Oysa düşüncenin berraklığı, dilin doğruluğundan geçer. Ona göre dilin estetik bir boyutu da vardır. Kelimeler sadece seslerden örülü birer yapı değil aynı zamanda hislere uzanan, dokunan şiirsel tınılardır. Dil, yalnızca düşünceyi değil, duyguyu, ritmi, iç ahengi de taşır. Meriç’in cümlelerinde bu musikiyi duymak mümkündür: ağır ama berrak, derin ama akıcı bir ses düzenidir.
Hanifi VURAL

“Dil imandır, ahlaktır, felsefedir, dünya görüşüdür.
Haysiyetimiz, namusumuz kelimelerin mutlak olarak muhafazasına bağlıdır.”
Cemil Meriç
Ontolojik konumu itibariyle dil, insanın hem varlıkla hem de kendi iç dünyasıyla kurduğu en derin bağdır. İnsan, dünyayı diliyle görür/duyar/anlatır, düşüncelerini diliyle biçimlendirir. Düşüncenin dilden bağımsız var olup olamayacağı sorusu güncelliğini her daim sürdürmektedir. Sezginin, imgenin, duygunun dil öncesi zihinsel hareketler olduğu söylenir ama bir düşüncenin gerçekten var olabilmesi için kavramsal bir forma bürünmesi gerekmektedir ve bu da ancak dil sayesinde mümkündür.
Bu yüzden dili bir araç olarak tanımlamak bana hep eksik gelmiştir. Araç, kullananın dışında durur; bağımsız bir varlığı vardır, gerektiğinde bırakılabilir. Oysa dil öyle değil. Düşünce dile çevrilmiyor; dilde şekilleniyor, dilde olgunlaşıyor, bazen dilde kaybolup yeniden buluyor kendini. Nehir metaforunu burada kullanabiliriz: Yatağı nehir belirlemiyor, nehri yatak belirliyor. Dil de düşüncenin aktığı bir kanal değil, ona biçim veren bir kanun, bir ruhtur.
Dolayısıyla şunu söylemek istiyorum: dil bir iletişim aracı olmaktan önce bir varoluş biçimi. İnsan dili kullanmıyor, dilde yaşıyor. Düşünce de bu yaşayışın içinde, dilin açtığı imkânlar ve koyduğu sınırlar arasında kendine yer arıyor. Bu yüzden dil yalnızca bir iletişim aracı değil, bir düşünme biçimi, bir idrak zemini, bir kimlik aynasıdır denebilir.
İnsanın kelimeleri, onun iç evreninin sınırlarını çizer. Düşüncenin gücü, kelimelerin kudretiyle doğru orantılıdır. Dildeki yoksullaşma, düşüncede de bir silinmeyi beraberinde getirir. Bir kelime unutulduğunda, bir duygu, bir kavrayış, bir anlam da yitip gider. Cemil Meriç, bu gerçeği derinden kavrayan bir mütefekkir olarak, dil-düşünce ayrılmazlığını hemen her vesileyle vurgulamaktadır.
Meriç’in bu kavrayışı, modern dil felsefesinin temellerini atan Wilhelm von Humboldt’un görüşleriyle derin bir yakınlık taşır. Humboldt’a göre dil, yalnızca düşünceyi ifade eden bir araç değil, düşünceyi şekillendiren bir etkinliktir. Humboldt’un meşhur ifadesiyle, dil bir ürün (ergon) değil, bir etkinliktir (energeia). Daha açık bir ifadeyle, “Humboldt için dil, sözcüklerden ayrı birtakım düşüncelere sözcükleri iliştirmekten ibaret değildir; fakat bizzat düşünce üretme ve kavram kurma sürecine katılan biçimlendirici bir etkinliktir” (Altuğ, 2008, s. 67).
Düşünce ufku, tefekkür dünyası ve dil tasavvuru bakımından Batılı filozofların pek de gerisine düşmeyen Meriç, “Düşünmek için kelimelerden, mefhumlardan işe başlamak lazım,” der (Açıkgöz, 1993, s. 27). Çünkü düşüncenin malzemesi kelimelerdir. Kavram olmadan düşünce doğmaz, kelime olmadan kavram şekillenmez. Ona göre insanın zihninde kurduğu her yapı, dilin taşıdığı anlam taşlarıyla inşa edilir. Dili kaybeden toplum, düşünce zeminini de kaybeder.
Meriç’in zihninde Türkçe, yalnızca bir anlatım aracı değildir; milletin hafızası, ruhu, karakteridir. Sadeleşme’ adıyla yürütülen dil politikaları, bir temizlikten ziyade bir anlam kaybına dönüşmüştür. Çünkü her kelime, içinde bir tarih, bir çağrışım, bir irfan taşır. Kelimeyi silmek, o anlam halkasını koparmaktır.
Esasında Tanzimat’tan dil reformuna uzanan süreçte bir kültürel kopuş hikâyesi yaşanagelmiştir. Meriç bu konuda şöyle uyarır: “Kelimeleri muhafaza etmek gerekir. Benim çalışmalarımın esasını kelimelerin yerini tayin ve tarif teşkil ediyor. Mefhumların içi ne durumda? Bunları tespit etmek için çalışıyorum.” (Açıkgöz, 1993, s. 20). Bu belirlemeler, onun dil meselesine bakışındaki derinliği gösterir. Kelimelerin anlamı bulanıklaştıkça, düşünce de karanlığa gömülür. Oysa düşünmek, anlamları yerli yerine koymaktır. Bu yüzden Meriç, kelimenin doğasına, kökenine, tarihine bir arif titizliğiyle yaklaşır.
“Biz Tanzimat’tan sonra düşünmeye ve kelimelere mana vermeye başladık. Osmanlı yüz sene çalıştı ve bir düşünce zemini kuruldu. Tam gelişeceği esnada harfler değişti. Bir sene öncesine dahi yabancılaştık. Böyle bir felaket hiçbir milletin başına gelmemiştir. (…) Her kelime gündüz dikilir, akşam sökülür bir fidan gibi tutmaz olmuş…” (Açıkgöz, 1993, s. 20).
Bu ifadelerde Meriç’in Tanzimat’a bakışı çift yönlüdür: Bir yandan Tanzimat’ı, dilin düşünceye açılması noktasında sıhhatli bir gelişme olarak görür; öte yandan harf devrimiyle birlikte yaşanan kopuşu ‘hiçbir milletin başına gelmeyen bir felaket’ olarak nitelendirir. Osmanlı’nın yüz yıllık düşünce birikimi, harf değişimiyle birlikte kesintiye uğramış, yeni nesil ‘bir sene öncesine dahi yabancılaşmıştır.’
Meriç, kurum Türkçesi olarak adlandırdığı uydurma dile karşı sert bir tavır sergiler. Ona göre bu hareket, tarihten kaçanların dilidir ve bu dil anlam erozyonuna yol açmıştır: “Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil tarihten kaçanların… Argo, korkunun ördüğü duvar; uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. Argo yaralı bir vicdanın sesi; uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil, ülkesizlerin.” (Meriç, 2016, s. 86)
Meriç’in uydurukçadan kişisel olarak rahatsız olması için haklı bir sebebi vardır: Dil zevki. ‘Ben kelimede asalet ararım’ diyen edebiyat adamına, kurum Türkçesi, ‘garip ve müteneffir bir gıcırtıya, testere gıcırtısına, diş gıcırtısına benzeyen bir düzine ses’ gibi gelir.” (Meriç, 1992, s. 66).
Yine de Meriç’in dil tasavvuru, bir geçmiş özlemiyle sınırlı değildir. “Bütün değişikliklere rağmen Osmanlı’dan beri gelen irfan hayatımız devam ediyor. Saman altından yürüyen su gibi yeniden fışkırıyor. Bunların en mühimi dil.” diyerek, dilin derin yapısında saklı bir sürekliliğe dikkat çeker. Dildeki bu gizli damar, medeniyetin taşıdığı hafızadır. Değişimlerin üstünde, yüzyılların altından sessizce akan o irfan suyu, bugün de Türkçenin derinlerinden ses verir.
Cemil Meriç, dilin yalnızca düşünceyi değil, ahlakı ve inancı da taşıdığını savunur: Dilin; iman, ahlak, felsefe ve dünya görüşüolduğunu vurgulayarak, kelimelerle kurulan dünyanın yalnızca zihinsel değil, ahlaki bir alan olduğunu söyler. Bir milletin kelimeleri, onun vicdanıdır; bir kelimenin kirlenmesi, bir ahlakın yitmesidir. Meriç’e göre, “Haysiyetimiz, namusumuz kelimelerin mutlak olarak muhafazasına bağlıdır.” (Açıkgöz, 1993, s. 76). Çünkü kelimeler, hem düşüncenin hem ahlakın taşıyıcılarıdır.
Bu bakımdan, Meriç için kelimenin yerinde kullanılması bir ilke meselesidir. “ ‘Mistik’kelimesi doğrudan doğruya Hristiyani bir kelimedir. Ve bir kısım Hristiyanlara münhasırdır. Mistik olmak için mutlaka Hıristiyan olmak lazım. Bizde ise tasavvuf ve mutasavvıfkelimeleri vardır. Mutasavvıf mistik değildir. Kelimeleri yerinde kullanmak lazım.” Açıkgöz, 1993, s. 36). diyerek, anlamın keyfî biçimde eğilip bükülmesine karşı çıkar. Dildeki her yanlış kullanım, düşüncede bir bulanıklık oluşturur. Oysa düşüncenin berraklığı, dilin doğruluğundan geçer. Ona göre dilin estetik bir boyutu da vardır. Kelimeler sadece seslerden örülü birer yapı değil aynı zamanda hislere uzanan, dokunan şiirsel tınılardır. Dil, yalnızca düşünceyi değil, duyguyu, ritmi, iç ahengi de taşır. Meriç’in cümlelerinde bu musikiyi duymak mümkündür: ağır ama berrak, derin ama akıcı bir ses düzenidir.
Dili bir medeniyet meselesi olarak değerlendiren Meriç, “Muzlim hayatımın biricik şerefi, biricik zevki, biricik manası Türkçe’nin müdafaasıdır.” (Meriç, 1993, s. 200) diyerek, dilin bir milletin özü olduğunu savunur.
Hasılıkelam Cemil Meriç’in ‘zihin aynası‘nda dil, insanın kendine tuttuğu bir ışık, bir meşaledir. O aynaya akseden yalnızca kelimeler değil, insanın kendisidir. Dildeki bulanıklık, zihindeki dağınıklığın yansımasıdır. Dilin insicamı bozulduğunda, düşünce de insicamını kaybeder. Bu yüzden Meriç, dile sahip çıkmayı, geçmişi korumanın değil, geleceği inşa etmenin bir yolu olarak görür.
Dil, bir milletin hem aynası hem kalbidir. O ayna kırıldığında, millet kendi yüzünü göremez; o kalp sustuğunda, ruh sessizleşir. Cemil Meriç, ömrü boyunca o aynayı parlatmaya, o kalbi diri tutmaya çalıştı. Çünkü o biliyordu ki, dil düşüncenin diğer adı, kelime/kelam/söz ise insanın kaderidir.
Kaynakça
Açıkgöz, H. (1993). Cemil Meriç İle Sohbetler, İsanbul: Seyran Yayınları.
Altuğ, T. (2008). Dile Gelen Felsefe. İstanbul: Yapıkredi Yayınları.
Meriç, C. (2016). Bu Ülke. İstanbul: İletişim Yayınları.
Meriç, C. (1992). Jurnal-1. İstanbul: İletişim Yayınları.
Meriç, C. (1993). Jurnal-2. İstanbul: İletişim Yayınları.
