“Divan’a dönelim..” diye devam ediyor Üstad o nefis Türkçesiyle: “Bir mektubunda şöyle der Goethe: “İslam dini, İslam mitolojisi, İslam gelenekleri yaşama uygun düşen bir şiir ilham ediyor bana: Allah’ın -sırrına varılmaz- iradesine teslimiyet, dünyanın bir karar üzre durmayan yaşayışı karşısında rindâne bir tavır, iki dünya arasında yalpa vuran sevgi, saflaşan ve bir mecazda ifadesini bulan gerçek.. Bir ihtiyara yetmez mi bütün bunlar?”[1]
Adem TURAN

Düşünce dünyamıza yeni kapılar açan, Doğu’yu olduğu kadar Batı’yı da aynı ciddiyetle dikkate almamızı sağlayan önemli bir isimle yürümeye çalışacağız bugün: Üstad Cemil Meriç’le…
Önce 5 kişiyle başlıyoruz yürümeye; sonra 7 oluyoruz, on dakika sonra da 12’ye ulaşıyor sayımız. “Tamam.” diyor Üstad, sesinde hafif bir gerginlik, “Kâfi, başlayabiliriz artık.”
(Ondaki bu gerginliğin sebebi, buluşmaya geç kalanlarla alâkalıydı; bunda da sonuna kadar haklıydı ama daha sonra sayının tamamlanmasıyla neşesi yerine geliyor Üstadın.)
Evin bahçesi yürüyüş için uygun. Hava açık, günlük güneşlik; sadece uzaklarda birkaç bulut parçası var ve onlar da bu yürüyüşe eşlik etmek istermiş gibi bize doğru geliyordu yavaş yavaş. Cemil Meriç; camları simsiyah, nerdeyse yüzünün büyük bir bölümünü kaplayan bir gözlük takmıştı. Giydiği koyu renk takım elbise ve kravatıyla da çok şıktı doğrusu. Çok kibardı da ayrıca. Çilekeş yüzüne yerleştirdiği uysal bir tebessümle[1] her birimizin koluna sırayla girerek yürüyor, bir yandan da o kararlı ve keskin ses tonuyla konuşuyordu; sözcükler çok net ve kesin ifadelerle çıkıyordu ağzından. Bu da Cemil Meriç’e has bir üslûbu oluşturuyordu. Taklit edilemez bir üslûp. Tanpınar’ınki gibi. Şahsiyetine, genlerine bağlı bir üslûp. Üslûbu ile düşüncesi bir. Bu sonradan teşekkül etmiş bir üslûp değildi. (…) [2]
O, bu duruşu ve yürüyüşüyle Milat Öncesi zamanlara götürüyor birden hepimizi; öğrencilerine ders anlatan Aristo gibiydi aramızda yürürken. Çünkü Aristo öğrencilerine okulunun bahçesinde yürüyerek anlatırmış derslerini. Bu metodun Fârâbî, Kindî, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi Meşşâi Filozoflarınca da benimsenip uygulandığını görüyoruz daha sonraları.
Önce isminin konulmasıyla ilgili bilgiler veriyor Üstad. Kûtul’amâre’dekazanılan zaferden dolayı Muzaffer olarak düşünülen ismi, âile dostları olan Osman Bey’in isteği ve ısrarıyla, Hüseyin Cemil olur.[3]
“Dostunu kıramayan Mahmut Niyazi Bey “Peki” der (…) salâvat çeker, Fâtihasını okur ve murassa bir Kur’ân-ı Kerim’in iç kapağına kelimeleri bir kuyumcu itinasıyla işleyerek “Mahdumum Hüseyin Cemil, Tarih-i Tevellüdü 12 Teşrin-i Sani 1332” diye yazar.”[4]
Bu girişten sonra bir müddet susuyor Cemil Meriç; görmeyen bakışlarla, sanki bir şeyleri arar gibi karşılarda bir yerlere bakıyor uzun uzun. O an neler düşünüyordu, neler geçiyordu zihninden; bütün bunları bilmeyi ne çok isterdim ah! Sonra babasından bahsetmeye başlıyor derin bir nefes alarak: “Babamla dost olmayı çok isterdim. Şimdi o bir avuç toprak. Benzer miydik? Belki. O da kökünden sökülen bir ağaçtı. Ve yalnızdı. (…) Ve bir mezara kapanır gibi odasına kapanan adam.”[5]
Çocukluğuna geçiyor sonra; çocuk Hüseyin Cemil’den, Zehra ablasından bahsediyor, onun kendisine okuduğu kitaplardan. Bir kitap bitermiş, yetmez, bir kitap daha okunurmuş. O da yetmezmiş. Küçük Cemil hayâllerden hayâllere koşarmış muhayyilesinde o vakitler. Şiirin büyülü dünyasına ise 6 yaşlarındayken ablasıyla birlikte bir kitapçıdan satın aldıkları Mehmet Emin Yurdakul’un Türk Sazı kitabıyla adım atmış. Bağıra çağıra okuduğu o manzumeler, edebiyat dünyasında ilk kılavuzu olmuş onun.[6]
Bu anılardan bahsederken, ablasına duyduğu özlem çok açık bir şekilde hissediliyordu sesinin tonundan; sözcükler çünkü kırık ve hüzünle dökülüyordu şimdi ağzından.
Ama çocukluğuyla ilgili şu anılar ise tam bir trajediyi ortaya koyuyordu: “ (…) Mektep bahçesinde oynayan çocuklar vardı. Ben yalnızdım ve yabancıydım. Yabancı yani düşman. Dilim başkaydı ve gözlüklerim vardı. Kör dediler. Ben bu kelimenin kuduz köpek dişlerine benzeyen temasını ruhumda kırk yıl önce duydum.”[7]
Üstadın bu sözleri üzerine, çocuk Hüseyin Cemil’e yıllar önce zalimane bir şekilde hakaret edenler sanki bizmişiz gibi başlarımız önümüze düşüyor; birer suçlu gibi hissediyorduk kendimizi. O ise, başı olabildiğince dik ve mağrur bir eda ile yürüyordu aramızda.
Birden, “Goethe” diye tekrar başlıyor konuşmaya; böylece, bugünün esas konusuna girmiş oluyordu bu sözlerle: “Goethe aradığı kardeş ruhu Hâfız’da buldu. Rind ve bilge, coşkun ve şuurlu, hem zevke hem feragate susuz Hâfız’da.” Bir müddet düşüncelerini toparlar gibi sustuktan sonra devam ediyor: “Şâir, Firdevsî’yi sevemezdi. Anlayamazdı çünkü. Sadece şaşkınlık duydu karşısında. Mevlânâ, şekle perestiş eden Goethe’yi ancak zenginliği ve ifadesindeki tatlılıkla çekebilirdi. Tanrı sevgisi ile mest bir mutasavvıf Alman şâirine bir şey söylemiyordu. Divân’ın iki kaynağı var: Hâfız’la Züleyhâ. Züleyhâ, şâirin batılı sevgilisi: Marianne von Willemer.”[8]
Goethe’nin, aradığı kardeş ruhunu Hâfız’da bulması ilginçti gerçekten. Üstad bu betimlemesine şu sözlerle açıklık getirdi hepimizi ayrı ayrı süzer gibi biraz bekledikten sonra:“Divan’da Doğu, yaşanmış bir kültür olayı. Hâfız bir düşünce tarzının kalıbı ve modeli. Doğu uzak bir ülke olduğu için, Hâfız da yabancı olduğu için büyülemişti Goethe’yi. Şâir ezelî’yi ve mutlak’ı arıyordu. Günün fırtınalarından uzaklaşmak isteyen ihtiyâr Goethe sevgilisini bunun için Doğu’da dolaştırır.”[9]
Hâfız’ın hicri sekizinci asırda (XIV) İran’da yetiştiğini, fikirlerindeki kuvveti, görüşlerindeki hususiyeti, hele edasındaki rintlik bakımından bütün şarkın en lirik şairlerinden biri sayıldığını ve şöhretinin gün geçtikçe hem doğuya ve hem de batıya yayılmış olduğu bilgisine az çok sahiptik.[10] Onun, Farsça şiir yazanların yanı sıra muhtelif coğrafyalarda çeşitli dillerde şiir yazan şairleri de etkilediğini, divanı yıllarca medreselerde, Avrupa, Amerika ve ülkemiz de dâhil olmak üzere çeşitli üniversitelerde ders kitabı olarak okutulduğundan da haberdardık.[11] Ama Goethe aradığı kardeş ruhu Hâfız’da buldu ifadesini ilk kez burada, Üstad Cemil Meriç’ten duyuyorduk ve bu da; bu toplantının, bu yürüyüşün en anlamlı bölümüydü.
“Divan’a dönelim..” diye devam ediyor Üstad o nefis Türkçesiyle: “Bir mektubunda şöyle der Goethe: “İslam dini, İslam mitolojisi, İslam gelenekleri yaşama uygun düşen bir şiir ilham ediyor bana: Allah’ın -sırrına varılmaz- iradesine teslimiyet, dünyanın bir karar üzre durmayan yaşayışı karşısında rindâne bir tavır, iki dünya arasında yalpa vuran sevgi, saflaşan ve bir mecazda ifadesini bulan gerçek.. Bir ihtiyara yetmez mi bütün bunlar?”[12]
Harika konuşuyordu Cemil Meriç. Verdiği bilgiler çok kıymetliydi. Goethe’yi de Hâfız’ı da o denli içselleştirmişti ki, anlatmıyordu da yaşıyordu konuştuklarını âdeta. Biz büyülenmiş gibiydik. Önümüze konulan fincanları neden sonra fark ediyoruz şaşkınlıkla. (O sırada bahçenin alt tarafında, bir köşeye karşılıklı konulmuş banklarda oturuyorduk.) Çay servisini Ümit Hanım (Meriç) yapıyordu orta yaşlardaki bir kadının yardımıyla; evin hizmetlisi olmalıydı. Ümit Hanımın yüzü, “Çocuklar ne iyi ettiniz gelmekle,”der gibi tebessümle ışıldıyordu.
“Divan’dan sonra, taklitçiler kafilesi.. Goethe’nin açtığı çığırda dikkate lâyık iki eser: Nietzsche’nin Zerdüşt’ü ile Stefan George’un Asma Bahçeler’i. Zerdüşt Doğudan çok Batı; üslûbu yapan, parsilerin ifşâları değil, Luther’in Kitab-ı Mukaddes’i. Asma Bahçeler için de aynı şeyi söyleyebiliriz.”[13]
Çay faslı biterken Üstad da bitiriyor konuşmasını son bir bilgiyle: “ Şimdi de on dokuzuncu asır Fransa’sının Üniversel Kamus’undan tanıyalım Divan’ı”: “1819’da yayımlanan Divan, Doğu şiirlerinin ölçüsüne, veznine, ahengine uydurularak yazılan şiirler mecmuası. Gençliğinde İbranice ile Arapça (?) öğrenen Goethe ihtiyarlığında Doğu ile uğraştı. Sylvestre de Sacy ile münasebet kurdu. Marco Polo’nun, Tavernier’nin, Chardin’in Seyahatnamelerini okudu. Tepeden tırnağa doğululaştı. Şiirlerini okurken onu başında sarık, sırtında geniş bir kaftan, esrar nargilesini tokurdatıyor sanırsınız. Ama ruhen hep Almandır. (…) Divan’ın sonunda doğu tarihi, doğu yaşayışı, doğu dini ve edebiyatı üzerine zengin notlar vardır. Panteizmi monoteizmde, Tanrı aşkını insan aşkında eriten İran mistisizmi büyüler Goethe’yi. Hegel Divan’ı çok beğenir; tarihçi Gervinus, yere batırır.”[14]
Aslında daha konuşacaktı belki de Üstad lâkin istirahat saati gelmiş olmalıydı. Çünkü Ümit Hanım biraz ilerimizde durmuş, dikkat çekmemeye çalışarak babacığının konuşmasına son noktayı koymasını bekliyordu, sabırla.
Müthişti Cemil Meriç; duruşuyla, konuşmasıyla, yürüyüşüyle gerçekten de müthişti!
Sonra vedalaşıyor ve şehrin kalabalığına karışıyoruz sessizce…
Kaynakça:
Sefa Kaplan, Gözleri Görmeyen İki Adam/Cemil Meriç-Jorge Luis Borges, Everest, İstanbul, 1. Basım, 2016.
Ümit Meriç, Babam Cemil Meriç, İnsan, İstanbul 2018.
Cemil Meriç, Jurnal, Cilt 2, 1966-83, İletişim, İstanbul, 1993.
Cemil Meriç, Kırk Ambar, Ötüken, İstanbul, 1980. S. 25.
Hâfız-ı Şirazî, Hafız Dîvânı, Abdülbâki Gölpınarlı, İş Bankası, İstanbul, 2011.
Hâfız-ı Şirazi, Hâfız Divanı, İsmail Söylemez, Kapı, İstanbul, 2020.
[1] Sefa Kaplan, Gözleri Görmeyen İki Adam/Cemil Meriç-Jorge Luis Borges, Everest, İstanbul, 1. Basım, 2016. s. 55.
[2] Babam Cemil Meriç, İnsan, İstanbul 2018, s. 279.
[3] Ümit Meriç, Babam Cemil Meriç, s. 18.
[4] Ümit Meriç, Babam Cemil Meriç, s. 18.
[5] Cemil Meriç, Jurnal, Cilt 2, 1966-83, İletişim, İstanbul, 1993, s. 121.
[6] Cemil Meriç, Jurnal, Cilt 2, 1966-83, s. 121.
[7] Cemil Meriç, Jurnal, Cilt 2, S. 83-84.
[8] Cemil Meriç, Kırk Ambar, Ötüken, İstanbul, 1980, s. 25.
[9] Cemil Meriç, Kırk Ambar, s. 24.
[10] Hâfız-ı Şirazî/Hafız Dîvânı, Abdülbâki Gölpınarlı, İş Bankası, İstanbul, 2011. Önsöz.
[11] Hâfız Divanı/ Hâfız-ı Şirazi, İsmail Söylemez, Kapı, İstanbul, 2020. Önsöz.
[12] Cemil Meriç, Kırk Ambar, s. 25.
[13] Cemil Meriç, Kırk Ambar, s. 25.
[14] Cemil Meriç, Kırk Ambar, s. 25.
[1] Cemil Meriç, Kırk Ambar, s. 25.
