Cemil Meriç’in Roman Türü ve Bazı Romancılar Hakkındaki Görüşleri

Yine romanın içinde doğduğu toplumla ilgisinden söz ederken “Romanın burjuvazi ile doğduğunu söylerler. Şark’da burjuvazi yok. Roman da burjuvazimiz gibi temelsizdir önceleri. Başka bir târihin, başka bir coğrafyanın, başka bir toplumun eseri. Daha dişi, daha kaypak, daha geveze bir toplumun.” diyecektir. Bu nedenle bizde ortaya çıkmayışı normaldir. “Osmanlı kendini îmanda ve aksiyonda gerçekleştirir. Gevezeliği vakarına yakıştırmaz. Teşhir etmez yaralarını. Hikâyeleri, ya bir kahramanı ebedîleştirir, bir nevi destandır, ya da bir ahlâk dersi verir, yani zamanın ve coğrafyanın dışındadır.”

Mahmut BABACAN

Dr. Öğr. Üyesi, Marmara Üni.

               Cemil Meriç romana dair farklı yazılar içinde yer yer ilginç tespitlerde bulunur. Beğendiği ve okudukları onu eleştirel bakmaktan uzaklaştırmaz. Bu çerçevede romana da hayli mesafeli bir duruşu vardır. Bu bazen de yazının akışı içinde ortaya çıkan bir değerlendirmedir.

               Cemil Meriç, romanla ilgili düşünce ve tespitlerini ilk olarak Bu Ülke isimli eserinde “Divan Edebiyatında Roman” başlığı altındaki yazısında belirtmiştir. “Divan edebiyatında roman yok. Niye olsun?” diyerek başladığı bu yazısında Cemil Meriç, şu tespitlerde bulunmuştur: Roman, başlangıcından itibaren bir ifşadır. Özel hayatların sergilenmesidir. Mesela Batının ilk romanlarından biri olan Lesage’ın Topal Şeytan eserinde kahraman evlerin damını açar, bizi yatak odalarına sokar. Medeniyet can çekişiyor. Gök bomboş, hayat abes; roman bu kalpsiz dünyanın insanını bütünüyle sahneye koymak iddiasında… Bütünü yani çarpık insiyakları, hayvanca iştihaları, çılgın arzuları veya arzusuzlukları ile. Cemil Meriç, Eski Türk Edebiyatımızda roman olmamasının sebebini de şöyle açıklar: “Osmanlının ne yaraları vardır ne yaralarını teşhir etmek hastalığı. Hikâyeleri ya bir cengâveri ebedileştirir ya hisse alınacak bir kıssadır.” “İnanan bir toplumda hayali çözüm yolları aramaya ihtiyaç duymayan bir toplumda romanın ne işi var?”

               Romanın Avrupa’da burjuvaziyle doğduğunu söyleyen Cemil Meriç, “Burjuvazi, Avrupa’nın imtiyazı, daha doğrusu yüz karası. Bir kelimeyle roman, başka bir dünyanın, başka bir ruh ikliminin başka bir toplumun eseri…”  Cemil Meriç’e göre bu edebî tür, “bir buhranın, bir uyuşmazlığın, reelle ideal arasındaki bir nispetsizliğin çocuğu. İçtimai bir sıhhatsizlik, hiç değilse bir tedirginlik alâmeti’’dir.  Osmanlı, «Osmanlı» kaldıkça Batı romanını anlayamazdı (Meriç 2010:119-120).

               Cemil Meriç’in romana yer ayırdığı en kapsamlı yazı Kırk Ambar isimli eserindeki “Romanın Romanı”dır. Bu yazıda Meriç, türle ilgili geniş bir değerlendirme yapar. Romanın öne çıkan özelliklerinden söz ederken türü çeşitli bakımlardan ele alır.  Meriç, “Psikanalizden astronomiye kadar her konuya açık roman. Bu serazat ve serseri türün tarihini çizmek kolay mı? Tarifini bile yapamıyoruz.” der (Meriç 2004:135).

               Benzer düşüncelerini kendisiyle yapılan bir söyleşide de dile getirirken Meriç, romanın Batı’da erken doğuşu üzerinde durur. Tarih, sosyoloji, psikoloji gibi birçok ilimlerin hudutlarının belli olmadığı devirde romanın itibarda oluşuna dikkat çeker. Hatta ilimler geliştikçe, ilimlerin kendilerine mahsus terminolojileri oluştukça romana ihtiyaç kalmayacağı öngörüsünde bulunur. Romanın cesur ve mesuliyetsiz bir tür olduğunu, tek ayırıcı vasfının üslubu olduğunu belirtir. Şöyle ki “Üslubu olan, fakat büyük mesuliyeti olmayan, hürriyeti son derece geniş edebiyat nevidir.” der (Armağan 2004: 108-109).

               Yine romanın içinde doğduğu toplumla ilgisinden söz ederken “Romanın burjuvazi ile doğduğunu söylerler. Şark’da burjuvazi yok. Roman da burjuvazimiz gibi temelsizdir önceleri. Başka bir târihin, başka bir coğrafyanın, başka bir toplumun eseri. Daha dişi, daha kaypak, daha geveze bir toplumun.” diyecektir. Bu nedenle bizde ortaya çıkmayışı normaldir. “Osmanlı kendini îmanda ve aksiyonda gerçekleştirir. Gevezeliği vakarına yakıştırmaz. Teşhir etmez yaralarını. Hikâyeleri, ya bir kahramanı ebedîleştirir, bir nevi destandır, ya da bir ahlâk dersi verir, yani zamanın ve coğrafyanın dışındadır. Bir ifşa değil, bir ikazdır. Bir ikaz veya bir zihin temrini. Roman, Şark hikâyesi üzerine inşa edilemezdi. Batı’nın ilk romanlarından biri Topal Şeytan’dır. Topal Şeytan evlerin damlarını açar, bizi yatak odalarına sokar. Osmanlı bu tür laubaliliklerden hoşlanmaz. Mahremiyetlere hürmetkârdır.” diye sözlerini sürdürür (Meriç 2004: 330).

                Bu Ülke’de, “Divan Edebiyatında Roman” başlıklı kısa değinide de az farkla tekrar eder (2010: 121). Yine kendisiyle yapılan bir konuşmaya verdiği cevapta Osmanlıda dinî ilimlere ehemmiyet verildiğini, orada mutlak hakikatlerin varlığının söz konusu olduğunu, bu nedenle romanın yapacağı bir işin olmadığını söyler. Çünkü “Roman şüphenin, henüz belli olmayanın, hatta suallerin ülkesidir. Halledilmemiş meselelerin ülkesidir. Esasen edebiyat bütünüyle bir eğlencedir.” der (Armağan, 2004: 1099). Aynı kitapta “Avrupalılaştıkça, yani iktisâdiyatımızla, müesseselerimizle yabancılaştıkça Avrupa romanını daha iyi anlamağa başladık.” diyen Meriç, romanın gelişmesinin de toplumsal anlamda kaynaklarımızdan uzaklaşmayla paralel olduğunu ileri sürer. Hülâsa olarak şöyle der: “Roman bir buhrânın, bir uyuşmazlığın, reelle ideal arasındaki herhangi bir nisbetsizliğin eseridir. İnanan bir toplumda, pürüzlerini yok etmiş bir toplumda, hayâlî çözüm yolları aramaya ihtiyâcı olmayan bir toplumda romanın ne işi var? Roman bir sıhhat değil, bir sıhhatsizlik alâmeti. Sınıf kavgalarıyla beraber sahneye çıkışı bundan” (2004: 334). Yine Jurnal’de, ona olumsuz bakışın bir örneği olarak “İnsan hayatını bütün çıplaklığı ile bütün kirliliği ile sayfalaştırmaktan adeta marazî bir zevk duyan roman.” der (Meriç 2015a: 39).

               Cemil Meriç,  “Romanın Romanı” başlıklı uzun incelemesinde romanın diğer türlerle ilişkisi üzerinde dururken onu bir de denemeyle karşılaştırır ve romancının “her duyguyu gıcıklamak” özelliği nedeniyle başarısının daha büyük olduğunu söyler. Daha sonra yazar, romanların daha çok kadın hayatını anlatan eserler olduğunu söyler: “Alkışlayıcısı, reklâmcısı dünyanın en gizli, fakat en gerçek kuvveti: Kadın!” der (Meriç 2004: 138). Meriç, romanın tarihinde türler üzerinde dururken de sevda hikâyeleri üzerinden romanın tarihinde kadınların yerine dikkat çeker ve aşk hikâyesinin daha çok bir kadın sanatı olduğunu, Japonya’da da Fransa’da da İngiltere’de de modern hikâyenin kadın yazarlarla başladığını ileri sürer (Meriç 2004: 135-136). Roman-kadın yakınlığını bir başka yazısında ise şöyle ele alır: “Roman sulandırılmış ve avamın anlayacağı bir şekle büründürülmüş düşüncedir. Daha ziyade kadınlara hitap eder. Roman hiçbir zaman ciddiye alınmamıştır. Az okumuş, düşünmeye alışmamış halka hitap eder” (akt. Cündioğlu, 2006: 61).

               Balzac’ın İnsanlığın Komedyası’ndan söz eder. Onun için romana bakışta bu eser âdeta ölçü olmuştur. Onun “Romanın Romanı” başlıklı yazısında romanın bir ön tarihini yaparken ve türün Batı’daki macerasını birçok farklı kaynak üzerinden değerlendirirken geldiği son nokta yine bu eser olur. Ancak tarihsel süreci iyi belirleme adına birçok ismin romanla ilgili söylediklerini özet tercüme şeklinde sunmayı tercih eder (Meriç 2004: 165-175). Yine İspanyol, İngiliz, Fransız edebiyatları şeklinde ayrı ayrı ele alarak romanı 19. asra kadar getirir. Bu çerçevede bazı romanlardan özel olarak sözünü açar.  Edebiyat tarihinde roman türünde belirleyici vasfa sahip ve “klasik” kabul edilen bazı romanlara ayrıca vurgu yapar, onlarla ilgili kendine ait değerlendirmelerde bulunur. Cervantes’in Don Kişot’u ister istemez ayrıcalıklıdır.  (Törenek 2016: 151).

               Cemil Meriç romanın ön tarihini Don Kişot’la başlatır (Meriç 2004: 129). O, dünya romanının ilk “ciddi örneği”dir (Meriç 1993: 354). Bir başka yerde ise, “Don Kişot, romanların romanı, bir roman kütüphanesinin romanıdır. Don Kişot’un kafasında doğmuş, Don Kişot tarafından gerçek hayata katılmış bir roman. Ona göre bu romanda romanların tenkidi yapılmaktadır (Meriç 2004: 175). Benzer ifadeleri bir başka yerde şöyle tekrarlar: “Hikâye şövalye romanlarının tenkitidir, çağın tenkitidir, insanoğlunun tenkitidir. Bir roman okuyucusunun romanıdır.” dedikten sonra, dünya edebiyatının büyük eserleri arasında hakkıyla yer aldığını belirtir (Meriç 1993: 354).

               Don Kişot’ta bütün bir insanlığın eleştirisinin var olduğunu söyleyen Meriç’e göre bu eser, mitlerinden kopan ve parçalanan insanın bocalayışlarının bu eseri biçimlendirdiğini, inançlarından kuşku duymaya başlayan bedbahtların hikâyesidir. Don Kişot’un anlamının çağdan çağa değiştiğini, her okuyanın onda kendini, kendi vehim ve kavgalarını bulduğunu ileri sürer (Meriç 2004: 178-179).           Cemil Meriç’in roman tarihi içerisinde önemli bulduğu bir diğer eser Robinson Crusoe’dur. Sosyoloji Notları’nda yer alan bir değerlendirmede, Robinson’un Avrupa’da çağdaş romanın başlatıcısı olduğunu, “bütün bir nesli fethettiğini” belirttikten sonra, “19. asır Avrupa’sı okumayı yazmayı Robinson’dan öğrenmiştir. Robinson Avrupa üzerinde bizim anlayamayacağımız kadar büyük bir etki yapmıştır.” değerlendirmesinde bulunur (Meriç 1993: 359). Ancak Naci Çelik’in Romanda Hesaplaşma eserinde ilk tercüme romanlardan söz ederken onun bu eserin Türkçe’ye ilk olarak daha önce çevrilmesinin dikkat çekmediğini söylemesine karşı çıkar ve Robinson’un Avrupalı için, burjuvazi için önemli olduğunu, onun Batı’da çok sattığını ama bunun bizi ilgilendirmediğini söyler.  “Bize ne Robenson’dan?” şeklinde bir tepki gösterir. Bunun nedeni olarak romanda anlatılan ana olayı “gayr-i insânî” bulur ve “Müstemleke kokan, emperyalizm kokan, ferdiyetçilik kokan bir kitap.” değerlendirmesini yapar. “Osmanlının bu eserden zevk almasına imkân var mı?” diye sorar (Meriç 2004: 335).

               Cemil Meriç’in Batılı romancılardan üzerinde durduğu isimlerden biri de Walter Scott’tur. Onun Batı’da tarih sevgisini canlandırdığını, romantizmin köşe taşlarından olduğunu ve merakla okuduğunu söyler. “Romanın Romanı”nda “Avrupa’yı Fetheden Romancı” ara başlığıyla ondan söz ederken önce Batılı eleştirmenlerin görüşlerine yer verir, sonrasında Türkçe’ye neden çevrilmediğini sorar. Cevabını ise hikâyelerin fazla uzun oluşu, tasvirlerle yüklü bulunmasıyla açıklar. Aydınlarımızın Alexandre Dumas’ın “sığ ve çırpıştırılmış romanları”nı, Michel Zevaco’nun “hiçbir hazırlık istemeyen ucuz, çiğnenmiş ve kaval işi hikâyeleri”ni daha sürükleyici bulduğunu söyleyerek onları eleştirir. Oysa Scott, Batı’da tarih sevgisini canlandıranlardan biridir ve “Romantizmin köşe taşlarından” olduğu yargısını o da paylaşır. Daha sonra da “Scott mezarların kapısını açan adam. Ölüleri konuşturan, çağları, âdetleri, müesseseleri gün ışığına çıkaran bir araştırmacı. En başarılı eserleri yakın mâziyi anlatanlar. Balzac bu hakikati çabucak keşfetmiş. Ve gündeme yaşadığı çağı getirmiş.” der (Meriç 2004: 222-223). Meriç’in Scott’tan söz edişindeki asıl neden, onun Balzac’ı hazırlayan bir sanatçı oluşudur. Bu bağlamda şu özdeyişi takdim eder: “Dâhi, hocasını iyi seçendir” (Meriç 2010: 236).     Cemil Meriç, Walter Scott’la Balzac’ın 19. Yüzyılın iki büyük sanatçısı olduğunu, ancak bizde ondan esinlenenlere rastlanmadığını, nadiren Kemal Tahir’de zaman zaman “rastlamak kabil” olduğunu söyler (Meriç 2004: 223). Romanın tarihi içinde hayal ürünü eserlerin geniş yer tuttuğunu vurgulayan Meriç,  “Hikâye, Balzac’la roman olur.” der (Meriç 2004: 128).

               Meriç’in Balzac’tan çevirdiği Altın Gözlü Kız romanına yazdığı önsözde bir ön bilgi olarak romanın tarihini verir. Ardından Balzac’ın hayatını, aile çevresi ve aşkları üzerinden anlatır. Balzac ve Paris ilişkisine yer verdikten sonra dönemini Napolyon üzerinden belirler. Sonra “Balzac ve Salonlar” başlığıyla yazarın devam ettiği salonlardan söz eder. Balzac’ın kadınlarla ilişkisine değinir. Ardından İnsanlık Komedyası’na geçer. Bu eseri farklı yönleriyle tanıtırken çoğunlukla tırnak içinde başkalarının, eleştirmenlerin görüşlerine de yer verir. Bu eserlerle Balzac’ın amacının “hayatı ifade etmek” olduğunu belirtir. “Bunun içindir ki eserlerine parayı soktu, ikbal hırsını, kıskançlığı, baba şefkatini, ideal sevgisini mevzu yaptı.” der (Meriç 1943: 41). Bu Ülke’deki Balzac başlıklı yazısında da Meriç, onunla olan yakınlığından söz eder. (Meriç 2010: 237)

               Meriç, Sosyoloji Notları’nda Balzac’ın sosyolojiyle ilişkisini şöyle açıklar: “Dünyada romanın kaderini çizen Balzac’tır. Balzac’ın romanı bir nevi sosyolojidir. Sosyoloji henüz kundaktadır. Romancı bütün yönleriyle Fransız toplumunu romanlaştırmıştır. Onun 97 romanı, tek bir romandır. 2000 kahramanla bütün Fransız toplumunu canlandırmıştır” (Meriç 1993: 338).

               İnsanlık Komedyası içinse “Kimin yazdığını bilmesek, birkaç Homeros aramağa kalkardık.” dedikten sonra tek Homeros’un böyle bir kâinatı yaratamayacağını söyleyerek Balzac’ı över: “Bir kâinat ki her cins insanla dolu: delisi, akıllısı, sapığı, bilgesi, dâhisi”. Bununla da yetinmez. “İnsanlığın Komedyası Batı’nın Binbir Gece Masalları. Hangi insan bu masalların hepsini birden yaşayabilir?” diye sorar(Meriç 2010: 238)

               Meriç Kırk Ambar’ında “Romanın Romanı” bölümüne başlarken de sanki geri planda yine İnsanlık Komedyası eserin belirleyiciliği vardır: “İnsanlık Komedyası, çeşitli çağlarda, çeşitli ülkelerde yüzlerce yazarın parça parça incelediği insanı ve toplumu, bütün ihtişam ve sefaletiyle edebiyat dünyasına aktaran ilk eserdir. Yani Balzac’ın romanı bir terkiptir” (Meriç 2004: 129).

               Cemil Meriç, Türkçeye çevirdiği İhtişam ve Sefalet’in ön sözünde de Balzac’a hayranlığından ve onun büyüklüğünden söz ederek romanın içeriğine değinir. Esere ikinci ad olarak seçtiği kahramanı Votren’den söz ederken onun romanın belkemiği olduğunu, bir kahraman olarak Votren’in “Balzac’ın cemiyete duyduğu hıncın kelimeleşmesi” olarak ortaya çıktığını söyler. Onun kürek mahkûmluğu üzerinden “Kendisi de çalışma masasına zincirli bir kürek mahkûmu değil miydi?” diye sorar (Meriç, 1973: 7). Balzac’ın dünya romanının bütün birikiminden yararlanarak bir edebiyat türüne son biçimini verdiğini iddia eder. “Balzac’ın şu veya bu romanını, Stendhal veya Dosto’nun şu veya bu hikâyesiyle karşılaştırmak haksızlık olur. Çünkü onun bütün roman ve hikâyeleri tek büyük kitabın bölümleridir.” Onunla ilgili sözlerini ise “Bu heybetli abide” ifadesiyle tamamlar (Meriç 2004: 129). Realizmden bahsettiği bir yazısında ise, Balzac’ı Stendhal’le birlikte ele alır ve ikisinde yeni olan tarafın, kişileri “özel maddî ve sosyal şartların eseri olarak” alışlarına vurgu yapar. Onlar, “romandaki dramı, kahramanlarla oturdukları şehir veya barındıkları ev arasındaki münasebetlere yahut düşüp kalktıkları insanlarla kendi alışkanlık ve görüşleri arasındaki çatışmaya dayandırmışlardır” (Meriç 2004: 249). Emile Zola’yı Balzac’ın şakirdi kabul eden Meriç, ona pek sıcak bakmasa da bir yerde az çok olumlu yargıları söz konusudur. “Zola irfan hayatıma Balzac vesilesiyle girdi. Önce ‘Edebiyat belgeleri’ni, ‘tecrübî roman’ını, ‘natüralist romancılar’ını okudum sonra Rougon Macquart’ları. Dürüst ve hendesî bir üslup. (…) Sonra ‘Üç Şehir’le ‘Dört İncil’ hayranlığım gittikçe artıyordu. Ben de Dreyfus Dâvâsı’nın pervasız mücahidine âşık olmuştum Halide Hanım gibi.” Devamını 1960’larda yazdığı bir yazıdan alıntıyla sürdürür, romancılığıyla ilgili bir şey söylemez (Meriç 2004: 314).

               Emile Zola’yı bir de Beşir Fuad üzerinden değerlendiren Meriç, Zola üzerinden Batı düşüncesinin değerlendirmesini yapar. Ona göre “Gerçek Avrupa’yı Zola temsil eder. Şiarı: edebiyatı fenne tatbik.” dedikten sonra (Meriç 2004: 290) yine Beşir Fuad’a döner. Cemil Meriç’in Zola hakkındaki şu değerlendirmesi oldukça dikkat çekicidir: “Zola, kendini bir ‘izm’e hapsetmek ihtiyacındaydı. Natüralizm bir hisardı Zola için. Kendini rakiplerinden ayırmak ve bir avuç şakirdiyle ‘tecrübî roman’ı kurmak istiyordu.” der. Sonra da Zola’nın, zamanının “mabuduna gönülden bağlı” olduğunu belirtir (Meriç 2004: 265). Yazının devamında Meriç Zola’yla ilgili Batılı tenkitçilerin görüşlerine yer verir.

               Rus romanından Dostoyevski de Meriç’in önem verdiği romancılardandır. Dostoyevski hakkında şöyle der: “Suç ve Ceza, sonuna kadar okuduğum, büyük bir kısmını çevirdiğimi sandığım ilk yabancı kitap. Bu bir keşifti. Kristof Kolomb’un önüne Amerika’yı çıkaran kader, benim karşıma da Dosto’yu çıkarmıştı. Dosto’yu yani sonsuzu”. Ancak bu karşılaşma sarsıcı olur ve bu girdaplar dünyasında tek başına dolaşamayacağını anlayınca uzak durmayı tercih eder. “Aylarca Rasnolnikof’u yaşadım.” der bu devre için (Meriç 2015d: 271). (Benzer değerlendirmeler Jurnal I’de de vardır: 211-212)

               Cemil Meriç’in Dostoyevski’yi tanımaya başladığı devre tam da onun romanlarla iç içe olduğu yıllardır.  Kumarbaz, Beyaz Geceler ona aradığını veremez. Bu nedenle uzun süre Dostoyevski’nin eserlerini eline almaz. “Delilerle uğraşan bir deliydi hazret.” der. Fakat daha sonra tekrar döner: “Ama çağdaş kültürün –Batı kültürünün demek istiyorum- temel direklerinden biriydi Karamazof yazarı. Ummadığınız bir anda karşınıza ‘büyük enkizitör’ çıkıyordu. Üstada yeniden döndüm ve anladım ki gözleri bağlı dolaşmışım o ülkede. Dosto’nun dünyası, uçakla üzerinden geçilebilecek herhangi bir harita parçası değil. Dosto, insanlığın ezelî dâvalarını mihraklaştıran bir romancı. Balzac’ın kahramanları onunkiler yanında tek buutlu; birer ‘komedi’ kahramanı hepsi de terbiyeli ve uslu birer kahraman.” (Törenek 2016: 149).

               Cemil Meriç, iki usta romancının karşılaştırırken Balzac’ın toplumunu daha sıhhatli bulur. Bu nedenle “Biz acılarımızla, zilletlerimizle, hayal kırıklıklarımızla Dosto’ya daha yakınız.” der (Meriç 2015d: 273). Bunun ardından kahramanları üzerinden romancının düşünce dünyasını tahlil eder. Devamında onun kendisinin kılavuzlarından olduğunu, insanı “bütün azamet ve sefaleti –daha çok sefaleti- ile teşrih masasına yatıran” bir büyük romancı olduğunu, Doğu ile Batı’nın muhasebesini yapma cesaretini de ondan aldığını belirtir (Meriç 2015d: 275).

               Dostoyevski dışında Rus romanından bir de Turgenyev’i, Bazarov tipi nedeniyle konu edinir. “Bir Roman Kahramanı” yazısında Turgenyev’in “yaman bir müşahit” olduğunu söyledikten sonra “Rusya’da gelişen yeni zihniyeti bir insanda hülasa etmiş: Bazarov.” der ve bu zihniyetin de “nihilizm” olduğunu belirtir. Yazının devamında “Turgeniev’in romanı yalnız geçen asrın Rus hayatına değil insanlığın alınyazısına ışık tutar. Nesiller arasındaki çatışma buhran çağlarının ezelî dramı. Bazarov’lar dün de yaşıyordu, yarın da yaşayacak.” der (Meriç 2015d: 81,83).

               Cemil Meriç Türk romanından beğendiği ve eserlerinden söz ettiği isimler ne yazık ki fazla değildir. Bunlardan Ahmet Mithat Efendi, Kemal Tahir ve Peyami Safa, öne çıkanlardır. Bir günlüğünde “Ahmet Mithat fakülte değil, üniversite. Ben onun çocuğuyum.”(Meriç 2015: 363) diyen Mağaradakiler yazarı, fazla olmamakla beraber bu öncü romancıyı zaman zaman anar.

               “Doğulu Kalan Tek Müstağrip” yazısında ise Kırk Ambar yazarının düşünce dünyasına ait bazı belirlemelerden sonra romancılığına kısa dokunuşlarda bulunur. Onun için romanın “geniş kalabalıkları çağın bilgilerine ısındıracak bir vasıtadan ibaret” olduğunu söyledikten sonra nazmın cazibesine, belagat oyunlarına girmeden kalem oynattığını belirtir. Onu “Osmanlıların Diderot’u, daha doğrusu Pierre Larousse’u” olarak niteler. Ahmet Midhat Efendi’nin edebiyatçılarımız tarafından anlaşılamamış olduğunu söyleyen Cemil Meriç, “Hace-i Evvel” olarak da nitelenen Midhat Efendi’nin daha çok düşünce dünyasına hizmetlerini anmaktadır: “Midhat Efendi’yi okumalıyız ama Rakım Efendi ve Felatun Bey veya Hasan Mellah gibi hikâyelerini değil Avrupa’da Bir Cevelân, Üss-i İnkılâb, Niza-ı İlim ve Din gibi ciddi kitaplarını”(Meriç 2015c: 280).

               “Ahmet Mithat’a Göre Emile Zola” yazısında ise “Türk romanını yaratan adam” diye nitelediği yazarın, başka bir iklimde boy atan romanı “ehlileştirmek, daha doğrusu Osmanlılaştırmak” düşüncesiyle hareket ettiğini, “kıssa”dan çok “hisse”yi benimsediğini belirttikten sonra “Bu itibarla Efendi’nin romanlarını harcıâlem bir ansiklopedi sayabiliriz; dağınık, derbeder, çocukça bir ansiklopedi. Nizama perestiş eden bir yazarın Zola’yı benimsemesi, natüralizme kayıtsız şartsız meftun olması beklenebilir miydi?” diye sorar (Meriç 2004: 295).

               Kemal Tahir için ise Naci Çelik’in Romanda Hesaplaşma kitabı dolayısıyla, romanın birçok meselesine değinirken “Türk romanının en yiğit, en güçlü, en büyük temsilcisidir. Belki de çağdaş romanın demeliydim.” yargısında bulunur (Meriç 1974: 78). Meriç, Kemal Tahir’i Zola gibi çalışkanlığı nedeniyle beğenir. Tercümelerle işe başlayan Kemal Tahir’in Mayk Hammer tercümelerinden ‘plot’un romanda ne büyük rol oynadığını çok iyi öğrenmiş” olduğunu belirtir (Meriç 2015b: 291). “Kemal Tahir” başlıklı yazısında Meriç, daha çok onun düşünce dünyası üzerinde durur. Kemal Tahir’in sağ ve sol kavramlarına bakışına temas eder. Bir yerde ise romancılığına şöyle değinir: “Kemal’in romanları, hiçbir kilisenin sözcülüğünü yapmaz, herhangi bir tarikatın değil, hakikatin emrindedirler. Zaten Kemal’i de siyasî bir doktrine hapsetmek yanlış.” der (Meriç 2010: 253). Onu ıstırapların olgunlaştırdığını, hapishane hapishane dolaştığını söyledikten sonra “Kemal, o çetin tecrübelerden yüz akıyla çıktı; yüz akıyla yani hem kendini hem insanımızı tanıyarak. En sağlam bilgilerini o acılar ummanından devşirdi.” (Meriç 2010: 251) der.

               Cemil Meriç’in beğendiği romancılar arasında birçok isim yer alsa da doğrudan değerlendirmeler çok sınırlıdır. Bunlar da sık sık, belki ruh hâline yahut ağırlıklı olarak üzerinde durduğu konuya göre değişmektedir. 1970’lerin sonunda yazdığı bir yazıda Halid Ziya, Halide Edib, Yakup Kadri, Peyami Safa, Kemal Tahir isimlerini sayarak “Bunlar romancı değil mi?” diye sorar (akt. Cündioğlu, 2006: 94).

               Bir başka konuşmaya verdiği cevapta da “Düşünce tarihi, edebiyat tarihi bakımından Türkiye’de iki isim var romancı olarak: Peyami ve Yakup.”(Meriç 2006: 95) der. “Peyami’yi Okurken Yahut…” yazısında ise Matmazel Noralyanın Koltuğu romanını ele alır. Ancak daha çok kişiler üzerinden eleştirel değerlendirmelerde bulunur. Ferit’i Raskolnikov’a benzetir, romanın girişindeki pansiyonu ve yaşayanları Hoffman’ın dünyasına benzetir. Meriç, romandaki diğer kişileri saydıktan sonra da “Hikâyede canlı olan yalnız bir ölü: Noralya.” der. Eser hakkında şöyle bir değerlendirme yapar: “Kitap, romandan çok felsefî bir diyalog. Romanı yazan: Cingöz Recai. Diyaloğu sunan usta bir entelektüel” (Meriç 2015c: 274).

               Bir başka yerde de Cemil Meriç, Matmazel Noralyanın Koltuğu için roman değildir tespitinde bulunurken Yalnızız’ı başarılı bulur. Nedenini de Peyami Safa’nın hakikatleri doğrudan doğruya söylemeyişiyle izah eder. Meriç, “Neden bir maceranın arkasına sığınılıyor?” derken romanın sorumluluktan kaçışına vurgu yapar (Armağan, 2004: 111).

               Meriç, Jurnal 2’deki bir notta ise Yakup Kadri’yi bir derginin özel sayısı nedeniyle konu edinir ve daha çok bir Cumhuriyet aydını olarak eserlerine yansıyan tavrından söz eder, tutarsızlıklarına vurgu yapar. Romanlarında çok yerinde tespitleri olmakla beraber, sunduğu aydın portresinin hep müstağrip, inançlarından kopuk bireyler oluşuna olumsuz bakar. Romanlarından sadece Panorama’nın birinci cildini beğendiğini söyler (Meriç 2015b: 307-308).

                Cemil Meriç, Adalet Ağaoğlu ile ilgili bir değerlendirmesi söz konusudur. Bir yazısında Bir Düğün Gecesi’nden söz açar. Söz konusu yazı nedeniyle kendisine yöneltilen soruya, genç bir romancı olduğundan teşvik mahiyetinde o yazıyı yazdığını söyler. Sonra da romanın bir özelliğinin de “tarafsızlık” olduğunu, romancının “hadiseleri açıktan açığa belli bir zaviyeden vermemesi, kinlerini ve muhabbetlerini değil, hadiseleri konuşturması gerektiğini” söyler. Bu nedenle Adalet Ağaoğlu’nun romanlarını “Türkiye’de yazılanlar içinde en efendi ve en dürüst, açıktan açığa kimseye ta’n etmeden, kimseyi övmeden, kimseyi yermeden yazılmış” olmaları nedeniyle başarılı bulduğunu söyler (Armağan, 2004: 110).

               Cemil Meriç’in romancı olarak Adalet Ağaoğlu’nu övmesi tepki toplamıştır. Bunun sebeplerinden biri de ideolojiktir. Nasıl olur da sol cenahtan bir yazarın eserini övmüştür, diye düşünenler vardır. Söz gelimi Rasim Özdenören ve Sevinç Çokum’un karşı eleştirisi dikkate değerdir. Özellikle Çokum, Meriç’in “romancının eserini hiçbir ideolojiye alet etmemesi temenniye şayandır” sözüne rağmen ideolojik bir roman olarak gördüğü Bir Düğüne Gecesi’ni göklere çıkarmasını bir çelişki olarak yorumlar. Dahası sol düşünceye mensup bir yazar olan Ağaoğlu’nun Türk edebiyatının yüz aklarından biri olarak takdim edilmesi ayrıca eleştirilir. Çokum’a göre Meriç, romanı ciddiye almadığını gösteren sözlerinden dolayı roman eleştirisi de yapmamalıdır. Burada polemikler bir tarafa, edebiyatın ve edebi tenkidin politize olduğu bir ortamda Cemil Meriç’in edebî eser karşısındaki tavrı dikkate şayandır. Edebî ölçütleri ideolojik indirgemelere mahkûm etmeden soğukkanlı bir şekilde ortaya koymayı başarabilmesi önemlidir. 1970’li yılların siyasi atmosferini düşündüğümüzde bu tercih çok daha anlamlıdır. (Yılmaz 2021, s. 40).

               Onun bir yazı boyutunda en geniş şekilde üzerinde durduğu ve vakasını özetlediği roman Aclan Sayılgan’ın Deprem’idir. İlk tespitleri “Temiz, sıcak, dost bir anlatış. Derbederliği ve zaaflarıyla yerli.” (Meriç 2004: 353) şeklindedir. Devamında romanın yer yer özetini arada yorumlar. Sayılgan’ı ayrıntıları nedeniyle Flaubert’e benzetir. Bir de kahramanını “Diri, yaşayan bir çehre. Granit özenle işlenmiş, ama vücut mühmel.” (Meriç 2004: 357) sözleriyle Rodin’e benzetir. Edebiyatımızda pek yankısı olmamış, âdeta ismini bilmediğimiz bu roman için Meriç, yakın tarihi, 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı konu edinmesi nedeniyle özetlemeye değer bulur. “Sayılgan bir devri bir avuç insanla anlatmağa çalışmış. Kahramanlar canlı, tasvirler tok, üslup akıcı” der (Meriç 2004: 357-58). Sonunda, “Deprem, belgesel bir roman değil, yaşadığımız hayatın ta kendisi. Çarpık, çamurlu, yüz kızartıcı bir hayat bu. Deprem, bir vazifeye davet, vazifeye, yani düşünceye. Kuledeki nöbetçinin feryadı. Sayılgan, tehlikeli bir konuyu ustaca işlemiş” (Meriç 2004: 362).

               Cemil Meriç’in üzerinde geniş bir değerlendirmede bulunduğu bir diğer eser Demirciler Çarşısı Cinayeti’dir. Meriç önce, roman dolayısıyla bu romanla ilgili yapılan yorumlardan söz eder: “Çağdaş bir roman”, “çağdaş destan denemesi” gibi. Devamında “Biz de o kutsal kaynaktan birkaç yudum içelim dedik.” der. Bu dikkatle kitaba eğildiğini söyler. Sonra, “Hayır, hayır… Çağdaş bir roman olamazdı bu, yanlışlıkla Aziz Yuhanna’nın vahiyler kitabını almış olmalıydık. Her adımda bir ‘ebülhevl’ (sfenks) kesiyordu yolumuzu. Bir ‘lugaz’lar ormanındaydık. Ve ölümlülerin sökemeyeceği bir dil konuşuluyordu. İbareler sarhoş, ‘tümce’ler derbederdi” (2004: 345). Sonra bölüm bölüm özetlemeler yapar: “Demirciler Çarşısı Cinayeti, gerçek bir cinayet… şuura, idrake, zevke ve Türk diline karşı işlenmiş. Ne bu karalama tomarının ne Yusufçuk Yusuf’un romanla en uzak bir münasebeti var.” sözleriyle Yaşar Kemal’i sert bir tavırla eleştirir: “Mütevazı kabiliyetleri olan bu arkadaş, Nobel peşinde koşacağına daha çok okusa, daha az yazsa, hem kendisi hem de edebiyatımız için hayırlı olurdu” der (Meriç 2004: 352).

               Jurnal 2 de yine Yaşar Kemal’i “ihsaslarıyla yazan bir ilkel” olarak niteler. Onun Batı’da hiç kimsenin rakibi olmadığını söyler. İnce Memed’i Batı dillerine “Yahudi kızı”nın çevirdiğini, o yapmasa dünya edebiyatının “bu şaheserden ebediyyen mahrum kalacağını” ironik bir dille vurgular. Orhan Kemal’in ondan daha güzel yazdığı hâlde felek karşısına bir Yahudi kızı çıkarmadığından milletler arası olamadığını ileri sürer (Meriç 2015a: 362).

               Sonuç olarak romanı “çocukça, uçarı” bir tür olarak nitelemesine rağmen Cemil Meriç, romandan bir türlü vazgeçemez. Özellikle Balzac’ı ve İnsanlık Komedyası’nı hemen her vesile ile anmaktan geri durmaz. Romana daha çok insan-devir ilişkisi üzerinden baktığı için ve romancıları da Batı karşısındaki tavrı ile değerlendirmeyi ilke edindiğinden, birçok roman okumuş olmasına rağmen, Türk edebiyatındaki isim ve eserler üzerinde yeterince durmaz. Bunun nedenlerinden biri, düşüncelerinin zaman içinde değişmesi ve romana sosyolojik açıdan bakmaktan kendini alamamasıdır. (Törenek 2016: 146-147).

               Ebru Burcu Yılmaz’ın tesbitine göre roman, Cemil Meriç düşüncesinde saf estetik kaygıyla okunabilecek bir tür olmanın ötesinde sosyolojik yönden istifade edilebilecek işleviyle dikkate değerdir. Meriç, iyi bir roman okuru olarak başlayan serüveninde, birikimi ve vukufiyeti arttıkça disiplinlerarası bir yaklaşımla ele aldığı romanı daha ziyade sosyolojiyle irtibatlandırarak yorumlar. Ona göre romanı sınırlandırmak mümkün değildir. Çünkü roman karşısındaki okur ve dolayısıyla metne yükleyeceği anlam sınırlandırılamayacağı gibi roman da belli bir kategoriye hapsedilemez. Kırk Ambar’ın “Yeni Ufuklara Doğru” başlıklı bölümünde Cemil Meriç romanın sınırlandırılamazlığını bir tasnif üzerinden anlatır. Bugün de geçerliliğini koruyan bu tasnifte bir tarafta macera ve polisiye romanlar,- popüler romanlar da eklenebilir-, bir tarafta da davranış ve sözlere odaklanan ruhsal derinlik taşıyan romanlar yer alır. Meriç, “birincilere edebiyatın bakkaliye kolu (tecrübeden geçmiş yöntemlere dayanarak seri halinde imalat yapar), ikincilere kimya kolu” (Meriç 2004: 161) der. Birinci gruptakiler tüketimlik romanlardır, ikinciler daha iddialı, okuması daha külfetli ve daha derinlikli romanlardır ki bunların tutunması da diğerlerine göre güçtür. Ancak Cemil Meriç de ikinci gruptakilerin romanın yaşadığı buhrana çözüm getireceğine inanır. Zamana tutunup kalıcı olanlar da onlar olacaktır. (Yılmaz 2021, s. 37-38)

Kaynaklar

ARMAĞAN, Mustafa; COŞKUN, Sezai (2004). Bulutları Delen Kartal, (Cemil Meriç ile Konuşmalar),          İstanbul: Ufuk Kitapları.

BALZAC, Honore de (1973). İhtişam ve Sefalet -Vautrin-, (Terc. Cemil Meriç), İstanbul: Ötüken          Neşriyat.

CÜNDİOĞLU, Dücane (2006). Bir Mabed Bekçisi: Cemil Meriç, İstanbul: Etkileşim Yayınları.

MERİÇ, Cemil (1943) Honore de Balzac, Altın Gözlü Kız, (Çev. Cemil Meriç), İstanbul: Üniversite        Kitabevi.

MERİÇ, Cemil (1974). Umrandan Uygarlığa, İstanbul: Ötüken Neşriyat.

MERİÇ, Cemil (1978). Mağaradakiler, İstanbul: Ötüken Neşriyat.

MERİÇ, Cemil (1992). Jurnal 1 (1955-65), İstanbul: İletişim Yayınları.

MERİÇ, Cemil (1993). Sosyoloji Notları ve Konferanslar, İstanbul: İletişim Yayınları.

MERİÇ, Cemil (2004). Kırk Ambar I –Rümuz-ül Edeb-, İstanbul: İletişim Yayınları.

MERİÇ, Cemil (2010). Bu Ülke, İstanbul: İletişim Yayınları.

MERİÇ, Cemil (2014). Kırk Ambar II – Lehçe-t-ül Hakayık, İstanbul: İletişim Yayınları.

MERİÇ, Cemil (2015a). Jurnal 2, İstanbul: İletişim Yayınları.

MERİÇ, Cemil (2015b). Kültürden İrfana, İstanbul: İletişim Yayınları.

MERİÇ, Cemil (2016). Bir Dünyanın Eşiğinde, İstanbul: İletişim Yayınları.

TÖRENEK, Mehmet (2016)“Cemil Meriç ve Hümanizm”, Doğumunun 100. Yılında Cemil Meriç    Sempozyumu, s. 145-157. Gümüşhane: Gümüşhane Üniversitesi Yayınları

YILMAZ, Ebru Burcu (2021). “Cemil Meriç’in Düşünceleri Bağlamında ‘Bizde Roman’ı Tartışmak

Yerel Tefekkürden Evrensel Düşünceye Cemil Meriç, Mardin: Mardin Artuklu Üniversitesi     Yayınları