Hür Tefekkürün Kalesi

Cemil Meriç okurları bilirler ki kelimeler üzerinde size tefekkür sofrası açar. Bir bakıma siz kelimeler dünyasının içinde dolaşmaya başlarsınız ve payınıza düşeni alarak yolunuza devam edersiniz. Bir başka okuyuşunuzda ise başka bir cümleyle, kelimelerle sizi alıp diyarlardan diyarlara götürdüğü olur. Böylesi zengin tefekkür sahibi kalem azdır.

Recep GARİP

Yazar, www.recepgarip.com

Türk düşünce tarihinde Cemil Meriç’in hem münzevi hem de bir mütecessis – araştırmacı olarak kendine özgü bir yer edindiği söylenebilir. Döneminden ayıran temel özelliklerini; entelektüel duruşu, okuma disiplini ve eserlerine gösterdiği titizlik üzerinden şu başlıklarla özetleyebiliriz: Cemil Meriç’i çağdaşı olan pek çok aydından ayıran en belirgin özellik, onun ideolojik kalıplara sığmayan hür tefekkür – özgür düşünce anlayışıdır. Dönemindeki aydınlar genellikle sağ veya sol kutuplara hapsolmuşken, Meriç ideolojileri “idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri” olarak tanımlamıştır. O, her düşünceye kapısını açmış, ancak hiçbirine körü körüne bağlanmamıştır. Batı’yı, Batılıların Doğu’yu incelediği yöntemle (oryantalizm karşıtı bir perspektifle) incelemiştir. Batı düşüncesinin köklerini Doğu irfanıyla ilişkilendirmiştir. Toplumun ve aydınların kutsallaştırdığı kavramları, “Müstağrip” dediği Batı hayranı aydın tipini sertçe eleştirmiş ve hakikati söylemekten ve yazmaktan taviz vermemiştir.

Cemil Meriç’in toplumdan ve aktif siyasi/edebî çevrelerden koparak “Fildişi Kulesi’ne” çekilmesinde hem fiziki hem de düşünce açısından farklılıklar vardır: Fiziki açıdan ifade edilmelidir ki; 38 yaşında görme yetisini tamamen kaybetmiştir. Bu durum onu dış dünyadan ziyade iç dünyasına ve kitaplarına yöneltmiştir. İçe kapanmıştır. Dönemin aydınlarının bayağılığı, sıradanlığı, hafifliği, yüzeyselliği; derinlemesine fikrin namusunu koruyacak düzeyde olmaması; Batı’yı taklit etmekten öteye gidemeyen “Müstağrip” tavırları ve ideolojik bağnazlıklar onu yalnızlaştırmış, kendi kuytu köşesine çekilmeyi doğru bulmuştur. Kendi ifadesiyle dindarlıktan sosyalizme, oradan milliyetçiliğe uzanan fikir yolculuğu, onu hiçbir mahallenin tam anlamıyla kabul edemeyeceği bir “Araf”ta bırakmıştır denilebilir. Böyle denilse de son nefeslerindeyken kızı Ümit Meriç’in ifadeleriyle “Muhammed Sevgilim” demiştir.

Meriç için okumak bir eylem değil, bir hayat biçimidir. “Kitap bir limandı benim için. Kitaplarda yaşadım ve kitaplardaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim” diyerek okumayı bir sığınak olarak görmüştür. Dış dünyadaki sahteliklerden arınmış kitaplardaki kahramanlara kendisini daha yakın hissetmiştir. Fransızca, İngilizce ve Arapça bilgisiyle dünya kültürel mirasını ana kaynaklarından takip etmiştir. Türk irfanını dünya kültürüyle barıştırmaya çalışmıştır. Gözlerini kaybettikten sonra bile kızı Ümit Meriç ve öğrencilerinin yardımıyla okumaya devam etmiş; hafızasındaki devasa kütüphaneyi kullanarak eserlerini yazdırmış, sözünü söylemekten geri durmamıştır.

Cemil Meriç, Türkçeyi bir “musiki” haline getirme gayesiyle kalemini ustalıkla kullanmıştır. Dili “namus” olarak görmüştür. Kelimelerin kökenlerine inerek ayrıntılara dikkat çekmiştir. Uydurmacılığa karşı çıkmış, Türkçenin zenginliğini savunmuştur. Türk diline ve kelimelere yüklediği “namus” kavramının, onun “Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır” cümlesiyle hayatiyet kazandığını görmekteyiz. Eserlerinde Montaigne ve Bacon tarzlarını harmanlayarak, derin felsefi konuları lirik ve etkileyici bir nesirle okuyucularına ulaştırmıştır. Çok yönlü bir mütefekkir olan Meriç’in Bu Ülke, Mağaradakiler ve Jurnal gibi eserleri, rastgele yazılmış notlar değildir. Türk aydınının şuurunu uyandırmak için nakış gibi işlenmiş birer hikmet kilimidir.

Cemil Meriç okurları bilirler ki kelimeler üzerinde size tefekkür sofrası açar. Bir bakıma siz kelimeler dünyasının içinde dolaşmaya başlarsınız ve payınıza düşeni alarak yolunuza devam edersiniz. Bir başka okuyuşunuzda ise başka bir cümleyle, kelimelerle sizi alıp diyarlardan diyarlara götürdüğü olur. Böylesi zengin tefekkür sahibi kalem azdır.

Kuşlara benzer kelimeler,

Odana dolarlar bir akşam

Nereden gelirler bilinmez

Kâh çığlık çığlığadırlar, kâh sesleri işitilmez

Çiçeğe benzer kelimeler, turuncu, erguvan, beyaz

Bir rüzgâr sürükler hepsini

Bulutlara güven olmaz.

Bu Ülke s. 179’da Cemil Meriç böyle yazar. Aynı eserinde dil, kültür, aydın ve Doğu-Batı çatışması gibi konularda yoğun bir fikir müzakeresinde bulunur. Derin anlamlarla metinler bırakan yazar, metinler arasında şiirlerini de gizlemeyi bilmiş kalemlerdendir. Aynı yerde “Kelime” başlıklı bölümün devamında ise şöyle seslenmektedir:

“Tanrı, yıldızlarla oynayan bir çocuk…

Senin yıldızların kelimeler, söyle raks etsinler,

Alev saçlarıyla sonsuz bahçesinde hayallerinin…

Kelime ormanda uyuyan dilber

Şair uzaklardan gelen şehzade

Öyle seveceksin ki kelimeleri sana yetecekler

Kelimeler benim sudaki gölgem,

Okşayamam onları, öpemem

Bir davet olarak güzel kelime ve dualarla muhterem

Gönülden gönüle köprü, asırdan asra merdiven

Kelime kendimi seyrettiğim dere

Kelime sonsuz, kelime âdem”

Kelimeyi hem varlık hem kader olarak konumlandıran bir şiir yoğunluğuyla okuyucu karşılaşıyor. Kelimelerle oyun kurucu, kelimelerle sarraflık yapan kuyumcu. Ustalık, kelimelere yüklenen anlamlar üzerinden belirginleşiyor. “Tanrı, yıldızlarla oynayan bir çocuk” betimlemesi cesur ve çarpıcı olarak görülse bile kişinin zannının öne çıktığını fark edebilirsiniz. Bir masumiyetin sınırsızlaştığını görebiliyorsunuz. Kelimeler kozmik bir ritme katılıyor; yalnızca araç değil, varoluşun özüne sizi çekiyor. Neden, niçin sorgusu sizi hiç bırakmıyor. Elbette okuyup geçemez, üzerinde düşünürseniz. “Kelime ormanda uyuyan dilber / Şair uzaklardan gelen şehzade” dizesi ise klasik masal diliyle günümüzün modern dünyasında bir bilinç köprüsü kuruyor.

Kelimeleri serbest bıraktığı vehmine kapılabilirsiniz. Sakın ola öyle düşünmeyin. Meriç, ustalıkla kelimeleri esir almış gözüküyor. “Okşayamam onları, öpemem” ifadeleriyle kelimelerin kutsal bir anlam taşıdığına dokunup biraz geriye çekilip bakmayı tercih ediyor. Asırları bir yumak gibi toparlayan ve gönüllerden gönüllere köprüler kuran şair, kelimelerin medeniyetle olan ilişkilerine dikkatlerimizi çekiyor. “Kelime sonsuz, kelime âdem” ifadesiyle ezelî bir yükümlülüğün altına taşırken insan olmanın vasfını da hatırlatıyor. Aynı iklimin, aynı tarihin, aynı coğrafyanın havasından, suyundan ve kültürel mirasından beslendiğini; sufi bir yönle düşüncesine elbiseler giydirdiğini de görebiliyorsunuz. Ses, mekân ve zaman tanımlamaları üzerinden kelimeyi sevdiği anlaşılıyor. Bir yanıyla teslimiyet duygusunu hissettirirken diğer yandan da insani bir hasletin varlığını biliyor.

Konuyu biraz daha berraklaştıralım; Cemil Meriç “Kırk Ambar – II” 324-325’te Türk şiiri hakkında şöyle söylüyor: “Bizim kökü asırlara dayanan şiirimiz, en titiz, en olgun, en ince zevkleri doyuracak mahiyette. Biz ezelden beri şair bir milletiz ve edebiyat –bütünü ile- şiir demektir bizim için. Bu şiir -Tanzimat’tan çok önce- sınırlarını yoklamış, kıvamına erişmiş, mükemmeli yakalamıştı.” Bu coğrafyada Batılılaşma-yabancılaşma son yüzyılda başlamış değildir. Çorap sökülmeye başlamış, söküğün durması için kimse düğüm atmamış denilse abartılmış olmaz. Elbette günümüzde olduğu gibi ufak tefek seslerin, kalemlerin varlığı gidişata etki etmemiştir. 1891-1944 yılları arasında yayımlanan sanat ve edebiyat dergisi Servet-i Fünun; toplumun inancından, kültüründen, geleneğinden, tarihinden ve endişelerinden kopmuş bir edebiyattır. 55 yıllık yayın hayatında toplum değerlerine muhalif yayınlar yapmış bir ayrık otu niteliğindedir ve zehirli sarmaşıklarla doludur. Yazarımız aynı eserin 299. sayfasında şöyle yazar: “Servet-i Fünun, bir kaçış edebiyatı idi. Toplumdan kopan bir edebiyat. Şairin şahane bir mazereti vardı: İstibdat. Devir “ancak sükûtun veya riyanın inkişafını teşvik” ediyordu. Cenap’a göre, “Ahd-ı Hamidî’de kadınlarımızın güzelliği gibi şiirlerimiz de “kara ve kalın örtüler altına” gizlendiler…” şeklinde devam ediyor ve biz yine kelimelere dönüyoruz:

Kelimeler, ormanda uyuyan dilber

Şair uzaklardan gelen şehzade

Öyle seveceksin ki kelimeleri sana yetecekler

Kelimeler insanın durduğu yeri haber verir. Tıpkı bir yerde yanan ateşin dumanına benzer. Gönül değirmeninden daha güzel öğütücü yoktur. Her türden davranış, hal ve durum bu değirmende öğütülür ve kendi haznesinde yeni bir kalıpla gün yüzüne çıkar. Yeni ses, yeni anlam, yeni ışık, yeni renk ve yeni bir hava ile dile gelir. Kelimeler insan gönlünde ruhun kıvamıyla mayalanarak bu tada ve lezzete ulaşır ki burada sabır, sadakat, letafet, zarafet, incelik ve estetik unsurlar elde eder. Denilir ki, “kırk defa düşün bir defa konuş.” Neden bu nasihat bizi disipline eder? Çünkü tefekkürün derinliği; hayrı ve hakkı söyleyebilme kazanından alınmış olmanın kazandırdığıdır.

Cemil Meriç, hayatını anlatırken şöyle söyler: “Hatay’daki ilk gençlik yılları. İstanbul ve evlilik öncesi yaşam: Yabancı Diller Okulu, pansiyon odaları, Elit, Nisvaz. Birçok dergide makaleler, çeviriler. Sonra evlilik, lise öğretmenliği, istifa, yirmi bir ay arayla doğan bir oğlan bir kız evlat. Geçim sıkıntısı. Yine çeviriler. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde başlayan Fransızca okutmanlığı, bin bir güçlük ve sıkıntıyla kurulan bir kütüphane, Sahaflar Çarşısı’ndan; kendi sırtında, öğrencilerinin sırtında taşınan ucuz ama paha biçilmez çuval çuval kitap, hemen hepsi Fransızca. Okuduklarıyla zenginleşen, zenginleştikçe yücelen, kanatlanan bir Don Kişot. Patlama noktasına yaklaşırken, en verimli olabileceği bir yaşta, gözlerini yitirmesi; aylarca hastane odalarında ümitle beklenen ameliyat sonuçları, aylarca tedavi için Paris ve açılmayan gözler: Retina iyice çatlamıştır, katarakt önlenememiştir.” Görüldüğü üzere sadece hayat hikâyesini anlatmaz; aynı zamanda trajedisini (“retina çatlamıştır”) bir “Don Kişot” benzetmesiyle taçlandırır.

Onun için kitaplar sadece bilgi kaynağı değil, dünyayı görmesini sağlayan birer ışık mesabesindedir. Gözlerini kaybettiğinde “Işığımı kaybettim ama düşüncemi buldum” demesinin nedeni budur. “Düşünce bir köprü: kıldan ince, kılıçtan keskin. Kalabalıklar geçemez üzerinden. Ülkeler asırlarca habersiz yaşamış birbirinden. Ne Asya tanımış Avrupa’yı, ne Avrupa Asya’yı… Bir ırmağa benziyor zaman. Hayretten dona kalmış. Perdede hep aynı gölgeler. Karagöz’ün repertuvarı tarihinkinden daha zengin.” Söz ve kelimeler ustanın dilinde bir pınar gibi çağlayıp duruyor. Kimi kalemleri okuduğunuzda büyürsünüz, genişlersiniz; idrakinizin ve tefekküre kapıların açıldığını fark edersiniz. İşte böylesi kalemlerden, mütefekkirlerden biridir Cemil Meriç. Doğu ile Batı arasındaki o devasa uçurumu ve insanın bu uçurum karşısındaki trajik yalnızlığını fark edersiniz ve kendi köklerinize dönmenin en doğru yol olduğunu görürsünüz.

Cemil Meriç, “Perdede hep aynı gölgeler” derken aslında sadece Karagöz’den bahsetmez; o meşhur “Mağaradakiler” kitabının da temelini atan Platon’un “Mağara Alegorisi’ne” gönderme yapar. Meriç’e göre modern insan; hakikate arkasını dönmüş ve sadece önündeki duvara yansıyan gölgeleri (ideolojileri, gazete manşetlerini, sloganları) gerçek sanan bir mahkûmdur. “Işık, hürriyetin çocuğudur. Mağaranın dışında güneş var, içeride ise sadece isli kandiller ve yalanların raksı” demek suretiyle sözlerini anlaşılır kılar.

“Düşünce, kıldan ince, kılıçtan keskindir.” Cemil Meriç, 38 yaşında gözlerini tamamen kaybettiğinde (1954), düşüncenin o ince köprüsünde tek başına yürümeye başlamıştır. Kitaplar onun için artık sadece okunacak nesneler değil, sesle inşa edilen birer dünya haline gelmiştir. Kızı Ümit Meriç ve öğrencileri ona kitap okur, o ise zihninde o devasa kütüphaneyi yeniden kurar. Dünyaya kapalı, Allah’a açık olan gözleriyle bütün kütüphanesindeki kitapların yerlerini ve ehemmiyetlerini okumalarda fark ettirdiği görülür.

Sahaflardan taşınan çuvallar, Paris’teki başarısız ameliyatlar; aslında onun “Bu Ülke” kitabının girişindeki o meşhur feryadın bir parçası olarak karşımıza çıkar: “Ben bu sayfalarda hayatımı değil, düşüncelerimi anlattım. Ama düşüncelerim hayatımın ta kendisiydi” demektedir.

“Jurnal – I, sayfa 37”de satırlarda kalan “Nemesis” şiirinde şöyle söyler:

“Nemesis, Nemesis

Alnı bir mezar taşı kadar soğuk

Bakışı bir cellat satırından daha korkunç ilahe

Neyimi kıskandın benim?

Keyhüsrev’in debdebe ve daratına kızmakta haklıydın

Krezüs belki hışmına layıktı

Promete seni çılgına döndürmüş olabilir

Milton’un gözlerini neden oyduğunu anlıyorum

Şaşkın ve deli bakire Bana hıncın nereden geliyor?

Ne erguvanlar içinde doğan bir Bizans prensiyim

Ne gururuyla Olemp’i gocunduran bir titan

Ama ey kısır kadın Ey şaşkın Tanrıça

Senden sadece iğreniyorum”

40 ve 41. sayfada sanki yukarıdaki şiire yönelik bir açıklama niteliğinde şunları yazar: “Din, aşk, şiir: Boşlukta yuvarlanan insanın bir yıldıza attığı merdivenler. İnanamayanların inananlara sataşmasında muhakkak bir parça kıskançlık da var. Keşke bütün insanlar aynı Tanrı’ya inanabilselerdi. O zaman cennet olurdu. Sevmek yaşamaktır. Böceklerden, Kehkeşanlara kadar uzayan bir sevgi. Bütün kâinatı ve kâinattan daha büyük bir yaratıcıyı sevmek hem de ruhun ölmezliğine inanarak. Yani ebediyet ölçüsünde bir sevgi. Dinsizlerin ölümü, insanı tahammül edilmez bir yalnızlığa sürüklemekten başka neye yarar.” En azından Cemil Meriç, gençlik yaşlarında rubailer tarzında dörtlükler yazmış bulunsa da –hece şiirine vakıf ve divan şiirine âşık bir mütefekkirdir- düşünce ağırlıklı bir kalem olmayı tercih etmiştir. Yine Jurnal I’in 222. sayfasında şu notu da sizlerle paylaşmak isterim: “Oscar Wilde, şu yedi yaşındaki çocuğa bakın der, ne kadar cici. Sonra şu hayata bakın; yirmi yaşında, nobran, edepsiz, lanet. On iki sene evvel o da bir çiçek kadar, bir kuş kadar sevimliydi; o yavrucuğu bu hale getiren cemiyetinizin terbiyesi.” İnsan pınardan su içerken birdenbire boğazına düğüm düğüm düğümlenen su yüzünden içmekten geri çekilir ve öksürüğünü giderir. Bir müddet öylece durur. Bu cümleyi ne vakit okumuş olsam geri çekilip cemiyetin yetmiş yılı gözlerimizin önünden gelip geçer. Derin derin iç çektiğim olur. Kuşkusuz zevkle yediğiniz bir yemekte gelen kötü bir haberle o yemeğin yenmez oluşu gibidir bu durum. Bana kötü bir etki bıraktığı olur. Arzu ettim ki siz değerli okuyucular da bir şeyler okurken, bir kitapla demlendiğinizde tefekkür etme imkânlarını elinizde bulundurun. Tefekkür (düşünmek), insana büyük kapıların açılmasına bir anahtardır ve buna hazır olmak icap eder.

“Umrandan Uygarlığa” eserinin 209. sayfasında “Kitab-ı Mukaddes’te Politika” başlığında uzun bir tahlil yazısını okurken şu ifadelerin altını çizmekte yarar gördüm: “Dostlarınızı ve düşmanlarınızı dinleyin ama kendinizi onlara bırakmayın. Tevrat ne güzel söylüyor: Düşmanlarınızdan uzaklaşın, dostlarınıza dikkat edin; dikkat edin ki kendileri de aldanmasın, sizi de aldatmasınlar… İnsan tam olarak ne danışmanlarının öğütlerine güvenebilir, ne yaptıklarına. Hükümdarın yapacağı, bütün ihtimalleri etraflıca düşündükten sonra en makul kararı vermek. Gerisini Tanrı’ya bırakmak lazımdır.” 222. sayfadan 223. sayfaya geçtiğimizde bir not daha gözlerimize ilişiyor: “Din: Hak ve batıl; dinsiz devlet olmaz. Batıl dinlerin bile iyi ve doğru bir yönü vardır: İnsanların yaşayışına hükmeden bir tanrının varlığını gösterirler. Fakat devlete tam bir sağlamlık kazandıran ancak hakikattir. Hakikat, “huzurun annesidir.” Ülkesindeki batıl dinlerin kökünü kazımak hükümdarın vazifesidir. Hükümdar, hem tanrının vekili hem de dirlik düzenliğin koruyucusudur. İnsanlar inançlarında serbest olmalıdır diyerek hükümdarın din bahsinde kuvvete başvurmasına itiraz edenler, dinsizlere yakışır bir sapıklık içindedirler. Ne var ki hükümdar da sıkışmadıkça zora vurmamalı, bilhassa kan dökmemelidir.”

Bazı şahsiyetler, çağlarını aşarak gelirler ve yolları aydınlatırlar. Çağında parlamayan yıldızın diğer çağlara bir faydası yoktur. Yaşarken er gibi yaşamak, doğru istikamette olmak, yardımda önde durmak, hakkı üstün tutmak gibi vasıflar er kişilere özgüdür. Bu topraklarda çok şey söylenmiş olsa da her kuşak kendi dönemini yorumlamakla mükelleftir. Cemil Meriç de kendi döneminde yolu aydınlatan, doğruyu söylemekten geri durmayan mütefekkirlerimizdendi. Rahmetle yâd ediyorum.

Kuşku yok ki “ilim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı.” Bir fikrin veya bir şahsiyetin geleceğe miras kalabilmesi için önce kendi zamanının sınavından geçmesi gerekir. Kendi döneminde bir ışık yakamamış olanın, karanlık yüzyıllara faydası dokunmaz. Bu, “anı yaşamak” değil, “anın hakkını vererek” ebediyete talip olmaktır. Er kişi, istikamet sahibi olmalıdır. Yardımsever ve hakkaniyet ölçüsünde dosdoğru yaşamalıdır ki ahlakı etkin ve etkili olsun. Unutulmamalıdır ki fertler, toplumlar sanatsız yaşayabilirler lakin ahlaksız toplumlar tarihten silinip giderler. Doğru istikametten kastettiğimiz husus, zihni ve ahlaki tutarlılık sahibi olmaktır. Yardımda öncü olmak demek; sorumluluklarından kaçmamak, hakkı üstün tutup kaldırmak, haksızlık karşısında susmamak ve şahsi çıkarların peşinde olmamaktır. Meriç Usta, “Işık Doğudan Gelir” demişti.

Her kuşak kendi dönemini yorumlamakla mükelleftir. Taklitçiliğin önündeki en büyük ışık, hadiselere dışarıdan yani yukarıdan bakabilmektir. Geçmişin doğrularını olduğu gibi kopyalamak yerine, o doğruların özünü bugünün diliyle yeniden inşa etmek (içtihat etmek) gerçek bir entelektüel ve ahlaki görevdir. Hak dinin mensubu olmak demek; hakka teslim olmuş bir tefekküre, ahlaka, inanca ve imana sahip olmak demektir. İnsan zihni karmaşıklaştıkça, detaylarda boğuldukça o tek ve yalın olan özden uzaklaşır. Bilgi arttıkça irfanın azalması tehlikesine işaret eder. Hz. Ali’ye atfedilen “İlim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı” sözüyle sözümüzü bitirelim.