Cemil Meriç, Sezai Karakoç, Necip Fazıl gibi kalem ve gönül ehli güzel insanlar görevlerini büyük ölçüde tamamlayıp bizim gönül labirentlerimize ışık tutacak eserler verip gittiler. Dolayısıyla bizim neslimizin üzerindeki tesir ve faydaları sayılamayacak kadar çoktur. Rabbim yazdıklarını kendilerine sadaka-i cariye olarak kabul etsin, kabirlerini ve ahiretlerini aydınlatsın.
Mülayim Sadık Kul

Besmele, hamdele ve salveleden sonra.
Cemil Meriç deyince aklımıza ne gelir? Tarihçi, sosyolog, Batı-Doğu uzmanı, modern görüşler ve kadim medeniyetler hakkında söz sahibi, romancı ve edebiyatçı, kendi çağını bilen ve gelecek hakkında sağlıklı öngörülere sahip büyük bir düşünür. Son dönemde gözlerinin feri biterken tüm gönül ve fikir dünyamızı aydınlatacak kadar geniş ufka sahip bir entelektüel. Her okuduğunuzda ufkunuzu genişleten ve bir Müslüman olarak hayata ve hadiselere nasıl bakmamız gerektiğini hatırlatan bir münevver. Dolayısıyla Cemil Meriç, zihnimize tek bir sıfatla sığdırılamayacak kadar büyük, çok katmanlı bir “hakikat işçisidir.” O, gözlerindeki ışığı kaybettikçe gönül dünyasının kapılarını sonuna kadar açan ve o kapıdan içeri girenleri muazzam bir irfan hazinesiyle karşılayan münekkit bir kılavuzdur.
Bir Müslüman olarak bize bıraktığı en büyük miras; idrakimize giydirilmek istenen her türlü deli gömleğini reddedip hakikatin o engin ve sınırsız sahrasında korkusuzca yürümektir.
Ölenin arkasından hayırla yâd etmek hem Efendimizin tavsiyesi hem de kadim kültürümüzün güzel bir geleneğidir. Cemil Meriç deyince yine aklıma ondan kalan birkaç resim ve farklı değerlendirmeler gelir. Geçte olsa okuma fırsatı bulduğum gönül ve zihin dünyamı genişleten kitaplar gelir. Nihayetinde kızı Ümit hanımefendi başta olmak üzere onun hakkında yazılan hatırat ve değerlendirmeler.
Kırk Ambar kitabının kapağındaki feri az gözlerle okumaya çalıştığı resim herhalde zihnimde en berrak olanıdır. Bu haliyle Allah’ın “Oku!” emrine ittiba etmenin gayreti canlanır gönlümde. Ömrünü okumak ve yazmakla geçirmiş Batı’ya olduğu kadar kendi kadim kültürüne da vakıf, kendi şahsına münhasır büyük bir kalem. Onun imtihanı da son yıllarında göz nurundan mahrum kalmak şeklindedir. Buna rağmen ne okumaktan ne de yazmaktan geri durmamıştır. Yolumuzu aydınlatmak için on iki cilt telif eser yanında sekiz cilt tercümeyi ümmete hediye etmiştir. Kızı başta olmak üzere fedakâr talebeleri onun okuyan gözü olmuşlardır.
İsmail Kara’dan okuduğum merhumun cenazesinde bazı şahısların onunla ilgili anekdotlarını da unutmuş değilim. Yani Cemil Meriç sadece İslami camiada tabiri caizse İslamcı olarak bizden biri olması yanında farklı çevre ve mahfillerde de farklı yönleriyle tebarüz etmiş biri gibidir. Batı hayranı mahfillerde de, İslami camiada da aynı anda hem “bizden” hem de “yabancı” gibi durabilmesi, aslında onun o meşhur muhteşem münzevi kimliğinin bir sonucu olsa gerek. Bu da ister istemez meşhur Arapça darbı mesel olmuş sözü akla getirir. “Tesmeu bilmuîdi hayrun min en terâhu” (Muîdî’yi duyman, onu görmenden daha hayırlıdır) sözü, Cemil Meriç özelinde çok katmanlı bir mana kazanıyor. Meriç, eserlerinde o kadar heybetli, o kadar kusursuz ve o kadar “hakikat bekçisi” bir dil kurar ki, onu kanıyla canıyla, insani zaaflarıyla ve keskin öfkesiyle karşısında gören birinin hayalindeki idealleşmiş abide sarsılabilir. Aslında bu belki her birimiz ve her düşünür için geçerli olabilecek bir durumdur. Birçok insanı yapıp yazdıklarıyla gözümüzde idealleştiririz. Çoğu zaman da onlarla tanışmak içimizdeki sevgi ve saygıyı daha fazla artırmayabilir.
Benim İsmet Özel’le ve merhum Sezai Karakoç’la olan muhabbetim bu cinstendir. İnsan şahıs olarak yaklaşmaya çalıştığında bazen sevdiklerinden daha da uzaklaştığını hisseder. Bu sebeple istifade edilen güzel insanlarla tanışayım diye zorlamak bazen beklenmeyen hayal kırıklıklarına sebebiyet verebilir. Bunun tersi Efendimiz ve onun gerçek mirasçıları olan Kur’an’ın tabiriyle Rabbânî âlim ve düşünürlerdir. Zira onların konuşması kadar sükûtu da bize ilham verir ve yol gösterir.
Cemil Meriç, Sezai Karakoç, Necip Fazıl gibi kalem ve gönül ehli güzel insanlar görevlerini büyük ölçüde tamamlayıp bizim gönül labirentlerimize ışık tutacak eserler verip gittiler. Dolayısıyla bizim neslimizin üzerindeki tesir ve faydaları sayılamayacak kadar çoktur. Rabbim yazdıklarını kendilerine sadaka-i cariye olarak kabul etsin, kabirlerini ve ahiretlerini aydınlatsın.
Cemil Meriç birçok konuda orijinal fikirleri olan ve düşüncelerini veciz bir şekilde ifade kudretine sahip yazarlarımızdan birisidir. İdeolojiler şuurumuza giydirilen deli gömlekleridir ifadesi, bunlardan sadece birisidir. (Kırk Ambar, II/291) Meriç bu ifadeyi bazen “İdeolojiler, uçsuz bucaksız bir hakikatin üzerine gerilen perdelerdir ve Batı’nın bize giydirdiği deli gömlekleridir,” şeklinde daha geniş bir bağlamda da kullandığını biliyoruz. Kamus namustur! sözü de aynı şekilde bir çok manayı içerisinde barındıran veciz bir ifadedir. “Kâmusa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhtilâli tek mukaddese saygı göstermiş: Kâmusa.” (Bu Ülke, s. 19.) Bu Cemil Meriç’in dil ile kimlik arasında kurduğu kopmaz bağın ete kemiğe dönüşmüş şeklidir. Bu Ülke isimli eserinde dile getirdiği ithal kavramlarla ilgili eleştirisini entelektüel tarihimizi sorguladığı Mağaradakiler kitabında sosyolojik bir zemine oturtur.
Cemil Meriç’in Batı’yı doğru tanımamıza katkıda bulunmak için çeviri yaptığı ve takdir ettiği oryantalistlerden birisi de Maxime Rodinson’dur. Bu makale İslam Düşünce Tarihi dersimde öğrencilerime okuttuğum önemli metinlerden birisidir. J. Schacht ve C. E. Boswort’un editörlüğünü yaptıkları 1974 yılında Londra’da yayınlanan Legacy of Islam adlı eserin orijinal adıyla The Western Image and Western Studies of Islam “Batı’nın İslam İmajı ve Batılı İslam Çalışmaları” başlığıyla yayınlanan ilk makalesi de budur. Maxime Rodinson’un Das Bild im Westen und Westliche Islamstudien adıyla Almanca’ya tercüme edilen bu makale Avrupa merkezci İslam algısını eleştiren ve Batı’nın gerçek yüzünü kendine hatırlatan önemli bir yazıdır.
Daha sonra gençliğimde okumak isteyip elime aldığım halde bir türlü bitirmeye muvaffak olamadığım Mağaradakiler kitabı gibi Kırk Ambar’da ancak ileriki yaşlarda okuduğum bir eserdir. Okuyanlar zaten bu iki ciltlik eserde ismiyle müsemma birçok önemli konunun ele alındığını bilirler. Cemil Meriç, “Lehçe-t-ül Hakayık” adını verdiği ikinci ciltte, Ali Şeriatı gibi Müslüman düşünürlerin yanında Yahudi asıllı Rodinson’un da eserlerini tanıtmış; araştırmacının kimliği ve çalışmaları üzerine geniş bir değerlendirme yapmıştır. Meriç, Rodinson’un “İslamiyet ve Kapitalizm” eseri üzerine de kafa yormuş, onun Marksist bir gelenekten gelmesine rağmen İslam dünyasının iktisadi yapısını anlama çabasındaki dürüstlüğü her zaman vurgulamıştır.
Cemil Meriç’in Rodinson’a duyduğu ilgi ve onu tercüme etmesi rastgele bir tercih değildir. Meriç, Batı’yı “içeriden” eleştiren, kendi önyargılarıyla yüzleşebilen dürüst beyinlere büyük değer verirdi. Bu sebeple Maxime Rodinson ve makalesini ele aldığı bölüme başlık olarak Bir Müsteşrik’in “Mea Culpa”sı adını verir.
Latincede “benim hatam” veya “benim günahım” anlamına gelen Mea Culpa, Katolik geleneğinde bir günah itirafıdır. Meriç’in Rodinson’u ele aldığı bölüme bu ismi vermesi, Batılı bir müsteşrikin, Batı’nın İslam’a karşı yüzyıllardır süregelen sistemli çarpıtmalarını, önyargılarını ve entelektüel kibrini itiraf etmesini selamlamasıdır. Zira Rodinson bu çalışmasında, Ortaçağ’daki “Kâfir İslam” imgesinden, 19. yüzyıldaki “Egzotik İslam” imgesine ve nihayet modern dönemin “Tehdit İslam” imgesine kadar olan süreci deşifre eder.
Cemil Meriç 1915’te Pariste doğup 2004’te Marsilya’da ölen Rodinson’un, önceleri inanmış bir militanken daha sonra neden “bağımsız Marksist” olduğunu sorgular? Meriç için Marksizm de dâhil olmak üzere tüm ideolojiler, başlangıçta dünyayı anlamak için birer anahtar gibi görünse de, zamanla birer “deli gömleğine” dönüşür. Rodinson’un Fransız Komünist Partisi’nden kopuşunu, o deli gömleğini yırtıp atma çabası olarak okur. Meriç’e göre Rodinson, partinin emirlerine itaat etmek yerine, hakikatin emrine girmeyi seçmiştir. Meriç’in Rodinson’da gördüğü ve sorguladığı asıl şey, bir entelektüelin evrimidir. Rodinson, 1958’de partiden ihraç edildikten sonra namuslu bir bilim insanı olarak yoluna devam etmiştir. Meriç, Rodinson’un bu dönüşümünü, Batılı bir aydının kendi putlarını kırması olarak değerlendirir.
Rodinson İslam hakkında bilgilerini bizatihi bu topraklarda yaşayarak kazanmaya çalışmıştır. Bu sebeple Müslümanları kendilerinden değil de sadece kitaplardan tanımaya çalışan oryantalistlerin yanlış yaptıklarını söyler. Cemil Meriç’in de yazısında belirttiği gibi Rodinson aynı zamanda Muhammed (1961), İslamiyet ve Kapitalizm (1966), İsrail ve Arap Direnişi (1969), Marksizm ve Müslüman Dünya (1972) gibi önemli kitapların da müellifidir. Rodinson’u masa başı oryantalistlerinden ayıran en temel özellik, bilgisinin teorik bir kurgu değil, yaşanmış bir tecrübe olmasıdır. 1940-1947 yılları arasında Lübnan ve Suriye’de kalması, oradaki toplumsal dokuyu bizzat soluması, onun eserlerine ayrı bir ruh kazandırmıştır.
Çok kısa olarak kitaplarında ele aldığı konulara işaret etmemiz onun temel yaklaşımına da ışık tutmak niyetiyledir. Rodinson Muhammed adlı eserinde Peygamber’i, oryantalist paradigmanın aksine yaşadığı çağın sosyal ve ekonomik koşulları içinde, “insani ve tarihi” bir deha olarak resmeder. Rodinson’nun İslamiyet ve Kapitalizm adlı kitabının konusu Meriç’in en çok üzerinde durduğu meselelerden biridir. Rodinson, Max Weber’in “İslam kapitalizme (yani serbest ekonomiye) engeldir” tezini çürütür ve İslam dünyasındaki geri kalmışlığın dinden değil, tarihsel ve siyasi süreçlerden kaynaklandığını savunur. Rodinson, İsrail ve Arap Direnişi adlı kitabında Yahudi asıllı bir entelektüel olmasına rağmen, İsrail’in sömürgeci politikalarını eleştirecek kadar “entelektüel namus” sahibi bir şahsiyettir. Bu duruş, Meriç’in ona duyduğu saygının en önemli sebeplerinden birisidir. Marksizm ve Müslüman Dünya adlı eserinde ise İdeolojiyi İslam coğrafyasına zorla giydirmek yerine, bu coğrafyanın kendi dinamikleriyle ideoloji arasındaki gerilimi inceler.
Ernest Renan ile sistemleşen ve Max Weber ile sosyolojik bir kılıfa bürünen “İslam ilerlemeye engeldir” iddiası, Batı’nın kendi karanlık Ortaçağ tecrübesini Doğu’ya yansıtma çabasıdır. Bu anlayışa göre İslam, akıl ve bilim karşıtı, kaderci bir yapıdır. Ancak Maxime Rodinson, bizzat Müslüman coğrafyasında yaşayarak elde ettiği verilerle, geri kalmışlığın faturasını dine değil; siyasi istikrarsızlık, ticaret yollarının eksen değiştirmesi ve feodal yapılar gibi dış-tarihsel faktörlere keser.
Cemil Meriç ise bu durumu bir “idrak tutulması” olarak görür. Mağaradakiler eserinde vurguladığı üzere, Batı bizi “rasyonellik” gibi kendi ürettiği pozitivist kavramsal kafeslere hapsederek kendi gerçeğimize yabancılaştırmıştır. Hem Rodinson hem de Meriç için Weber’in tezleri, hakikatin kendisi değil, Platon’un mağara duvarındaki aldatıcı gölgeleridir. Her iki düşünür de İslam’ın ekonomik ve bilimsel gelişmeye yapısal bir engel teşkil etmediğini, asıl sorunun dış şartlar ve dayatılan yanlış algı kalıpları olduğunu savunarak oryantalist paradigmayı temelinden reddederler.
Rodinson’un İslamiyet ve Kapitalizm eserinde Weber’e karşı sunduğu en somut delil, İslam’ın doğuşundan itibaren sahip olduğu “ticari rasyonalizm”dir. Rodinson, Batı’da rasyonalizmin ancak modern çağda geliştiği iddiasına karşılık, İslam hukukunun (fıkıh) daha 8. ve 9. yüzyıllarda sermaye ortaklığı, kredi işlemleri ve çek kullanımı gibi konularda son derece gelişmiş, “kapitalist ruh” ile uyumlu kurallar geliştirdiğini belgeler. Elbette İslam’ın hayata ve ticarete bakışı kapitalist dünya görüşüyle birebir değildir. Ama burada söz konusu olan ticaret ve bilimin serbest rekabetle gelişmesi anlamında serbest piyasa şartlarıdır. Yoksa kapitalist ruh ile İslam’ın dünya görüşü elbette farklıdır. Burada Rodinson’un ortaya koymaya çalıştığı, İslam’ın özünde ekonomik bir “mantıksızlık” olmadığı ve tam tersine dönemin en rasyonel sistemini kurduğunu gösterme gayretidir.
Cemil Meriç bu durumu, Batı’nın bize giydirdiği “irrasyonel (ve despot) Doğu” deli gömleğini yırtan bir hakikat olarak selamlar. Meriç’e göre, eğer bir durgunluk varsa bu dinin emrinden değil, Müslümanların “irfan” dünyasından kopup Batı’nın “kültür” mağarasına (hegemonyasına) hapsedilmesinden kaynaklanır.
Özetle, Rodinson’un tarihsel verileriyle Meriç’in felsefi derinliği birleştiğinde ortaya şu tablo çıkar: Batı, kendi gelişimini aklın ve modern medeniyetin gerektirdiği “evrensel tek yol” olarak sunmuş; Weber gibi düşünürler ise bu yolu meşrulaştırmak için İslam’ı böyle bir gelişmenin önünde yegâne “engel” olarak kurgulamıştır. Rodinson ve Meriç, bu kurguyu yıkarak İslam dünyasının kendi tarihsel dinamikleri içinde anlaşılması gerektiğini bize hatırlatır.
Cemil Meriç yer yer Rodinson’u da eleştirmekten geri durmaz. Genel manada takdir edip birçok görüşünü makul ve insaflı bulsa da onun hakkında şöyle bir değerlendirme yapmaktan da çekinmez: “Tekrar edelim, Rodinson da, birçok Avrupalı meslektaşı gibi, Arap dünyasını çok iyi tanımaktadır. Çağdaş şarkiyatın temel zaafı, Osmanlı’ya yabancı olmak. Bu itibarla, en ciddi, en tittiz araştırmalar bile, bizim için sadece birer kılavuz…” Cemil Meriç’in Rodinson’a dair yaptığı “Osmanlı’ya yabancı olmak” tespiti, aslında İslam düşünce hayatının en temel kırılma noktalarından birine parmak basar. Meriç, Batılı bir zihnin ne kadar dürüst olursa olsun, İslam dünyasını sadece Arap coğrafyası üzerinden okumasını eksik bulur. Onun gözünde Osmanlı, bütün eksikliklerine rağmen İslam’ın en son görkemli terkibi ve tecessüm etmiş halidir; dolayısıyla Osmanlı’yı ıskalayan bir analiz, gövdeyi görmeden sadece dalları incelemek gibidir.
Rodinson her ne kadar kapitalizm ruhunu bir hedef gibi ifade etse de kapitalizmi eleştirmekten de geri durmaz: “Bugün emperyalizmlerin en tehlikesi kapitalist emperyalizmdir… Başka ülkelere hâkim olmak istedikleri zaman, o milletin yöneticilerini elde ederek hedeflerine ulaşıyorlar. Başka bir deyişle, genel olarak, söz konusu olan, iktisadi bir emperyalizmdir.”
Rodinson’un kapitalist emperyalizmi “yerel yöneticileri elde ederek hâkimiyet kuran iktisadi bir canavar” olarak tanımlaması, Cemil Meriç’in Batı eleştirisiyle birebir örtüşür. Bu, Batı’nın sadece silahla değil, yerli işbirlikçiler ve kültürel kodlar üzerinden gerçekleştirdiği bir “deli gömleği” giydirerek medenileştirme operasyonudur.
Elbette Rodinson ne kadar objektif ve tarafsız birçok doğruyu dile getirmişse de sonuç itibariyle onun bir Marksist olduğunu unutmamak gerekir. İtiraz edilebilecek pek çok iddiası söz konudur. Buna rağmen genel oryantalist çizginin dışına çıkabilmiş insaflı bir bilim adamıdır. Mesela Batı’nın İslam hakkında bir postulat ileri sürerek buna İslamiyet denmesini doğru bulmaz. Ama bu arada tecdid ve ihya anlayışının tarih boyunca geçerli bir süreç olduğuna değinerek bunun İslam’da değişmeyen çekirdek bir özün varlığına engel olduğunu söyler. Bu oryantalistlerin tek tip Homo İslamicus anlamında doğru bir itiraz olsa da bu İslam’ın ortak çekirdek bir özünün olmadığı anlamına gelir mi? İslam’da tecdid, asıldan kopmak değil; asıl olanı (değişmez özü) her çağın idrakine yeniden sunmaktır. Rodinson’un “değişmez bir öz yok” iması, onun maddeci metodolojisinin bir sınırıdır ve Meriç’in haklı olarak ona mesafeli durduğu noktalardan biridir.
İslamiyet hakkında: “İslamiyet evrensele açılan bir din. Muhatabı bütün insanlık. Peygamber’in Veda Hutbesi’nde ırkçılığa karşı, kavimler ve kavimlerin hakları arasında doğuştan gelme bir eşitsizliğin olduğunu vehmedenlere karşı sert ihtarlar bulmuyor muyuz? Yazık ki bu prensipler tarihin her döneminde uygulanmamış. Bütün dinlerin, bütün ideolojilerin ortak alın yazısı bu… Mühim olan bu prensiplerin açıkça belirtilmiş olması. İyi niyetli müminler her zaman bu prensiplere başvurabilirler, onlardan esinlenebilirler, uygun bir anda tatbik edilmelerini isteyebilirler.” Yine İslam’la ilgili başka bir değerlendirmesinde: “Yaratıcı iyimserlik İslam’da başlangıçtan itibaren mevcut. İslamiyet, insan aracılığıyla zulümsüz bir toplum kurmayı emreder. Tabi Allah’ın inayetiyle ama insan aracılığıyla. Klasik İslamiyet asırlarca şeriatın zulmü önleyeceğine inanmıştır. Ama acaba Şeriat, adaletin gerçekleşmesi, zulmün önlenmesi için yeterli olmuş mudur? Görülüyor ki, arz ettiğimiz prensip ve değerler İslam’a hiç yabancı değildir. Sadece tarihin baskısıyla unutulur gibi olduklarında, yeniden canlandırılmaları yerinde olur.”
Rodinson’un “tarihin baskısıyla unutulan değerlerin yeniden canlandırılması” dediği şey, aslında ümmetin üzerine çöken o “toz gaflet tabakası”dır. Rodinson bunu bir “fırsat” olarak görürken, İslam düşüncesinde bu durum, Kur’an’ın “İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak” (Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker) olarak yasalaştırdığı asli bir görevdir.
Bu sorumluluğun adı bazen Allah’a davet etmekten daha güzel bir söz var mı? fermanıyla, kimi zamanda İnsanlık içinden çıkarılmış marufu emreden ve münkerden nehyeden bir topluluğun her dönemde olma zaruretiyle Kelam-ı Kadim’de ifadesini bulmuştur.
Cemil Meriç işte bu kutlu davanın önemli bayraktarlarından biridir!
Müjdeler olsun Kur’an’ın bu davetine icabet edenlere!
