi şartlarında şekillenen ama zamanın ötesine uzanan bir düşünür olarak kendini göstermiş ve bu yönüyle Türk edebiyatı ve fikir dünyasında özel bir yere sahip olmuştur. O, özellikle dilin, kültürün, medeniyetin, bireyin ve toplumun kesişiminde durması ile dikkat çekmiştir. “İzm’ler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri. İtibarları menşelerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı,” (Meriç, 1979: 23) diyen Cemil Meriç, Osmanlının son dönemi ile Cumhuriyetin ilk dönemlerinin kritik ederken son derece ilginç değerlendirmelerde bulunmuştur. Ona göre aydınların durumu son derece açık ve dramatiktir: “Tanzimat’tan bu yana Türk aydınının alın yazısı iki kelimede düğümleniyordu: aldanmak ve aldatmak.” O yüzden de kendi arayışını hayatının son gününe kadar sürdürmüştür. Kendini de tam bu noktada tarif etmeye çalışmıştır: “Kimim ben? Hayatını Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi,” (Meriç, 2016: 9). Üstelik söz konusu bu arayış sürecinde kendini kitaplara vermiş ve hayat yolculuğunu has bahçem dediği kitapların arasında sürdürmüştür: “Kitap bir limandı benim için. Kitaplarda yaşadım. Ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim. Kitap benim has bahçemdi. Hayat yolculuğumun sınır taşları kitaplardı.” (Meriç, 2016: 39). O; kitap, gazete ve dergiyi öyle bir tanımlar ki hayran kalmamak elde değildir: “Kitap, istikbale yollanan mektup… simokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür. Kitap ve gazete… biri zamanın dışındadır, öteki ‘an’ın kendisi. Kitap beraber yaşar sizinle, beraber büyür. Gazete okununca biter. Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekalar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar,” (Meriç, 1979: 30).
Cemil Meriç, medeniyetler tarihi ve kültürlerarası diyalog bağlamında Türk düşünce literatüründe önemli bir köprü işlevi görmüştür. Geleneksel “akımlar” yerine, bağlamına göre değişen, tutarlı ama sabit olmayan bir düşünce hattı önermiştir. Onun için dil yalnızca iletişim aracı değil, düşüncenin varlık koşuludur. Bu alan onun en güçlü katkılarından biridir. O, Türkçenin ifade imkanlarının Tanzimat’tan sonra dahi örgütlenme sürecinde olduğunu; fakat harf devrimi ve dile yapılan müdahalenin düşünce hayatını sekteye uğrattığını öne sürmüştür. Dil devrimi, sadeleştirme hareketleri, yabancı kelime tasfiyesi gibi yönelimleri düşünce‐imkanlarının daralması açısından eleştirmiştir. Onun gözünde “Dilin tasfiyesi düşüncenin tasfiyesidir.” Ona göre; düşünce ne kadar zengin olursa olsun, o düşüncenin ifade edilebildiği dil yoksa o düşünce yoksul kalır. Dile yapılan ideolojik, politik veya kültürel müdahalelerin düşünceyi nasıl etkilediğini analiz edip görmek gerekir. Dolayısıyla dilin, düşünce akımı içinde değilse bile “dil‐felsefe” ve “düşünce tarihi” çerçevesindeki katkısı oldukça somuttur.
Bu arada şunu ifade etmeliyim ki, Cemil Meriç benim açımdan özel ve nadide bir yerde durmaktadır. Öyle ki, daha sonra onun da katkısıyla derinleşip genişleyen benim ilk politik bilinçlenmem Kabataş Erkek Lisesi’nde okurken yaşadığım düşünce tartışmaları ile olgunlaştı. Özellikle bir ders esnasındaki hararetli Mehmet Akif- Tevfik Fikret tartışması bir bakıma İslam- Batı mücadelesi bizde keskin bir saflaşma şuurunu oluşturdu. O gün bugündür Mehmet Akif’in safında İstiklal Marşının altında mücadeleye devam ediyoruz. Bu politik bilinçlenmeyle birlikte artık bir fikrin ateşli savunucusuydum. Öğrendiklerimi okulda hocalara ve öğrencilere, evde aileme ve büyüklerime, sokakta, kahvede ve camide her nerede rastlarsan herkese ve bütün tanıdıklarıma hatta hiç tanımadıklarıma bile bir şeyler anlatmaya çalışıyordum. Bir yandan öğrendiklerimi artırmaya diğer yandan her ne öğrendiysem bütün bunları muhatap olduğum insanlara propaganda yapıyor ve bilgilerimi herkese karşı adeta bir silah olarak kullanıyordum. İşte tam da bu sıralar bir taraftan da bizim camianın fikir önderlerini, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç ve Cemil Meriç’i okumaya, tanımaya ve yakından izlemeye başladım. Böylece benim düşünce dünyamda diğer ustalar yanında Cemil Meriç de yer edinmeye başladı. Özellikle onun Batıyı da içine alan düşünce ve tefekkür dolu analiz ve yazıları ufkumu açmış ve bende derin izler bırakmıştır.
Bu doğrultuda ben de Cemil Meriç ile görüşme arzusu oluştu. Sanırım 1977-78 yılları… İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Matematik Mühendisliği Bölümünde okuyoruz. Siyasi tartışmaların ve çarpışmaların en yoğun olduğu bir dönem yaşıyoruz. Bizim sınıftan biri sağdan biri soldan olmak üzere iki kişi ölmüş. Biz de bu hengâmenin içindeyiz. Bu arada sağda birçok tartışma ile devrimcilik ve inkılâpçılık tartışmaları yapılıyor.
Günlerden bir gün bir arkadaş ile Cemil Meriç’i ziyaret etmeye karar verdik. Ve onun Kadıköy Göztepe’deki evine gittik. Rahmetli gözlerini kaybetmiş fakat kitaplarla bağını hiç koparmamış ve başkalarına okutarak kitapları takip etmeye yine devam ediyor. Bu buluşma esnasında çay, pasta ve karşılıklı hoşbeşten sonra başladık konuşmaya. Biz, o dönemde gençliğin verdiği heyecanla ve oluşturduğumuz yeni çerçeveyle birlikte devrimciliğe yeni bir boyut katmış, gerçek devrimci hareketin İslami hareket olduğunu, sosyalist hareketin sahte devrimci olduğunu, bunu bizzat Karl Marks’ın dahi, sosyalizm kapitalizmin bir ileri aşamasıdır, diyerek kabul ettiğini söyledik. Dolayısıyla; sosyalistlerin ve komünistlerin devrimci olmadıklarını, olsa olsa sahte devrimci olduklarını, kapitalizmin bağrından çıktıklarını, onu değiştiremeyeceklerini ve bu yüzden de bunların burjuvazinin arsız çocukları olduklarını, heyecanlı heyecanlı anlatmaya başladık. Bu arada Cemil Meriç çok heyecanlandı ve bizi büyük bir ilgi ve alaka ile dinlemeye başladı. Gözleri doldu ve parladı. “Çok doğru söylüyorsunuz çocuklar. Sağda böyle düşünenlerin olduğunu ilk defa sizden duyuyorum. Nerelerdeydiniz çocuklar?”, dedi. Konuşmalarla birlikte iyice coşarak, “Tabiî ki en devrimci hareket İslami harekettir, aferin çocuklar çok yaşayın, devam edin”, dedi. Hatta daha da ileri giderek, asıl sol hareketin İslami hareket olduğunu söylemeye başladı. Biz de “Hocam, o kadar da değil, orada dur”, dedik. Solun İslam dünyasında bizatihi İslam karşıtlığının bir sığınma alanı olduğunu, bu yüzden de böyle bir tuzağa düşmemek gerektiğini dilimiz döndüğünce anlatmaya başladık.
Cemil Meriç’i ziyaretimiz esnasında bunun dışında bu sohbette onun iki ilginç tutumu da hala aklımdadır. Bunlardan birincisi, roman yazmanın lüzumsuz olduğunu ve fikrini doğrudan söylemeyip dolaylı anlatanların romanı tercih ettiğini ve bunun kancıklık olduğunu söylemesi, o yüzden de romanın Batıda yaygın olduğunu ilave etmesidir. İkincisi ise, rahat olanın, keyif içinde olanın fazla düşünemeyeceğini aksine zorda olanın düşünmeye meyledeceğini ifade etmesidir. Bu fikrini desteklemek üzere “uçurumun kenarında olan düşünmeye mecbur kalır,” örneğini vermesi hala kulaklarımdadır. Kendi açımdan Cemil Meriç ile yaşadığım bu tarihi tecrübe hala ufkumu açmaya devam etmektedir.
Velhasıl Cemil Meriç, belirli bir ideolojik kampta yer almaktan uzak durmuş; bunun yerine ideolojilerin ne yaptığı, nasıl oluştuğu ve düşünce üzerindeki etkileriyle ilgilenmiştir. O, ideolojileri “köklerinden kopmuş düşünceler” şeklinde görmüş; yani, tarihsel kökleri ve bağlamları olmayan düşünce sistemlerini eleştirmiştir. Örneğin, yerel düşünce geleneğinden kopuk bir Marksizm ya da Batılılaşma akımını bu bağlamda değerlendirmiştir. Öyle ki, herhangi bir düşünce akımına körü‐körüne teslim olmadan, o akımın hangi tarihsel ve kültürel zeminden beslendiğini sorgulamıştır.
Cemil Meriç, Türkiye’deki düşünce akımlarıyla (milliyetçilik, sosyalizm, İslamcılık, Batıcılık vb.) olan ilişkileri benzer bir eleştirel çerçevede değerlendirmiş ve bu suretle “düşünce özgürlüğü” ve “kritik düşünce” açısından bir referans noktası teşkil edecek yaklaşımlar sergilemiştir. Meriç’in entelektüel arka planında sosyoloji, özellikle medeniyetin yükselmesi ve çöküşü, kitlesel bilinç ve bireysel tefekkür gibi kavramlar önemli yer tutmuştur. O bir açıdan düşünce tarihimizde “modernleşme- gelenek” gerilimi üzerine kafa yoran bir düşünür olarak tarihteki yerini almıştır. Meriç’in düşüncesinde yerellik (Türk kültürü, dil, tarih) ile evrensellik (küresel düşünce, Batı medeniyeti, dünya tarihi) arasında hep bir denge arayışı olmuştur. Kendi ifadesiyle “Hayatını Türk irfanına adayan bir aydın” olarak yerel köklerine vurgu yapmıştır. O aynı zamanda dünya düşüncesini okumuş, çeviriler yapmış ve evrensel düşünceyle ilişki kurmaya çalışmıştır. Adeta yerel düşünceyi dar kalıplardan kurtarmış; ona evrensel bir perspektif kazandırmıştır. Üstelik evrensel düşünceyi kopuk bir şekilde değil, kendi kültürel dönüşümüyle ilişkilendirerek okumuştur. Bu da yerli‐evrensel diyalog açısından bir düşünce altyapısı oluşturma ve Türkiye’de düşünce üretiminin ithal akımlarla sınırlı kalmasına karşı bir tavır içerme noktasında önemli bir işlev görmüştür.
Sonuç olarak Cemil Meriç, fikir dünyamızın münzevi bir işçisi olarak büyük bir arayışın içine girmiş ve kendine müstakim bir yol bulmak için çabalayıp durmuştur. Onun düşünce akımlarına katkısını tek bir nokta üzerinden tanımlamak zordur; çünkü o, akımların içinde sabit bir pozisyon almaktan ziyade, akımların kendisini, düşünce geleneğini, dilini, medeniyetini eleştirel bir perspektifle yeniden düşünmeye yönelmiştir. Onun dünyasında akımlara sessiz bir dahil olmak değil, kritik bir diyalog ve eleştirel yaklaşımı baskın olmuştur. Böylece düşünce akımlarına yeniden bakma, yeniden tanımlama ameliyesine alan açmıştır. Bunun yanında dil, kültür, medeniyet, bilim ve tarih gibi alanları entegre ederek düşünceye çok katmanlı bir bakış kazandırmıştır. Bu suretle Cemil Meriç Türkiye’de modern düşünce hayatının şekillenmesinde hem sorgulayıcı hem de yön gösterici bir rol üstlenmiştir.
KAYNAKÇA
Meriç. Cemil (1978). Mağaradakiler. Ötüken Yayınları. İstanbul.
Meriç, Cemil (1979). Bu Ülke. Ötüken Yayınları. İstanbul.
Meriç, Cemil (1992). Jurnal 1. İletişim Yayınları. İstanbul.
Meriç, Cemil (2003). Umrandan Uygarlığa. İletişim Yayınları. İstanbul.
Meriç, Cemil (2016). Bu Ülke. İletişim Yayınları. İstanbul.
