Türkiye’de Sağ Düşüncenin Yeniden Üretimi ve Cemil Meriç

Meriç, sağ düşünceye eleştirel bir metodoloji kazandırmaya çalışır; onu kendi içine kapanmış, hamasi ve kendini tekrar eden bir yapı olmaktan çıkarma çabasındadır.

Faruk KARAARSLAN

Prof. Dr., Necmettin Erbakan Üni.

Cemil Meriç’in Türkiye’de sağ düşünce dünyasında dolaşıma giren kavramların neredeyse tamamına entelektüel bir derinlik kazandırdığını söylemek mümkündür. Bununla birlikte peşinen belirtmek gerekir ki Meriç, yalnızca sağ düşüncenin sınırları içinde kalan ve sağ hafızayı besleyen bir düşünür değildir. Aynı ölçüde, sol düşüncenin kavramsal çerçevesinin derinleşmesine de önemli katkılar sunmuştur. Buna rağmen bugün Meriç’in daha çok sağ düşünce dairesi içinde algılanması, düşünce dünyamızın tarihsel serencamını göstermesi bakımından başlı başına üzerinde durulması gereken bir olgudur. Şayet sol düşünce geleneği kendi içindeki muhafazakâr refleksleri bir ölçüde paranteze alabilmiş ve Meriç’in sol düşünceye yönelttiği eleştirilerle daha sahici bir hesaplaşmaya girebilmiş olsaydı, bugün sağ düşüncenin inşa ettiği Cemil Meriç kadar, sol düşüncenin inşa ettiği bir Cemil Meriç’ten de söz etmek mümkün olabilirdi. Çünkü hafıza ve gelenek, kendiliğinden var olan değil, belirli zihinsel ve ideolojik çerçeveler içinde inşa edilen yapılardır. Bu bağlamda, günümüzde bir düşünürün, fikrin ya da kavramın hangi paradigmatik konumdan ele alındığı; düşünce hafızasının ve geleneğinin şekillenmesi açısından hayati bir önem taşımaktadır.

Tanıl Bora’nın Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Muhafazakârlık (2003) adlı eserde kaleme aldığı Cemil Meriç yazısında, sağ düşüncenin Meriç’i adeta tükettiğine dair eleştiriler dikkat çeker. Hatta metin büyük ölçüde muhafazakâr cenahın Cemil Meriç’i tükettiği fikri etrafında inşa edilmiştir. Bu noktada şu soru kaçınılmazdır: Sol düşünce, Meriç’e ne ölçüde sahip çıkmış, onu ne derece kendi düşünce geleneği içinde yeniden üretmiş ve inşa etmiştir? Ya da sol düşünceye yaptığı katkılara rağmen, Meriç neden bu katkıları dolayısıyla sol düşünce dünyasında hak ettiği karşılığı bulamamıştır? Asıl mesele hem sağın hem de solun, Cemil Meriç’i tüketmek yerine onu komplekssiz bir biçimde yeniden üretmesi, yorumlaması, değerlendirmesi ve gerektiğinde eleştirmesi, düşünce geleneğimiz açısından kritik bir öneme sahip olduğudur. Zira Meriç, sağın ya da solun dar sınırlarına hapsedilebilecek bir düşünür değildir; o, bu sınırların ötesinde, düşünce dünyamızın müşterek hafızasında yer almayı hak eden çok katmanlı bir entelektüeldir.

Sağ düşüncenin sınırlılıkları içinde kalacak olursak, Meriç’in bu düşünce geleneğine kazandırdığı üç temel unsurdan söz etmek mümkündür. Bu unsurlar aynı zamanda onun özgün katkıları olarak da değerlendirilebilir. Bunlardan ilki, sağ düşünce geleneğinin kavramlarına entelektüel bir derinlik kazandırmış olmasıdır. Bir örnek üzerinden ilerlemek gerekirse; sağ düşünce geleneğinde Doğu ve Batı kavramları defalarca işlenmiş, bu eksende sayısız eser kaleme alınmış ve doğuculuk-batıcılık hattında yoğun tartışmalar yürütülmüştür. Ne var ki bu tartışmalar çoğu zaman sentezci bir yaklaşımın ötesine geçememiştir. Batı’nın teknolojisi ve rasyonalitesi ile Doğu’nun ahlakı ve irfanı arasında kurulan gerilim, tabiri caizse kısır bir döngüye dönüşmüştür. Meriç ise bu noktada “üçüncü bir yol” arayışıyla söz konusu döngüyü kırmaya yönelir; tartışmayı yalnızca iki kutup arasında gidip gelen bir karşıtlık zemininden çıkararak ona entelektüel bir derinlik kazandırır. Başka bir ifadeyle, tartışmanın gramerini genişletir. İrfan, kültür, medeniyet, ümran ve asabiyet gibi kavramlar üzerinden meseleye yeni boyutlar ekler; kavramsal çerçeveyi çoğullaştırarak sağ düşüncenin ufkunu genişletir.

Bu bağlamda belki de Meriç’in hem sağ düşünceye hem de genel olarak Türk düşünce hayatına en önemli katkılarından biri, İbn Haldun’u yeniden gündeme taşımasıdır. Cemil Meriç, İbn Haldun’u bilinir, okunur ve çağdaş sorunlar bağlamında tartışılır hâle getirmiş; böylece düşüncemizi kendi tarihsel ve medenî kökleriyle yeniden temas ettirmiştir (bkz. Meriç, 2011). Bu yönüyle Meriç, sadece kavram üretmemiş, aynı zamanda bir düşünce silsilesini yeniden dolaşıma sokmuştur.

Meriç’in sağ düşünceye entelektüel derinlik kazandırdığı bir diğer önemli alan ise Hint geleneği ve felsefesidir. Meriç, bu yolla sağ düşüncenin entelektüel ufkunu genişletmiş; Batıcılık ve modernlik karşısında çoğu zaman savunmada kalan sağ düşünceye yeni referans alanları açmıştır. Bu girişim, Batı felsefesinin sorunlarını sürekli tekrar eden ve alternatif üretmekte zorlanan düşünce iklimine karşı önemli bir imkân sunmuştur. Hint felsefesiyle kurulan temas, hem kavram dünyasına hem vizyona hem de referans çerçevesine yeni nefes alanları açmıştır (bkz. Meriç, 2004). Ancak burada şu soruyu sormak gerekir: Meriç’in düşünce dünyamızı Hint felsefesiyle tanıştırma çabasına sağ gelenekte yer alan düşünürler ne ölçüde iştirak etmiş ve bu açılımı sürdürebilmiştir? Bugün Hint felsefesi ya da daha geniş anlamda Doğu ve Uzak Doğu düşüncesiyle kurduğumuz temas noktalarına bakıldığında, bu soruya tereddütsüz ve olumlu bir cevap vermek güç görünmektedir.

Meriç’in sağ düşünceye entelektüel derinlik kazandırdığı kanallardan biri de Fransız dili ve düşüncesidir. Fransızcaya ve Fransız entelektüel geleneğine ileri düzeyde hâkimiyeti sayesinde Meriç, Fransa’da yürütülen tartışmaları ve oradaki düşünsel yoğunluğu Türkiye’deki fikrî ortama taşımıştır. Böylece Batı düşüncesinin güncel meselelerine doğrudan temas etme imkânı doğmuş; sağ düşünce yalnızca yerli referanslarla sınırlı kalmayıp küresel entelektüel tartışmalarla irtibat kurabilmiştir. Bu durum, Batı düşüncesinin eleştirisini daha donanımlı ve sahici bir zemine oturtması bakımından da ayrı bir önem taşımaktadır.

Meriç, sağ düşüncenin Batı düşüncesi karşısında taşıdığı kompleksleri azaltan bir düşünür olarak temayüz eder. Türkiye’de düşünce adamı olmak, içinde bulunduğumuz coğrafi ve kültürel şartlar nedeniyle çoğu zaman belirli bir zihinsel gerilim ve özgüven sorunu taşımak anlamına gelmiştir. Yaklaşık iki asırdır Batı düşüncesinin küresel ölçekte kurduğu epistemik üstünlük, diğer toplumların düşünce geleneklerini gölgede bırakmış; bu durum da bizim gibi toplumlarda örtük ya da açık kompleksler üretmiştir. Bu bakımdan söz konusu hâli, bir ölçüde “coğrafyanın kaderi” olarak okumak mümkündür. Meriç ise tam da bu noktada, düşünce dünyamızın içselleştirdiği bu aşağılık duygusunu sorgulamaya açar ve ondan kurtulmanın imkânlarını gösterir.

Düşünce tarihine dair yerleşik kabuller bunun somut örneklerinden biridir. Felsefenin Antik Yunan’da başladığı ve Antik Yunan’ın demokratik, eşitlikçi ve müreffeh ortamının felsefe üretimi için ideal bir zemin sunduğu yönündeki anlatı, neredeyse tartışılmaz bir hakikat gibi kabul edilmiştir. Her meselenin kökenini Antik Yunan’a dayandırmak ya da entelektüel bir meşruiyet arayışında zorunlu olarak Antik Yunan’a başvurmak, adeta rutin bir refleks hâline gelmiştir. Bu durum, Doğu coğrafyasında ya da bizim tarihsel havzamızda felsefî ve düşünsel köklerin bulunmadığına dair örtük bir kompleksi de beraberinde taşımaktadır.

Cemil Meriç, Antik Yunan’ın bu ölçüsüz yüceltilişini asılsız bir perestlik olarak niteler ve Türk aydınının bu konudaki eleştirel yoksunluğunu sert biçimde eleştirir. Onun “zavallı Türk aydını… Batılı dostları alınmasın diye hazinelerini gizlemeye çalışır. Sonra unutur hazinelerinin olduğunu. Düşmanın putlarını takdis eder, hayranlıklarını benimser. Dev papağanlaşır” (Meriç, 2015: 9) sözleri, yalnızca bir polemik değil, zihinsel bir yabancılaşma teşhisidir. Devamında, İslam medeniyetinin Eski Yunan mirasını titiz bir tahlile tabi tuttuğunu; değerli bulduğu unsurları kendi irfan hazinesine kattığını, geri kalanını ise Avrupa’ya bıraktığını ifade eder. Osmanlı aydını için Eski Yunan’ın, sular altında kalmış bir kıta olduğunu; Olimpos tanrılarının ahlak dışı maceralarının ya da Peloponez haydutlarının menkıbelerinin asli bir referans teşkil etmediğini hatırlatır. Ona göre Antik Yunan hayranlığı, Osmanlı’nın son dönemlerinde ortaya çıkmış ve büyük ölçüde bir taklitçiliğe, bir “papağanlığa” dönüşmüştür.

Bu yaklaşım, Antik Yunan’ı bir “mucize” olmaktan çıkarırken, esasen bizim Avrupa düşüncesi karşısındaki zihinsel konumumuzu da görünür kılar. Meriç’e göre söz konusu kompleks, büyük ölçüde yabancılaşmış aydın tipolojisi üzerinden taşınmaktadır. Kendisi ise herhangi bir aşağılık duygusuna kapılmaksızın hem Batı’yı hem Doğu’yu okumanın, anlamanın ve eleştirmenin yollarını arar; bunu da ısrarla öğütler. İlgi alanının genişliği ve ele aldığı konulardaki özgüveni, sağ düşüncenin savunmacı ve çekingen tavrını aşmasına imkân tanır.

Bu bağlamda İbn Haldun’u yeniden gündeme taşıması da aynı zihinsel çabanın bir parçası olarak değerlendirilebilir. Meriç, İbn Haldun düşüncesini modern tartışmalarla irtibatlandırarak düşünce geleneğimizle buluşturur ve bu toprakların da söz söylemiş, kavram üretmiş, tarih ve toplum üzerine derinlikli analizler yapmış düşünürlere sahip olduğunu hatırlatır. Bu sözlerin en az Avrupalı düşünürlerin sözleri kadar kıymetli olduğunu vurgulaması, yalnızca tarihsel bir iade-i itibar değil; aynı zamanda zihinsel bir özgürleşme çağrısıdır. Böylece Meriç, sağ düşüncenin Batı karşısındaki komplekslerini azaltmakla kalmaz, düşünce dünyamızın özgüvenini yeniden inşa etmeye yönelik güçlü bir müdahalede bulunur.

Sağ düşüncenin sınırlarını ve ufkunu genişletmesi, Cemil Meriç’in sağ düşünce geleneğe yaptığı önemli katkılardan bir diğeridir. Marjinde konumlanan bir düşünür olması, ona farklı düşünce gelenekleri arasında dolaşma ve her birinin sınırlarını zorlayabilme imkânı tanımıştır. Bir koordinat belirtmek gerekirse Meriç; milliyetçilik, İslamcılık ve Marksizm üçgeninin kesişim noktasında hareket eden ve bu alanların her birinde “hikmet” arayışını sürdüren bir düşünürdür. Fikir üretim zemini tam da bu kesişim alanıdır. Böyle bir zeminden konuştuğu için sağ düşünce dünyasına yönelttiği eleştiriler ve müdahaleler, sıradan polemikler değil; sınır genişletici hamlelerdir.

Örneğin sağ düşünce geleneğini sorgulamaya ve eleştiriye davet etmesi, üstelik bunu Marksist metodolojiden istifade ederek gerçekleştirmesi, onun sağ düşüncenin sınırlarına indirdiği en anlamlı darbelerden biri olarak görülebilir. Meriç, sağ düşünceye eleştirel bir metodoloji kazandırmaya çalışır; onu kendi içine kapanmış, hamasi ve kendini tekrar eden bir yapı olmaktan çıkarma çabasındadır. Bu yaklaşımı özellikle Osmanlı üzerine yaptığı değerlendirmelerde açıkça görmek mümkündür. O, sağ düşüncede yaygın olduğu üzere Osmanlı’yı yüceltir ve ona entelektüel bir ilgiyle yaklaşır; ancak bu ilgi romantik ya da hamasi değildir. Daha ziyade Osmanlı’daki toplumsal yapıya, özellikle de sınıfsız toplum tasavvuruna yöneliktir. Bu yöneliş, sağ düşünceyi Osmanlı’nın toplumsal örgütlenmesi üzerine düşünmeye davet eden, onu eleştirel analizle buluşturmaya çalışan bir müdahaledir.

Bu anlamda Meriç, Marksizm’in analitik imkânlarının sağ düşünceye sirayet etmesi gerektiğini düşünür ve adeta bunu düşler. Aynı şekilde Hint düşüncesine, Antik Yunan’a ve Fransız düşüncesine duyduğu ilgi de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Sınırlarda dolaşan bir düşünür olarak, temas ettiği her düşünce geleneğinin ufkunu genişletmiş; onları kendi içine kapalı birer doktrin olmaktan çıkararak daha geniş bir entelektüel diyaloğa davet etmiştir.

Sonuç olarak Meriç, disiplinler ve düşünce gelenekleri arasında dolaşan bir mütefekkirdir. Milliyetçidir; fakat Erol Güngör ve Yusuf Akçura gibi milliyetçi geleneğin kurucu isimlerini kıyasıya eleştirmekten geri durmaz. Marksizm’e yakındır; ancak Marksizm’in yerlilik sorununa dikkat çeker ve bu topraklara yabancılaşmış yorumlarını kabul etmez. İslam’ı ve İslamcılığı önemser; fakat bu geleneğin sorgulamadan uzak, dogmatik tutumunu sert biçimde eleştirir. Grek düşüncesini önemser, Fransızcaya ve Fransa’ya hayranlık duyar; bu yönüyle Batıcı olarak görülebilir. Ancak kendi köklerinden kopan her türlü düşünce tavrına karşı da açık bir mücadele içindedir. Doğu’yu önemser; fakat Doğu’nun Batı’ya kapalılığının onu eksik bırakacağını, Batı düşüncesiyle temas etmeden bütünlüklü bir ufuk inşa edilemeyeceğini savunur. Dolayısıyla Türkiye’deki her entelektüel hareketin Cemil Meriç’ten istifade edebileceği bir zemin mevcuttur. Her düşünce geleneği, kendi bağlamı ve derinliği içinde bir Cemil Meriç okuması gerçekleştirebilir. Bu hem Meriç’in daha sahici biçimde anlaşılması hem de düşünce geleneklerimizin zenginleşmesi açısından önemlidir. Zira düşünce dünyamızdaki farklılıklara rağmen, taşıdığımız tarihsel tecrübeler ve zihinsel gerilimler büyük ölçüde benzeşmektedir. Bu müşterek hikâyelere kulak vermek ve aralarındaki ortak zemini keşfetmek bakımından Cemil Meriç son derece velut ve imkânlar barındıran bir düşünürdür.

Kaynakça

Bora Tanıl (2005) Türk Sağının Üç Hali: Milliyetçilik, Muhafazakârlık, İslamcılık, İstanbul: İletişim Yayınları.

Karaarslan Faruk (2016) Türkiye’de Muhafazakârlığı Yeniden Düşünmek: 15 Temmuz Darbe Girişimi ve Muhafazakârlığın Türkiye Bağlamı, Muhafazakar Düşünce Dergisi, sayı. 49. Ss.21-36.

Bora Tanıl (2003) “Cemil Meriç” (ed. Tanıl Bora, Murat Gültekingil) Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Muhafazakârlık, Cilt:5, İstanbul: İletişim Yayınları.

Meriç Cemil (2011) Umrandan Uygarlığa, İstanbul: İletişim Yayınları.

Meriç Cemil (2004) Bir Dünyanın Eşiğinde, İstanbul: İletişim Yayınları.

Meriç Cemil (2015) Jurnal 1, İstanbul: İletişim Yayınları.