Düşünmeye Bir Çağrı: Cemil Meriç’in Düşünsel Serüveni ve İslam’a Yaklaşımındaki Değişimler

Bir bütün olarak yazdıklarına bakıldığında, ağırlıklı olarak dinine, vatanına ve toplumuna bağlılığını vurgulayan bir düşünce geliştirdiği görülür. Dine bakışındaki dıştan ve eleştirel yön ile daha sonraki dönemlerde geliştirdiği içten ve sahiplenici yön okuyucu açısından bir tezat gibi görünse de Meriç açısından kendi düşüncesi bir bütün olarak bir düşünme faaliyeti ve bir arayışı temsil eder.

Muhammet ÇELİK

Dr., FSMVÜ İslami İlimler Fak.

Hatay’da bir Fransız lisesinde, son sınıfta ise Pertevniyal Lisesi’nde okuduktan sonra İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe ve Fransızca okuyan yazar, eleştirmen, düşünür ve çevirmen Cemil Meriç, lisede öğretmenlik, üniversitede okutmanlık ve uzun yıllar çevirmenlik yapmış, sosyalist olduğu yıllarda idamla yargılanmış, 1955’te görme yeteneğini kaybetmesine rağmen yakınları ve öğrencilerinin yardımlarıyla çalışmalarını sürdürmüştür. Küçük yaşlardan itibaren yaşadığı sıkıntılar, yaşamına ve yazılarına kimi zaman olumsuz bir şekilde yansımıştır. Cemil Meriç, bazen karamsar ve sert bir eleştirmen olarak, bazen de farklı düşünceler arasında gidip gelen bir arayışın çeşitliliğini yansıtan aydın biri olarak karşımıza çıkar. Victor Hugo, Balzac, Honoré gibi şahıslardan tercümeler yapan Meriç’in yazıları XX. Asır, Dönem, Çağrı, Yeni İnsan, Hisar, Türk Edebiyatı, Yeni Devir, Pınar, Köprü, Gerçek, Doğuş-Edebiyat gibi dergilerde yayımlanmıştır. Kendini “her düşünce adamını saygıyla selamlayan, bütün dinlere, bütün mezheplere saygılı” diye tanımlayan, “hiçbir zaman sol da olmadım sağ da” diyen, Hind ve doğu dinleri, Hind ve doğu uygarlıkları, çağdaş ideolojiler, doğu ve batı düşünce tarihi, özgürlük, Batılılaşma, Doğu-Batı ilişkileri, edebiyat ve dil problemleri gibi birçok konuya değinen yazarın Umrandan Uygarlığa, Kırk Ambar, Hint Edebiyatı, Saint-Simont, Bu Ülke, Bir Dünyanın Eşiğinde, Mağaradakiler, Bir Facianın Hikâyesi, Işık Doğudan Gelir, Kültürden İrfana, Jurnal (I-II) adlı eserleri, Sosyoloji Notları ve Konferansları ile ayrıca kendine özgü bir düşünce dünyası vardır.

Aktif siyasetten uzak durmuş, kendisini okumaya ve yazmaya adamıştır. “İnsanlar kıyıcıydı, kitaplara kaçtım” sözü meşhurdur. Okudukça da kendi ifadesiyle “imandan şüpheye, şüpheden inkâra, inkârdan maddeciliğe” geçmiş, Türkçülük, sosyalizm, ateizm gibi düşünce evrelerinde dolaşmış, en sonunda da Osmanlı eksenli düşüncesine ulaşmıştır. Kırk dört yaşından sonra kendi ifadesiyle “yolunu bulmuştur”, yolu Türk-İslam düşüncesidir: “Yığınlar Avrupalılaşırken aydınlar Türkleşmeli” der. Bu memleket için tek tehlikeli insanın düşünceyi tehlikeli gören insan olduğunu söyleyen Cemil Meriç, Türk düşüncesini İslam’la başlatır: “İslam’dan evvel Türk düşüncesi yoktur. Bir Farabi’ye bir İbn Haldun’a dayayacağız düşüncemizin köklerini.” Bununla birlikte “İslamiyeti yeniden anlamak, bütün dünyayı anlamakla kaabildir” der.

Hayatının farklı dönemlerinde farklı inanç ve ideolojilerin etkisinde kaldığını söylemiştik. Hayatındaki bu çalkantılar, sadece bir tecrübe olarak kalmamış, aynı zamanda satırlara geçerek kalıcı olmuştur. Bu yüzden Cemil Meriç okuru, onu tek bir düşünce gibi değil, belli bir zihnin farklı evrelerden geçen düşünce serüveni olarak okumalıdır. Mesela onun dine yaklaşımındaki Batılı etki ile düşüncesine son şeklini verirken oluşturduğu geleneksel Türk-İslam düşüncesi örtüşmeyebilir. Bir yandan dıştan bir bakışla “Tanrı beşerin en büyük keşfi” veya “İnsan Tanrı’yı yarattıktan sonra büyümüştür” dese de, diğer yandan din bir gerekliliktir ona göre. Dinsizliği Batılı toplumlar için bir ilerleyiş, bizim toplumlar için bir çözülüş olarak gören Meriç, bizdeki dini anlayışın da bin yıldır bir duraklama dönemine girdiğini savunmaktadır. Din ona göre tecrübe dışı ve irrasyoneldir. Dinin tahlile tahammülü yoktur, dinle akıl ayrıdır. Allah’ın varlığı ve yokluğu ilim dışı bir meseledir. Diğer taraftan Cemil Meriç “İslamiyet akıl dinidir” demeyi de ihmal etmez. Bununla birlikte “her din büyük hakikatin bir parçası” diyen Meriç’e göre dinle ilim tarla yüzünden kavga eden iki kardeş gibidir, tarlanın ekilip biçilmesi el ele vermelerine bağlıdır.[1]

Farklı düşünsel evrelerden sonra Cemil Meriç’in karar kıldığı Türk-İslam düşüncesi, onda bir hidayet olgusunun tezahürü şeklinde değil de, baştan beri süre gelen düşünsel duruşunun bir olgunluğu, tarih ve coğrafya içindeki bir konumlanışı olarak var olmuştur. Ancak yine de onun kitapları söz konusu düşünce serüveninin tüm aşamalarını kaydetmiştir. Yani belli bir olgunluktan sonra, eskileri silmemiş, hepsini birden yayın hayatında mamur kılmıştır. O halde artık hayatta olmayan Cemil Meriç, hayatını tamamlamış ve kitaplarıyla var olmaya devam etmektedir. Kitaplarını okurken de bir hayatın akışını okur gibi okumakta fayda var. Diğer yandan Cemil Meriç bir İslam düşünürü olarak görülmemelidir. Jurnal’lerini okuyan biri orada dinle ilgili hatta İslam’la ilgili hiç de uygun olmayan sözlere rastlayabilir.[2] O türden alıntılara yer verip, siz okuyucuları daha baştan bir önyargıya sürüklemek istemem. Burada bize düşen, onu yargılamaktan ziyade, ondan nasıl istifade edebileceğimizi düşünmektir. Bir bütün olarak yazdıklarına bakıldığında, ağırlıklı olarak dinine, vatanına ve toplumuna bağlılığını vurgulayan bir düşünce geliştirdiği görülür. Dine bakışındaki dıştan ve eleştirel yön ile daha sonraki dönemlerde geliştirdiği içten ve sahiplenici yön okuyucu açısından bir tezat gibi görünse de Meriç açısından kendi düşüncesi bir bütün olarak bir düşünme faaliyeti ve bir arayışı temsil eder. Eserlerinde sürekli kitap tahlilleri yapan yazar, kutsal kitaplardan da sık söz etmesine rağmen Kur’ân’a fazla değinmez. Sevgilisiyle mektuplaşırken: “Dua bir kanatlanıştır. Namaz kıldığına sevindim. Her sabah ben de seninle birlikte ezan dinliyorum.”[3] diyen yazar, aynı şekilde vatanını ve milletini sevdiği için de dinine bağlı kalmış, belki de bu yüzden Kur’ân hakkında araştırma yapmayı, söz söylemeyi veya ondan istidlalde bulunmayı gerekli görmemiştir. Dolayısıyla onun İslam’a bağlılığı Türk-İslam düşüncesine, Müslüman kültür ve geleneğine olan bağlılığıdır. Bu bağ aynı zamanda onun Batı’yla kavgasında sığındığı şanlı bir maziyi temsil etmektedir.[4]

Kendini yetiştirerek Türkiye’nin ender ve özgün fikir adamlarından biri olmayı başaran Cemil Meriç, medrese eğitimi almamış, medrese ilimleriyle de meşgul olmamıştı.[5] Nitekim kendisi de bu eksikliğinin farkındaydı: “Hiçbirimiz Gazali’yi okuyacak ve anlayacak seviyede değiliz.”[6] Arapça dersi almış olmasına rağmen “neden Arapça öğrenememiştim?” diye sorar ve bunun temellerini araştırır, sonra da “Osmanlılar da hiçbir dönemde Arapça bilmiyorlardı” sonucuna ulaştıktan sonra şu hükmü verir: “Bence mesele, kendi ilmimizi kendi kültür eserlerimizi okuyup anlamaktır, ötesi teferruattır. Osmanlılar da hiçbir dönemde Arapça bilmiyorlardı. Bu itibarla, günümüzün güç şartları içinde, bugünkü nesillerin böyle bir gayreti göze almaları tam bir hayal olur. Esasen saik yok, motivasyon yok. Arapça dilimize, kemiğimize girmemiş ki. Niçin öğreneceğiz? Sebebi Nedir? Bütün Arapça kitaplar nasıl olsa İngilizce, Fransızca veya diğer Batı dillerine çevrilmiştir.”[7] Bu cümleyi okuduğumuzda acele edip Cemil Meriç’in bu konudaki düşüncesinin böyle olduğuna hükmetmek yanlış olur. Hep dediğimiz gibi, Cemil Meriç kitaplarında sesli düşünmektedir, bu yüzden de bir başka yerde söyledikleri bu söyledikleriyle çelişebilir. Dil seviyesini ifade ederken “Fransızca bilirim, İngilizce anlarım, Arapçayı sökerim” diyen[8] Cemil Meriç hayatının sonlarına doğru verdiği bir röportajda ise gençlere Arapça öğrenmeyi tavsiye eder.[9] Hatay’da bir Fransız lisesini bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesinde Felsefe ve Fransızca okumuş ve ayrıca kitap okuyarak kendi kendini yetiştirmişti. Batılı kaynaklar üzerinden ulaştığı Hind ve diğer doğu düşüncelerine hayranlığı vardı. Bunda XIX. yy Avrupa’sının gönlünü Hint düşüncesine kaptırmış olmasının payı da vardır.[10] Yerli düşüncenin taraftarı olmakla birlikte haklıya hakkını vermekte ısrarcı olan ve “benim neslim için Avrupa insan zekâsının zirveye ulaştığı ülke demekti”[11] diyen yazar, Batı düşüncesini çok iyi bilen ender şahsiyetlerden biridir ve Türk aydınının Batıya hayran olmakla birlikte onu tanımadığını dile getirmiştir. Meriç’e göre Türk aydını hem Batıyı tanımıyor hem de kendi mazisini bilmiyor.[12] Ömrü kitap okumakla geçmiş ve zengin bir kütüphanesi olan bir aydından bahsederken, Balzac, Hugo, Max Müller, Schopenhauer, Fichte, Montesquieu, Herder, Hegel, Schlegel, Koestler, Voltaire, Goethe, Sartre, Schelling, Vico, Hölderlin, Nietzsche, Marx, Durkheim, Saint-Simon, Roger Garaudy, Auguste Comte, Proudhon, Renan gibi Batılı edip ve düşünürlerin yanı sıra Mevlana, Biruni, İbn Haldun, Namık Kemal, Gandi, Tagor, Said Nursi, Seyyid Hüseyin Nasr, Fazlurrahman, Abdurrahman Bedevi gibi Doğulu isimler de sadece örnek olsun ve bir fikir versin diye zikredilebilir. Eserlerinde Hind dinlerine ve kutsal kitaplarına olduğu kadar, Tevrat’a, İncil’e de atıflar vardır. İhvan-ı Safa Risalelerine özel ilgi gösterir ve bu konuda birtakım Batılı yazarlardan ve Seyyid Hüseyin Nasr’ın yabancı dilde yazılmış bir eserinden faydalanır.[13] Zaten Türkçe yazanlar hariç Doğulu yazarları da Batı dilleri üzerinden okumuştur. Ayrıca son dönem Osmanlı düşüncesi de Cemil Meriç’in en önemli kaynakları arasındadır. Bu arada Said Nursi’nin Cemil Meriç’teki yeri önemlidir. Bir yazısında “Sait Nursi bütünüyle bir tekrardır.”[14] diyerek Sait Nursi’yi eleştirmiş olsa da, daha sonra “Yakın tarihimizin tanıdığı tek mücahid”[15] ve “küfre karşı imanın tepkisi” olarak nitelediği Said Nursi hakkında şöyle der: “O konuştukça laikliğin kartondan setleri yıkıldı birer birer.” Meriç’e göre Said Nursi, Tanzimattan beri ilerleyen teceddüt dalgasını durduran Nur kalesiydi.[16] Bir kitabında Batı’nın “akıl” anlayışını verdikten sonra “İslam’a göre akıl” başlıklı bir bölüm aktaran yazar, burada sözlük ve ansiklopedilerin yanı sıra, Batılı kaynaklardan veya çağdaş Müslüman yazarlardan akılla ilgili bilgiler aktarmış, bu bilgilerde İslam felsefesi, İslam tasavvufu, İbn Haldun’un görüşleri vb. hepsi bir arada verilmiştir. Zaten bir ansiklopedi maddesi olarak tasarlanan bu yazıda, yazarın İslam’la kastettiği şeyin İslam tarihindeki bütün bir birikim olduğu anlaşılıyor.[17] Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında C. Meriç’te İslam ile İslam tarihi arasında bir fark gözetilmediği gayet açıktır. Ancak doğrudan bir kaynak olarak Kur’ân’ın, Kur’ân ilimlerinin ve genel olarak İslami ilimlerin ve bu ilimleri aktaran orijinal temel kaynakların Cemil Meriç eserlerindeki varlığı yok denecek kadar azdır. Çoğu zaman İslami geleneğe ait kişiler veya isimler Batılı kaynaklar aracılığıyla değerlendirilir.

Bir yandan Kırk Ambar‘da “tefekkür vuzuhla başlar” derken, diğer yandan “tefekkür tereddüttür”[18] diyen bir mütefekkirin düşüncelerini bir çırpıda özetlemek kolay olmasa gerektir. Kronolojik olarak düşünürsek, tereddütle başladığı düşünce hayatına belli bir vuzuha ulaşmakla veda etmiştir diyebiliriz. Batı düşüncesini tanıyan biri olarak Cemil Meriç, körü körüne bir Batılılaşmaya karşı olan ve aydınların bu “gafletini” var gücüyle eleştiren bir mütefekkirdir. İdeolojileri aydın kesiminin dini olarak nitelendirirken, İslam’ı da halk tabakalarının “kültürü” olarak nitelendirir. “Yarı hakikatler” olan ideolojiler insanı parçalıyorken, “İslam, insanı parçalamaz.” İslam, Osmanlı’daki farklı ırkları birleştirip kardeş yapan bir din, maddecilikse Osmanlı’yı çökerten “meşûm bir salgın”dır.[19] Türk-İslam medeniyetindeki inişi, bir yandan ulemanın zayıflamasına, bir yandan maddeci düşünceye bağlayan yazar, diğer taraftan “zirveye vardıktan sonra yükselecek başka irtifalar olmadığı için, yürüyüşe devam etmek, ister istemez alçalmaktı” diyerek mukadder olan bir çöküş merhalesi şeklinde açıklamaktadır.[20] Şu cümleler de onun bir Osmanlı dönemi değerlendirmesi sayılabilir: “Kaldı ki bu başkası olmak, kendi sesini kaybetmek, herhangi bir otorite karşısında silinivermek, Osmanlı insanının ezelden beri alışmış bulunduğu bir hal. Diyebiliriz ki, bütün Şark’ın nasibi tefsir ve şerh çemberleri içinde hüner göstermek. Tanzimattan sonra, Arapça ile Acemce’nin yerini Fransızca aldı. Arapça ile Acemce diri, bakir ve akıncı bir düşüncenin taşıyıcısı değildi. Osmanlı konuşmağa başladığı zaman, İslam düşüncesi hamle kabiliyetini kaybetmiş bulunuyordu. Yani Osmanlı müellifleri bir tekrarın tekrarı, bir yankının yankısı olmak mecburiyetinde idi. İçtihat kapısı kapanmıştı. Her şey bid’at sayılabilirdi.”[21] Bu tür eleştiriler bir yana, esasen Meriç’in düşüncesi son haliyle Osmanlı eksenli bir düşüncedir. Eserlerindeki Batı-Osmanlı karşılaştırmalarında, Batı’nın arayıp da ulaşamadığı şeylerin Osmanlı’da olduğu fikri dile getirilir. Örneğin Bernard Lewis’in hürriyet tanımına karşı ve bu tanımdan hareketle Cemil Meriç Osmanlı ülkesinde hükümetin kanun dışı davranışlarına karşı vatandaşın şeriat ve örf tarafından korunduğunu, dolayısıyla Avrupa’nın özlediği gerçek demokrasinin ilk ve belki de son defa Osmanlı’da gerçekleştiğini savunur.[22] Gerçek demokrasiyi Osmanlı’da gördüğüne ve Bu Ülke adlı eserinde “demokrasinin ta kendisidir İslamiyet” dediğine göre, burada Osmanlı ile İslamiyetin özdeşleştiği bir düşünce de kendini göstermektedir.[23] Osmanlı, “vahye dayanan bir medeniyettir” Cemil Meriç’e göre, “vahye, yani ezeli ve mutlak hakikate.”[24] Yine şu cümleler de onun Osmanlı-İslam özdeşleştirmesini, hatta Osmanlı-Kur’ân birlikteliğini savunduğuna dair bir örnek olabilir: “1789’a kadar Fransa’da bir anayasa yoktur. Bizde vardır: şeriat. Hükümdarın haklarını korkunç derecede sınırlayan bir vesika vardır: Kur’ân. Hiçbir anayasa bu kadar âmir değildir, çünkü gönülden bağlamaktadır. Bütün değişikliklerin üstündedir. Çünkü Tanrı kelâmıdır.”[25] Ancak bu özdeşlik XIX. yüzyıla kadar geçerlidir. Meriç’e göre XIX. yüzyıla kadar Osmanlı’da vahye dayanan hakikatler bütünü demek olan İslamiyet ortak bilinci oluşturmaktaydı. Bu tarihten itibaren ulemanın yerini “müstağrip” dediği insan tipi almış, “tek kitabın yerine binlerce yarı hakikat” geçmiştir. Yani Kur’ân’ın yerine ideolojiler geçmiştir. Cumhuriyet, harf devrimi ve diğer inkılaplarıyla İslam’ı engellemeye çalışmış, ancak 1960’lardan itibaren bu engel hafiflemiştir. 1960’tan sonra İslam’la birlikte kendini ifade eden bir diğer düşünce Sosyalizm olmuştur. Meriç’e göre Sosyalizm sayesinde Türk insanı Batı’yı gerçek anlamda tanıma fırsatını yakalamıştır. Ne var ki hürriyetin sarhoşluğu içindeki gençlerimiz onu dinleştirmişti. Sonuçta “bir din oldu sosyalizm. Marx, Hz. Muhammed’in yerini aldı, Kapital Kur’ân’ın.”[26] Kemalizm eleştirisi bağlamındaki şu cümleleri de önemlidir: “Mustafa Kemal kafanın yalnız dışını değil içini de tanzime kalkıştı. Batı şapkaydı. Şapka ve itaat. Kalabalığın yerine şef düşünecekti. Kur’ân rafa kalktı. ‘Nutuk’ çıktı ortaya.”[27] Batının gerçek boyutlarıyla tanınmasını zorunluluk olarak görür ama Batılılaşmaya ve “teceddüd”e karşıdır. İslam’da yenileşme ve Rönesans olmamıştır, zaten olmaz da. “Çünkü İslamiyette kilise de yok, Allah’la kul arasında herhangi bir aracı da. İslam düşüncesi hangi baskıya karşı direnecek, bağımsızlığını kime ispat edecekti?”[28] Cemil Meriç’e göre Türkiye’de solun da sağın da kulaktan dolma bilgilerle ve önyargılarla düşman kesildiği “Proudhhon’un temsil ettiği anarşizm Batının bütün doktrinleri içinde İslamiyet’e en yakın olan felsefedir. İslamiyet de bir nomokrasi (kanun hakimiyeti)dir, anarşizm de. Yalnız anarşizm için nomos (kanun) ma’şeri akıldır. İslam için vahiy yani ilahi şeriat.”[29] Gerçek demokrasiyi İslam tarihinde gören ve anarşizmi Batılı doktrinler içinde İslam’a en yakın olanı diye niteleyen Meriç, fikri liberalizm hakkında da şunu söylemektedir: “Fikri liberalizme gelince onun da biricik temsilcisi Avrupa değil Doğu, Hind ve bilhassa İslamiyet.”[30] Batıyı kültürün, Doğuyu da irfanın vatanı olarak tanımlayan C. Meriç’e göre, “İrfan, batı intelijansiyasının ‘Gnoz’ (gnose) adını verdiği ‘İlm-i Ledün”dü.” 1977’deki bir söyleşisinde “artık kültürden çok irfanla uğraşmak istiyorum” der.[31] Ama diğer yandan da zaman zaman eleştirdiği Âkif’in “gerçekçi ve akılcı” kişiliğini övmekte, sorunların çözümü için onun okunması gerektiğini salık vermektedir.[32]

Cemil Meriç, çok okuyan, farklı inanç ve düşüncelere saygı gösteren ve onlardan yararlanılması gerektiğini dile getiren bir düşünür olarak, İslam geleneğine olan bağlılığını vurgular ve her ne kadar doğrudan kaynak olarak kullanmasa da bu geleneğin temel kaynaklarını önemser. Ancak bu temel kaynaklar, bizim diğer kaynaklardan beslenmemizi engelleyen “tek kaynak” olmamalıdır. “Elbette ki başlıca kaynağımız Kur’an ve Hadisler. Ama bu iki ilâhî kılavuzun kıstaslarına ters düşmeyen her düşünceyi benimseyecek ve gözlerimizi her yandan gelecek ışıklara açık tutacağız. Önce kendi irfanımız, sonra beşerî irfanın bütünü… Unutmayalım ki, İslâm büyükleri, bir Sokrat’a, bir Pisagor’a, bir Eflatun’a tanınmamış peygamberler gözüyle bakmış ve Kur’an’ı anlamakta onların getirdiği aydınlıktan da faydalanmak istemişlerdir. Dinimizde kinin de, taassubun da yeri yoktur. İnanmış aydından beklediğimiz, Mevlânalara, Yunuslara, Hacı Bektaş Velilere yakışan bir anlayış yüceliği ve bütünü kucaklayan bir sevgidir. Kendi içimizdeki güzeli, ilahîyi sırf kendimizindir diye küçümsemeyelim. İlâhî nur her yerde ve herkeste takdir ve takdis edilmeli. Bilgiyi beşikten mezara kadar aramak, her müslümanın başlıca vazifesi değil midir?”[33] Hind Edebiyatı adlı eserinde “Osmanlı tefekkürde monogamdı. Kur’ân yetiyordu ona.” cümleleriyle Osmanlı’nın Hind düşüncesinden ve daha birçok düşünceden uzak kaldığını, yabancı düşüncelerin sahiplerini küçümseyerek veya kendini onlardan uzakta tutarak dünyadan habersiz yaşadığını belirten Cemil Meriç, “Upanişadlar’dan haberi olmayan tek millet biziz.” der ve Hind düşüncesinin bütün bir insanlığın susuzluğunu giderebileceğini savunur.[34] “Tasavvufun ana kaynaklarından biri” olarak nitelendirdiği Upanişadlar’ı öven Meriç, kendi yorumunu katmamakla birlikte Dârâ Şükûh’un Kur’ân’da adı geçen gizli kitapların (Kitâb-ı Meknûn; bk. Vâkıa 56/77-78) Upanişadlar olduğunu savunan görüşünü aktarır.[35] Osmanlı’yla ilgili bu tespitini bazı sosyoloji derslerinde de dile getirir: “Bir elinde kılıç bir elinde Kur’ân tutan Osmanoğlu, düşüncenin kıpırdamasına izin vermez.” Ancak burada bir zorunluluktan bahseder Meriç; düşüncenin gelişmemesini, ona mecbur kalınmamış olmakla açıklar: “İnsan mecbur kalmadıkça düşünmemiştir. (..) Felsefe Eflatun’a göre hayretten doğar. Ülkeleri atının gidebildiği yere kadar fetheden bir milletin, ne ölüm karşısında metafizik bir korkuya, ne de hayrete düşmesine imkân vardı.”[36] İbn Haldun’u Müslüman Doğunun yetiştirdiği tek düşünür olarak gören Meriç, Osmanlı’da düşüncenin “gelişmeme” sebeplerinden biri olarak “Kur’ân-ı Kerim her meseleyi cevaplandırıyordu. Orijinal bir düşünüre hiç ihtiyaç yoktu.” tezini dile getirir.[37] Düşüncenin yayılıp serpilmesini engelleyen şey sadece Kur’ân’ın tek otorite oluşu değil aynı zamanda onun hayatı tümüyle kucaklayan kapsayıcılığıdır. Bu kapsayıcılık tüm meseleleri hallettiği için, ayrıca bir düşünce üretmeye ihtiyaç bırakmamıştır. Hatta Meriç’teki bu eleştiri Kur’ân’la sınırlı kalmamış, tefsir ve benzeri İslami ilimleri de içine almıştır: “Osmanlı için mühim olan, ciddiyet ifade eden, uğraşılmağa değer bilgiler hudutluydu. Tefsir, Hadis, Fıkıh vs. İslam hayatın bütününü kucaklıyor, düşünceye ihtiyaç bırakmıyordu. Her şey Hindin “Sutra”larında olduğu gibi, Kuran tarafından teferruatıyla tespit edilmişti. Karımızla hangi gün yatacağımız, nasıl taharet edeceğimiz önceden tayin edilmişti. Bu çok girift, çok şümullü programı olduğu gibi tatbik etmek kâfi idi. Osmanlının karşısında kendininkine rakip bir düşünce de yoktu.”[38] Dolayısıyla mutlak hakikat kaynağı olan Kur’ân-ı Kerim, düşüncenin kaynağı olamazdı. Diğer taraftan, zaten Kur’ân, üzerinde düşünülüp akılla tartılabilecek bir kitap haline de getirilmemelidir. Çünkü o yalnız lafzıyla değil, ruhu ve şiirselliğiyle de bir bütün olup, kalplere ve duygulara hitap eder. Tercüme edilmesi, Türkçeye çevrilmesi tehlikelidir. Tevrat, içinde yüz kızartıcı parçalar olan bir kitaptır, bu çerçevede Cemil Meriç kutsal kitapların tercümesindeki tehlikeye örnek olarak Spinoza’nın panteizme yönelişini örnek verir. Meriç’e göre “Kur’ân, Tevrat gibi müstehcen değildir, fakat dehşetle karşılanabilecek olan ayetler vardır. Bu itibarla din bahsinde titiz olanlar, kutsal kitabın çırılçıplak tercümesini istemezler. Elbette geniş kalabalıklar tanımalıdır kitapları. Ama kaç zekâ onu tanıdıktan sonra kutsiyetini kabul edebilir. (..) Gerçekten Müslümanlığın devam etmesini isteyenler için Kur’ân’ın Türkçeye çevrilmesi tehlikelidir.”[39] Başka bir yerde de aynı düşünceyi savunur: “Kur’ân başka bir dile çevrilemez. Düşüncedir, ışıktır, musikidir. Kur’ân’ı çevirmeye kalkmak, insan idraki ile beraber gelişen ve gelişecek ezeli hakikatleri dondurmak, her çağa ve bütün insanlığa hitap eden Kelamullah’ı, bir çağın ve bir insanın kısır ve zavallı idraki ile sınırlamaktır. Kaldı ki Kur’an’ın yalnız zahiri manasını anlamak için büyük cehidlere, çetin hazırlıklara ihtiyaç vardır. İmam Cafer Sadık, “Allah’ın kitabında dört şey var” diyor, “İbarat, İşarat, Letaif, Hakaik”. İbarat, yani kelime manası, avam içindir. İşarat, havas için. Latif, yani batıni mana, evliya (Allah dostları) için. Hakaik, peygamber için.”[40]

“Demokrasi ve İslamiyet” başlıklı yazısında demokrasiyi tanımladıktan sonra İslam’ın yönetim anlayışını aktarmaya sıra geldiğinde, bunu Fransız yazar Louis Gardet’in La Cité Musulmane adlı kitabından aktarır. Bu kitaptan serbest bir şekilde ve kendi vurgusunu/üslubunu da katarak aktardığı bilgilerde İslam’da hükmedenin yalnızca Allah olduğu, ulu’l-emr’in ise sadece bir vasıta olduğu, İslam toplumunda insanların eşitliği, kanun yapma gücünün Kur’ân’a dayandığı, Kur’ân’ın hem bir ibadet ve hem de bir anayasa kitabı oluşu ve tüm insanlığa hitap ettiği belirtilir. Kaynağı verdikten sonra kendi yorumuna geçer ve İslamiyetin bir kanun ve nizam hâkimiyeti olduğunu, ayrıca İslamiyetin temel mefhumunun “eşitlik” olduğunu vurguladıktan sonra, “demokrasinin ta kendisidir İslamiyet” der ve ardından şu cümleleri ekler: “Ama Batınınkinden çok başka bir ruh ikliminden gelişen, çok başka umdelere dayanan bir demokrasi.”[41] Görüldüğü üzere burada hem demokrasi ile İslam tarihi bağdaştırılmakta, hem İslam tarihi boyunca Müslümanların kanunlarının Kur’ân’a dayandığı belirtilmektedir.

İslamiyet ile sosyalizmi karşılaştırıp sosyalizmin Türkiye’deki varolma imkân ve ihtimallerini değerlendirdiği bir konuşmasında “İktisadi kalkınmada sosyalist tercihi yaptığımız zaman nasıl bir ideolojiyle çıkacağız halkın karşısına, Kur’ân’la Kapital’i uzlaştırmak mümkün mü? Sosyalizm İslamiyet’e dayandırılabilir mi?” diye sorduktan sonra “Güç.” diye cevap verir. Çünkü bütün müminler kardeştir, dolayısıyla halk tabakasının karşısına düşman bir toplumasal sınıf çıkarmak zordur ve ayrıca özel mülkiyet de helaldir. “Kur’ân’da bir iktisat sistemi yoktur” diyen Cemil Meriç, buna rağmen Kur’ân’da sosyal adalete yönelen ahlakın bulunduğunu ve bu ahlakın bir sosyalist için pekâla faydalı olabileceğini, Kur’ân’ın bu adaletçi kısmı üzerinde ısrar edilirse kitlelerin harekete geçirilebileceğini muhtemel bir olgu olarak zikretmektedir.[42]

1976’da verdiği bir röportajda şöyle söyler: “İslam, bir nasslar bütünü değildir. İslam insanın olgunlaştıkça bir kere daha başvurup anlamaya çalışacağı bir esas hakikatler bütünüdür. Yani bir nevi anayasadır. Donmuş, bitmiş, son sözü söylenmiş bir kitap değildir Kur’an, seyyaldir, insanla beraber büyür, insanla beraber gelişir. Bütün büyüklüğü burada. Yani geometrik bir kitap değildir. Yaşayan, gelişen bir kitaptır. Kur’an’daki işaretler medeniyetler doğurmuştur. Yüzyıllardır birçok millete bilhassa Osmanlı’ya kılavuz olmuştur. Kur’an biz geliştikçe gelişir, biz büyüdükçe büyür. Yani biz onda neyi ararsak, bir parça onu buluruz. Haddizatında bir medeniyet rehberi olarak ele alınmalıdır. Bin sene evvel ondan anladıklarımızla bugün anladıklarımız arasında fark vardır. Biz olgunlaştıkça, irfanımız arttıkça Kur’an da bize ona göre konuşur. (..) Kur’ân büyük bir medeniyet kuran kılavuzdur. Fakat Kur’ân’ın hakikatlerini tefsir eden, yani anlayan, tatbik eden, insandır. İnsan olgunlaştığı ölçüde, dünyayı ve kâinatı tanıdığı ölçüde, Kur’an’dan başka şeyler söyler insana. Kur’an insana her şeyi söylemiştir ama insan kâfi derecede gelişmemiş, insan Kur’ân’ın bütün söylemek istediklerini, bütün işaretlerini anlamamış.”[43] Daha önce Meriç’in Kur’ân’la düşüncenin gelişimi arasında kurduğu dar ilişki burada genişlemiş, önceki sözlerinde Kur’ân’ın varlığını hayatı tümüyle kapsadığı için tefekküre yer ve ihtiyaç bırakmayan bir varlık olarak açıklarken burada Kur’ân’daki anlamların evrenselliğini, insanın kendini geliştirdikçe Kur’ân’dan daha çok faydalanabileceğini ve ondaki “işaretleri” alabileceğini dile getirmektedir. Açıktır ki, burada Said Nursi’nin etkisi görülmektedir. Nitekim bu düşüncesini başka bir röportajında bizzat Said Nursi’nin adını vererek dile getirmiştir: “İslamiyet ne akılla ne ilimle çatışabilir. Eğer çatışıyorsa bu bizim cehaletimizdir. Kur’ân’daki birçok şeyler dahi yanlış tefsir edilmiş ve daha sonraki müfessirler bu yanlışlığı ispat etmişlerdir. Nasslar da muhakemeye açık olmalı; tabii hürmetle ele alınmalıdır. Nitekim Said-i Nursi, nasslara yeni açıklamalar getirmiştir.”[44]

“Kitaptan değil kitapsızlıktan korkmalıyız. Bütün ideolojilere kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye’nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek. İşte, en doğru yol.”[45] sözlerinin sahibi Cemil Meriç, yukarıda da geçtiği üzere farklı dinlerin ve farklı düşüncelerin öğretilerinden faydalanan, kaynak ve referansları çok geniş olan bir aydındır. Ancak Kur’ân ve sünnet alanında aynı kaynaksal genişlikten söz etmemiz mümkün görünmüyor. Bu durumun sebebi ne olursa olsun, sonuçta onun Osmanlı’nın mirasına sahip çıkmış olması ve Osmanlı’yı da İslam’la özdeş görmesi, Kur’ân’a yaklaşımının Osmanlı geleneğinden süzülen baskın unsurlardan çok farklı olmayacağını göstermektedir.

Bir söyleşide kendisine İsmet Özel’in “Müslüman olmanın yolu bazı şeylerin cehaletinden geçer” sözü sorulduğunda, “Kur’ân-ı Kerîm’de ‘hel yestevillezine ya’lemune vellezine lâ ya’lemun’ buyur muyor mu? Bu ayetin manası ‘hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’dur.” şeklinde cevap verdikten sonra Âkif’in şu dizelerini getirir: “Olmaz ya, tabii biri insan, biri hayvan /Öyleyse cehalet denilen yüz karasından /Kurtulmağa baştan başa azmetmeli millet /Kâfi mi değil yoksa bu son felâket?” Dolayısıyla bu ayeti şahit gösteren Cemil Meriç “bütün şümûluyla İslamı kavramak, yani münevver bir müslüman olmak için çok düşünmek, çok çile çekmek şart” diyerek, buradaki bilmek fiilinin günümüze denk düşen kapsamına işaret etmiş olmaktadır.[46] Burada yine Said Nursi ve Mehmed Âkif düşüncesine açıldığı, Kur’ân’la düşüncenin gelişimi arasındaki bağı daha serberst ve geniş bir şekilde dile getirdiği bir dönemle karşı karşıyayız.

Osmanlı medeniyetinden bu günkü hale nasıl gelindiğinin sorulduğu bir söyleşide, “medeniyetler de ihtiyarlar” diyerek Osmanlı’nın medeniyetin zirvesine çıktıktan sonra attığı adımların onu inişe zorladığını söyler ve bu ifadelerine geçmeden önce şu cümleyi söyler: “küllü men aleyha fan..”[47]

Sonuçta; bir arayış içinde ve kimine göre “bütün değerlere kucak açmış”,[48] kendi ifadesiyle bütün din ve mezheplere saygılı, her dini büyük hakikatin bir parçası olarak gören, soldan ve sağdan uzak bir düşünceyle girdiği yolda, bir yanıyla yerel diğer yanıyla evrensel bir tefekkürün gayreti içinde olan Cemil Meriç, yarı hakikatler diye tanımladığı ideolojileri idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri diye tanımlamış, vahyin ise hakikati tümden kucakladığını, hayatı tümden kapsadığını ifade etmiştir. Türk-İslam düşüncesinde karar kılmış, İslam’ın ve Kur’ân’ın bir tezahürü olarak gördüğü, Batılı ideolojilerin arayıp da bulamadıklarını gerçekleştiren Osmanlı medeniyetini bazı eleştirilerinin yanı sıra genellikle yüceltmiş, Batılı tarzda bir eğitim almış olsa da kişisel olarak Müslüman kültür ve geleneğine olan bağlını vurgulamış, İbn Haldun etkisiyle “umran”, Hind ve genel olarak doğu düşüncesinin etkisiyle “irfan” kavramlarını öne çıkarmak istemiş, ancak bu düşüncelerini Batılı rasyonalist ve gerçekçi düşüncenin etkisiyle harmanlayınca da Mehmed Âkif’in akılcı yorumları ile Said Nursi’nin “nassları hürmetle ele alıp muhakeme etmesini” ve yeni açıklamalar getirmesini olumlu örnekler olarak göstermiştir. Modern ve Çağdaş Batı düşüncelerini çok iyi incelemiş, Batıya eleştiri yöneltmekle birlikte Batılı düşüncenin etkisinden kurtulamamıştır. Zaten kurtulmasına da gerek yoktur. Çünkü ulaştığı düşüncenin bir yanı yerelse, diğer yanı mutlaka evrenseldir. Nitekim Avrupa değerleri ortak insanlık değerleridir. Burası onun evrensel yanını temsil eder. Yerel tarafında ise İslam onun benliğinde kültürel bir form olarak mevcuttur. Dolayısıyla Cemil Meriç bir yandan Batının tek amacının İslam’ı boğmak ve bizi yok etmek olduğunu ifade ederken, diğer yandan “ya Batılı olacağız ya batacağız” der.[49]

Dikkat edilmesi gereken başka bir husus da şudur: Eserlerinde kendi kendini eleştiren cümlelere rastlamak çok zor olduğundan, C. Meriç, onun tereddüt içeren düşünceleri ve çelişkileri göz önünde bulundurularak okunmalıdır. Atasoy Müftüoğlu’nun deyimiyle hem Marksist, hem modernist, hem milliyetçi, hem müslüman, hem Doğucu ve hem de Batıcı olarak görülebilecek yanlarıyla, onu okuyan herkesin dikkat etmesi gereken şeylerden biri belki de bu yönüdür. “Çelişkili varoluşlar sergilemiş”[50] olsa da, sonuçta düşünceye gereken değeri vermiş, tefekkürün önemini vurgulamış, tefekküre saygıyı tavsiye etmiştir.

Cemil Meriç düşüncesi, Doğuya ve Türk-İslam düşüncesine eğilimli, ancak genel olarak Batı kaynaklıdır. Cemil Meriç’in Kur’ân, Sünnet ve İslami ilimlerle irtibatı yeterince gelişmiş değildir. Zaten bu yönde yeterli bir birikime sahip olduğu da söylenemez. Ayrıca bu yeni çağda düşünce ile Kur’ân arasında nasıl bir ilişki kurulabileceğine dair herhangi bir sistematik fikir de geliştirmiş değildir. Dolayısıyla Kur’ân onun tefekküründeki doğrudan hareket noktalarını oluşturmuş değilse de, kendisi Kur’ân’la hayat bulduğuna inandığı bir medeniyetin son demlerinde yetişmiş, refleksleri çelişkiler taşısa da bu yöne doğru bir eğilim göstermiştir. Sonuçta bizce Cemil Meriç’in tüm ideolojileri yarı hakikatler olarak görüp buna karşılık Kur’ân’ı hakikatin bütünü olarak görmesi, onun düşüncesindeki önemli vurgu noktalarından biridir.


[1] Cemil Meriç, Hind Edebiyatı, s.134, İstanbul, 1964, Dönem Yayınları; Cemil Meriç, Bu Ülke, s.7-70 (M. A. Meriç’in hazırladığı biyografi kısmı), ayrıca s.178, 296, Haz: Mahmut Ali Meriç, İstanbul, 6. Baskı, 1992, İletişim Yayınları; Cemil Meriç, Mağaradakiler, hazırlayan: Mahmut Ali Meriç, s.279-283, İstanbul, 1997, İletişim Yayınları; Necdet Subaşı, Türk Aydınının Din anlayışı, s.187-234, İstanbul, 1996, Yapı Kredi Yayınları; Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, s.29, 80, 253-254, 302, 348, Hazırlayan: Ümit Meriç Yazan, İstanbul, 1993, İletişim Yayınları.

[2] Örneğin bkz: Cemil Meriç, Jurnal I, s.40-41, haz: Mahmut Ali Meriç, İstanbul, 1992, İletişim Yayınları.

[3] Cemil Meriç, Jurnal II, s.78, haz: Mahmut Ali Meriç, İstanbul, 1993, İletişim Yayınları.

[4] Tanıl Bora, “Cemil Meriç: Düşman Dünya ve Kelimeler“, s.70, şunun içinde: Cemil Meriç, editör: Murat Yılmaz, (68-77), Ankara, 2010, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı.

[5] Dücane Cündioğlu, Bir Mabed İşçisi Cemil Meriç -Bir Cumhuriyet Aydınının Serencamı-, s.10, İstanbul, 2006, Etkileşim Yayınları.

[6] Cemil Meriç, Kültürden İrfana, s.398, İstanbul, 1986, İnsan Yayınları.

[7] Cemil Meriç, Kültürden İrfana, s.283-285.

[8] Cemil Meriç, Kültürden İrfana, s.389.

[9] Bkz: Cemil Meriç, “Doğu-Batı Diye İki Ayrı Gerçeklik Yok“, s.39, Yeni Devir, 20-10 Nisan 1982, Konuşan: Hüseyin Yorulmaz, şunun içinde: Bulutları Delen Kartal: Cemil Meriç İle Konuşmalar, Haz: Mustafa Armağan, Sezai Coşkun, İstanbul, 2004, Ufuk Kitapları.

[10] Cemil Meriç, Kültürden İrfana, s.100.

[11] Cemil Meriç, Kırk Ambar, s.450-451, İstanbul, 1980, Ötüken Neşriyat.

[12] Cemil Meriç, Kültürden İrfana, s.70.

[13] Bkz: Cemil Meriç, Işık Doğudan Gelir, s.34-81, İstanbul, 1984, Pınar Yayınları.

[14] Cemil Meriç, Jurnal II, s.215.

[15] Cemil Meriç, Kırk Ambar, s.425.

[16] Cemil Meriç, Bu Ülke, s.246-247, Haz: Mahmut Ali Meriç, İstanbul, 6. Baskı, 1992, İletişim Yayınları.

[17] Bkz: Cemil Meriç, Işık Doğudan Gelir, s.177-201.

[18] Cemil Meriç, “Doğu-Batı Diye İki Ayrı Gerçeklik Yok“, s.33.

[19] Cemil Meriç, Bu Ülke, s.173-176, 179.

[20] Cemil Meriç, Kırk Ambar, s.263.

[21] Cemil Meriç, Jurnal II, s.248, haz: Mahmut Ali Meriç, İstanbul, 1993, İletişim Yayınları.

[22] Cemil Meriç, Mağaradakiler, hazırlayan: Mahmut Ali Meriç, s.209, İstanbul, 1997, İletişim Yayınları.

[23] Cemil Meriç, Bu Ülke, s.169-172, Haz: Mahmut Ali Meriç, İstanbul, 6. Baskı, 1992, İletişim Yayınları.

[24] Cemil Meriç, “Bir Dava Etrafında Tek Kalp, Tek vücut Olmalıyız“, s.188, Pınar, Cilt:7, Temmuz 1978, söyleşi yapan: Alp Eren, şunun içinde: Bulutları Delen Kartal: Cemil Meriç İle Konuşmalar, Haz: Mustafa Armağan, Sezai Coşkun, İstanbul, 2004, Ufuk Kitapları.

[25] Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, s.235.

[26] Cemil Meriç, Mağaradakiler, hazırlayan: Mahmut Ali Meriç, s.228-232.

[27] Cemil Meriç, Jurnal I, s.354.

[28] Cemil Meriç, Kırk Ambar, s.57.

[29] Cemil Meriç, Kırk Ambar, s.379.

[30] Cemil Meriç, Kırk Ambar, s.408.

[31] Cemil Meriç, Kültürden İrfana, s.11.

[32] Cemil Meriç, Kültürden İrfana, s.399-400.

[33] Cemil Meriç, Kültürden İrfana, s.401-402.

[34] Cemil Meriç, Hind Edebiyatı, s.8-10; Cemil Meriç, Jurnal I, s.147-150.

[35] Cemil Meriç, Hind Edebiyatı, s.29.

[36] Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, s.27-28.

[37] Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, s.138-139, 220-224.

[38] Cemil Meriç, Jurnal II, s.209.

[39] Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, s.79-80.

[40] Cemil Meriç, Kırk Ambar, s.414.

[41] Cemil Meriç, Bu Ülke, s.169-172.

[42] Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, s.165.

[43] Cemil Meriç, “Pencerelerimiz Batı’ya Açılmış Değil, Kırılmıştır“, s.83-84, Pınar Dergisi, Cilt V, Sayı: 58, Ekim 1976, şunun içinde: Bulutları Delen Kartal: Cemil Meriç İle Konuşmalar, Haz: Mustafa Armağan, Sezai Coşkun, İstanbul, 2004, Ufuk Kitapları.

[44] Cemil Meriç, “Entelektüel Amel edendir“, s.94, İzlenim, Sayı: 18, Şubat 1995, (1982-1983 döneminde yapılmış bir söyleşi), şunun içinde: Bulutları Delen Kartal: Cemil Meriç İle Konuşmalar, Haz: Mustafa Armağan, Sezai Coşkun, İstanbul, 2004, Ufuk Kitapları.

[45] Cemil Meriç, Bu Ülke, s.94.

[46] Cemil Meriç, “Doğu-Batı Diye İki Ayrı Gerçeklik Yok“, s.38.

[47] Cemil Meriç, “Bir Dava Etrafında Tek Kalp, Tek vücut Olmalıyız“, s.188.

[48] Ekrem Özdemir, “Cemil Meriç Laneti“, s.57-61, Hece Dergisi: Bir Entelektüel Tedirgin: Cemil Meriç (Cemil Meriç Özel Sayısı), yıl:14, sayı:157, Ocak 2010, özel sayı:19.

[49] Ercan Yıldırım, “Cemil Meriç, Mensubiyet ve İslam“, s.73-84, Hece Dergisi: Bir Entelektüel Tedirgin: Cemil Meriç (Cemil Meriç Özel Sayısı), yıl:14, sayı:157, Ocak 2010, özel sayı:19.

[50] Atasoy Müftüoğlu, “Çelişkili Bir Varoluş“, s.391, Hece Dergisi: Bir Entelektüel Tedirgin: Cemil Meriç (Cemil Meriç Özel Sayısı), yıl:14, sayı:157, Ocak 2010, özel sayı:19.