Tufan Üzerine Sorgulamalar

İsrail, yakıt, enerji sistemleri, elektrik ve insanların yaşamını sürdürebilmesi için gerekli temel ürünlerin girişini yasakladı; Filistinli balıkçıların denize açılmasını engelledi; Gazze ile İsrail arasındaki geçiş noktalarını kapattı. Yabancı aktivistlerin ve uluslararası dayanışma hareketlerinin çeşitli yollarla bu ablukayı kırma çabalarına rağmen, İsrail geri adım atmadı ve aksine Gazze’ye karşı askerî saldırılarını artırdı.

Hasan Ârif

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM

Yakın tarihimizde, tarihin akışını olağanüstü şekilde etkileyen bir dizi dönüm noktasına tanıklık ettik. 2001 yılının 11 Eylül gününü çok iyi hatırlıyorum. Televizyonu açtığımda, herkes gibi – hatta tüm dünya gibi – büyük bir şaşkınlıkla, canlı yayınlarda iki sivil uçağın New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerine çarptığı, kulelerin ve içindekilerin yerle bir olduğu görüntülerini gördüm. Bir başka uçağın ise Washington’daki Pentagon binasının bir kanadına çarparak büyük tahribata yol açtığı bildiriliyordu.
O gün kendi kendime, “Bu gün, iki tarih arasındaki bir dönüm noktasıdır,” dedim ve gerçekten de öyle oldu.

İkinci dönüm noktası ise, 2002 yılında Siyonist düşmana karşı başlayan ikinci intifada idi. Olaylar 28 Eylül 2000 tarihinde başlamış, 8 Şubat 2005’te, yeni seçilen Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron arasında Şarm eş-Şeyh’te yapılan zayıf bir ateşkes anlaşmasıyla fiilen sona ermişti. O gün de “Bu, iki tarih arasında bir dönüm noktasıdır,” demiştik ve yine öyle oldu.

Üçüncü ve zamanlar arasındaki en belirgin kırılma ise, 15 Temmuz 2016’daki Türkiye’deki darbe girişimi idi. Dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’ın açıklamasına göre, bu girişim Türk ordusundaki bir grup subay tarafından yapılmıştı. Allah’ın izniyle, Türk halkının tüm kesimleriyle birlikte sokağa inip direnmesi, bilge liderlerin yönlendirmesiyle halkın dayanışması sonucu bu darbe girişimi başarısızlığa uğratıldı. O gün de “Bu, iki zaman arasında bir dönüm noktasıdır,” dedim ve gerçekten de öyle oldu. Bu makalede ise kahramanımız, yalnızca son yirmi yılın değil, belki de gelecek birçok on yılın en dikkat çekici olayıdır: Aksa Tufanı.

2023 yılının 7 Ekim sabahında, Filistin direnişinden gençlerin düşman İsrail’in kuzeyindeki Gazze sınırını aşarak içeri girdiği, çok sayıda İsrailli askeri ve bazı sivilleri esir aldığı olağanüstü karmaşık bir operasyonun görüntüleriyle uyandık. Bu olay, siyonist düşmanda ve onunla müttefik olan dünyada büyük bir şok etkisi yarattı. Etkisi hâlen sürmekte olan bu gelişme, küresel gündemin yönünü bütünüyle Filistin’e, onun da merkezinde Gazze’ye çevirmiştir.

Neden “Tufan”?

1. Gazze Kuşatması

7 Ekim 2023’ten önce Gazze halkının hayatı asla rahat ve güllük gülistanlık bir hayat değildi. Gazzeliler, tarihin en büyük kuşatmalarından birine maruz kaldılar. Siyonist düşman, insanların ve malların Gazze’ye giriş-çıkışını karadan, denizden ve havadan tamamen engelleyerek boğucu bir abluka uyguladı.

Bu kuşatmanın ilk aşaması 1993–1996 yılları arasında başladı ve farklı dönemlerde uygulanan toplam yaklaşık 342 gün sürdü. En ağır dönem ise, 2006 yılında İslâmî Direniş Hareketi (Hamas)’ın yasama seçimlerinde zafer kazanmasının ardından başladı. 2007 yılı başlarında İsrail, yaklaşık iki milyon nüfusa sahip olan Gazze Şeridi’ni tamamen kuşattı.

İsrail, yakıt, enerji sistemleri, elektrik ve insanların yaşamını sürdürebilmesi için gerekli temel ürünlerin girişini yasakladı; Filistinli balıkçıların denize açılmasını engelledi; Gazze ile İsrail arasındaki geçiş noktalarını kapattı. Yabancı aktivistlerin ve uluslararası dayanışma hareketlerinin çeşitli yollarla bu ablukayı kırma çabalarına rağmen, İsrail geri adım atmadı ve aksine Gazze’ye karşı askerî saldırılarını artırdı.

Farklı Filistinli direniş grupları, direniş bayrağı altında İsrail’e karşı mücadeleyi sürdürdüler. İnsan hakları örgütlerinin ifadesiyle Gazze, “açık hava hapishanesi”ne dönüştü.

Gazzelilerin dış dünyaya çıkışı üç farklı geçiş noktasından yapılabiliyordu; bunların ikisi İsrail’in, biri ise Mısır’ın Refah Sınır Kapısı idi. Ancak İsrail’in bu geçişleri dahi sürekli kapalı tutması, halkı tamamen izole etti.

İsrail, birçok uluslararası kurum tarafından toplu cezalandırma ve insanlık dışı uygulamalarla suçlanmasına rağmen hiçbir baskıdan etkilenmedi; aksine inatla kuşatmayı ağırlaştırdı.

Benim kanaatine göre, en büyük problem ve en derin etkisi olan nokta şudur:
Tüm dünya, özellikle de İslam ve Arap ümmeti, zamanla bu kuşatmaya alıştı. Bu alışkanlık, Gazzelilerin davasının unutulmasına ve gündemden düşmesine yol açtı.

2. İsrail Barış mı İstiyor?

Gazze halkına uygulanan ağır kuşatma, İsrail stratejisinde sadece taktiksel bir aşamadan ibaretti. Bu kuşatmanın amacı, silahlı direnişi etkisiz hale getirmek ve ortadan kaldırmaktı. Zira stratejik açıdan Gazze, Nil’den Fırat’a uzanan hayalî “Büyük İsrail” projesinin önündeki en büyük engel olarak görülüyordu.

Aksa Tufanı operasyonunun en çarpıcı sonucu, Siyonist düşmanın gerçek yüzünü ve iç dünyasındaki inançları açığa çıkarması oldu. Aşırı sağın önde gelen isimlerinin -ki hepsi aşırıdır- yaptığı açıklamalar, Siyonist ideolojinin işgal, yayılma ve genişleme temelleri üzerine kurulu olduğunu gösterdi.

Gazze’nin düşmesinden sonra “Büyük İsrail” hedefi, çevresinde bulunan zayıf ve kırılgan yönetimler nedeniyle daha ulaşılabilir bir hedef haline geldi.
Bu görüşleri sık sık Ben Gvir, Smotrich ve Netanyahu gibi siyonist liderler hem İsrail içinde hem de dışında açıkça dile getirdiler. Ayrıca, mevcut ABD yönetimi siyonist liderlerin etkisi altına alınmış, kararları yönlendirilmiş, hatta çoğu zaman Ben Gvir’in hazırladığı önerileri bizzat uygulamakla yetinmiştir.

3. Güce Dayalı Bir “Barış”

Burada akla gelen en yakın soru şudur:

“Gerçek yüz artık tamamen ortaya çıktı mı?”

Yani siyonistlerin bölge ülkeleriyle ilişkilerde izledikleri strateji, nihayet tüm çıplaklığıyla görüldü mü?

Bu strateji, tarih boyunca farklı biçimlerde uygulanmıştır. Sykes–Picot Anlaşması’yla bölgenin parçalanmasından başlayarak, Trump döneminde imzalanan “İbrahim Anlaşmaları”na kadar uzanan süreç, İsrail’in bölgenin tamamını kontrol altına alma hedefinin basamaklarıydı.

Aksa Tufanı bu stratejinin perde arkasını tüm açıklığıyla ortaya çıkarmıştır.
Siyonist strateji birkaç temel üzerine inşa edilmiştir:

Birinci Temel: Arap rejimlerini doğrudan barış anlaşmalarıyla kuşatma.

Bu anlaşmalar sayesinde İsrail’e, serbest hareket alanı, casusluk, istihbarat toplama özgürlüğü ve hava sahalarını kullanma hakkı
tanınmakta; buna karşılık bazı ekonomik çıkarlar ve “normalleşme” görüntüsü sağlanmaktadır.

Amaç, İsrail’in varlığına karşı ideolojik direnci kırmak, cihad ve nefsi müdafaa bilincini silmek, bunun yerine kalkınma, refah ve ekonomi söylemleriyle Arap hafızasını dönüştürmektir.

İkinci Temel: Korku ve tehdit siyaseti.

İsrail, bölgenin en güçlü hava filosuna sahip bir ordu olarak korku unsuru inşa etmektedir. Yaklaşık 180 nükleer başlığa (bazı kaynaklara göre 400’e kadar) sahip olduğu iddia edilen bu rejim, nükleer silahlardan arındırılmış bir bölgede en güçlü caydırıcı güç olduğunu göstermeye çalışmaktadır.

Üçüncü Temel Unsur: Caydırıcılık gücünü ispatlama.

Siyonist düşman devleti, bu aşamada Filistin ve Lübnan’daki direniş hilalini hedef alarak kendi iç cephesini güvence altına almak ve kendisine karşı yükselebilecek her türlü tehdidi bastırmak istemiştir. Bu strateji, “caydırıcılık gücünü ispatlama” amacıyla sivillerin, özellikle kadınların, çocukların ve yaşlıların öldürülmesini meşrulaştıran aşırı güç kullanımına dayanıyordu.

Amaç, toplumun içine umutsuzluk ve çaresizlik duygusunu yerleştirmek, halkı boyun eğmeye, merhamet dilenmeye ve zalim düşmana teslim olmaya zorlamaktı.

Dördüncü Temel Unsur: Batı’nın, özellikle de ABD’nin sınırsız desteği.

Bu destek askerî, istihbarî ve lojistik alanlarda uzun yıllara yayılan bir planın sonucudur. Siyonist lobi, ABD içinde uzun bir geçmişe dayanan örgütlenmesi sayesinde, her türlü kirli yöntemi – para, şantaj, skandal, casusluk ve medya manipülasyonu – kullanarak başkanlar, siyasetçiler ve karar veri merciler üzerinde etkili olmuştur.
Böylece Amerika’nın bitmeyen cömertliği, İsrail’esilah ve mühimmat tedariki,mali destek,siyasî koruma (özellikle Birleşmiş Milletler’deki diplomatik kalkan) ve BM Güvenlik Konseyi’nde onlarca kez kullanılan veto hakkı şeklinde yansımıştır.

Amerikalı yetkililerin Uluslararası Adalet Divanına yönelik olumsuz tavırları da bu bağımlılığın bir göstergesidir. Zira mahkeme, Benjamin Netanyahu ve bazı siyonist askeri-siyasi liderleri, soykırım suçları ve sivillere karşı aşırı güç kullanımı nedeniyle suçlamıştır.
Bu suçlamalar, özellikle Gazze halkına karşı iki yıl süren yıkım sürecinde daha görünür hale gelmiştir.

Tufandan Sonra Filistin Davası Kazançlı Çıktı mı?

Bugün bu soruya cevap vermek en zor olanıdır. Zira Filistinli şehitlerin sayısı korkunç boyutlara -bazı kaynaklara göre 65 binden 90 bine kadar- ulaşmıştır.
Buna ek olarak, binlerce kayıp daha var ki, Allah katında onların da şehit olduğunu düşünüyoruz.

İsrail’in korkakça yürüttüğü yıkım operasyonları, binaları yerle bir etmiş;
su, elektrik, hastaneler, gıda depoları, fabrikalar ve yaşamın tüm unsurları doğrudan bombardımanlarla yok edilmiştir. Gazze halkı zorunlu göçe zorlanmış, sistematik bir tehcir planı adım adım uygulanmıştır. Tarihî bir gerçek vardır: “Sömürgecilikten ve işgalden kurtulmak isteyen halklar, daima ağır bedeller ödemiştir. Özgürlük yolu, canlar ve fedakârlıklarla örülüdür.”

Bu manzaralar, yakın tarihimizde defalarca yaşanmıştır. Cezayir, Vietnam, Güney Afrika ve yakın dönemde Suriye bunun örneklerindendir. Ulusal kurtuluş hareketlerinin tarihi, onlarca yıl boyunca bu tür parlak direniş örnekleriyle doludur.

Aksa Tufanı, Filistin meselesinin yeniden dirilmesinde büyük bir rol oynamıştır.
Yıllardır unutulmuş, iki kuşağın zihninde neredeyse silinmiş olan Filistin fikri, devlet hakkı, geri dönüş hakkı ve yaşama hakkı yeniden gündeme gelmiştir.

Dünyanın dört bir yanında, özellikle Batı’da, gençlik hareketleri bu davayı sahiplenmiştir. Gösteriler, konferanslar, dayanışma yürüyüşleri düzenlenmiş; kamuoyu, Arap ülkeleri hükümetlerine sembolik düzeyde olsa bile Filistin’i tanımaları için baskı yapmıştır.

Bu hareketlilik, Filistin meselesini tozlu raflardan çıkarıp yeniden gündemin merkezine taşımıştır. Avustralya’dan İskoçya’ya, Latin Amerika ülkelerinden Avrupa futbol sahalarına kadar birçok yerde Filistin bayrakları dalgalanmış, İsrail’in katliamları protesto edilmiştir.

Ayrıca, “Özgürlük Filosu” adıyla bilinen sivil girişimler, Gazze ablukasını kırmak için yeniden harekete geçmiş ve İsrail’in inatçılığını dünya kamuoyuna ifşa etmiştir.

İsrail’in Küresel İtibar Kaybı

Aksa Tufanı olayları, İsrail’in psikolojik üstünlüğünü yıkmış, “yumuşak güç” imajını dünya genelinde büyük ölçüde zedelemiştir. Siyonist lobilerin yıllarca inşa ettiği algı birkaç ay içinde çökmüştür. Çeşitli ülkelerde, Futbol maçlarında İsrailli taraftarlara yönelik protestolar, Filistin bayraklarının kaldırılması ve İspanya öncülüğünde İsrail’in Dünya Kupası elemelerinden men edilmesi teklifi gibi olaylar yaşanmıştır.

Bazı ülkelerde restoran sahipleri ve işletmeler, İsraillileri müşterileri arasında görmek istemediklerini açıklamışlardır. Londra merkezli Şarku’l-Evsat Gazetesi’nin 30 Eylül 2025 tarihli haberine göre, Almanya’daki Yahudiler artık 7 Ekim’den sonra toplumun kendilerine karşı soğuklaştığını hissetmektedir.

Almanya Merkez Yahudi Konseyi Başkanı Yosef Schuster, bu durumu “üzücü ama şaşırtıcı değil” sözleriyle değerlendirmiştir. Araştırmayı yürüten Marina Schirbinsky ise birçok Yahudi bireyin “açık kimlik ile güvenlik arasında sıkışıp kaldığını” söylemiştir.

Eğer dünya genelindeki araştırma merkezleri bu konuda daha kapsamlı çalışmalar yapabilirse, İsrail’in popülaritesindeki büyük düşüş ve Siyonist barbarlığa karşı yükselen küresel nefret açıkça görülecektir.

Sonuç olarak; burada Aksa Tufanı’nın doğurduğu olumlu sonuçların tümünü anlatmak mümkün değildir. Ancak şu gerçek açıktır:

  • Siyonist caydırıcılık teorisi çökmüştür.
  • İsrail’in küresel itibarı sarsılmıştır.
  • Yeni nesillerin özgürlük, adalet ve direniş bilinci yeniden uyanmıştır.

Bugün, bölgedeki ve dünyadaki gençler, Filistin’in var olma hakkını savunmayı bir vicdan görevi olarak görmekte; iyilik, direniş ve özgürlük ideallerini yeniden canlandırmaktadırlar.

“Allah senden razı olsun ey Filistin!”