Abdullah Harun, 1955’te Claremont’taki Stegman Caddesi üzerinde bulunan Câmia Mescid’e imam olarak tayin edildiğinde henüz 30 yaşındaydı. Caminin yaşlı cemaati başlarda dudak bükse de Abdullah Harun hızlı bir şekilde camiyi gençler için çekim merkezi haline getirmeyi başardı. Sportif faaliyetlerden ilim halkalarına, yardım çalışmalarından halka açık derslere varana kadar Câmia Mescid, birdenbire Cape Town’ın güney banliyölerinden Müslümanların akın ettiği bir odağa dönüştü.
Taha KILINÇ
Araştırmacı-Yazar

Afrika’nın en güney ucuna, Cape Town’a, Müslümanların ilk kez ayak basışı 1658 yılına rastlar. Hollandalı sömürgecilerin Malezya, Endonezya, Bengal ve Madagaskar’dan taşıyıp getirdiği bu Müslümanların tamamına yakını köleydi ve dinlerinin pratiğinden haberleri yoktu. Bir süre sonra Cape Town, sömürgecilerin siyasî muhalifleri iskân ettiği bir sürgün yerine de dönüştürüldü. Bu çerçevede, Doğu Endonezya’daki Makassar şehrinin yöneticisi Şeyh Yusuf ve maiyetindeki kırk dokuz kişi Cape Town’a getirilerek, merkezden uzak bir noktaya yerleştirildi. Aynı zamanda âlim bir zat olan Şeyh Yusuf’un bölgeye gelişiyle birlikte Müslüman nüfusun İslâmî açıdan şuurlanma süreci de başlamış oldu. Şeyh Yusuf’a yakın bir zamanda Cape Town’a yerleşen Abdullah Kadı Abdusselâm, yine bölgenin bir başka âlim şahsiyeti olarak öne çıkıyordu.
Şeyh Yusuf, Abdullah Kadı Abdusselâm ve diğer Müslümanlar, geldikleri bölge itibariyle Şâfiî mezhebine mensuptur. Böylece, Cape Town ve çevresindeki Müslüman nüfus arasında Şâfiî mezhebi ağırlık kazandı.
Neredeyse iki yüz yıl sonra, bu defa Büyük Britanya İmparatorluğu’nun sömürgecilik faaliyetleri çerçevesinde, Hindistan Müslümanları Güney Afrika’ya taşınmaya başladı. Kalkuta, Bombay, Delhi ve Gücerat’tan, bölgedeki arazilerde ve mülklerde çalıştırılmak üzere getirilen Müslümanlar, Güney Afrika’nın orta-iç kesimlerine ve doğu kıyılarına -bugünkü Durban ve Port Elizabeth- yerleştirildiler.
Hindistan Müslümanları, ağırlıklı olarak Hanefî mezhebine mensup bulunduğundan, Güney Afrika’nın orta-iç kesimleriyle doğu kıyıları, Hanefî mezhebinin yoğunlaştığı kısımlar olarak öne çıktı.
1900’lerin başına kadar Güney Afrika’ya Müslüman akını devam etti. Afrika ve Ortadoğu başta olmak üzere, dünyanın farklı yerlerinden Müslümanlar buraya gelerek yerleştiler. Ancak Şâfiî ve Hanefî mezheplerinin bölgesel dağılımı, büyük ölçüde aynı kaldı. Zira Cape Town’daki kalabalık ve güçlü Müslüman kolonisiyle Johannesburg-Durban hattındaki Müslümanlar hem nüfus hem de ekonomik ağırlık olarak varlıklarını korudular. Günümüzde de Güney Afrika’nın toplam 60 milyon nüfusunun %3’ü Müslümanlardan oluşur. Bununla birlikte Müslümanlar, nüfuslarının azlığına rağmen ülke ekonomisinin yaklaşık %40’ını ellerinde tutmaya devam etmektedirler.
Güney Afrika’da 1948’den 1990’ların başına kadar etkili olan ve beyaz ırkın diğer ırklara uyguladığı korkunç baskıyla tarihe geçen “Apartheid” rejimi, Müslümanların varlığına yönelik saldırgan tutumuyla da hafızalara kazındı. Bu dönemde, Cape Town’ın Malay asıllı Müslümanları arasından yetişmiş bir isim, Apartheid rejimine karşı verdiği mücadeleyle ve trajik akıbetiyle bütün dünyada şöhrete kavuşacaktı: İmam Abdullah Harun.
Abdullah Harun, 8 Şubat 1924’te Cape Town’un güney banliyölerinden Newlands-Claremont’ta, ailesinin en küçük çocuğu olarak dünyaya geldi. Bebekken annesinin vefatı üzerine, kendisini halası Meryem büyüttü. Genç Abdullah, 1950’de Halime Sadan’la evleninceye kadar halasının yakın koruması altında ve çok yönlü desteğiyle yaşayacaktır.
Temel eğitimini, 1912’de kurulan Talfalah School’da tamamlayan Abdullah Harun, yetişkinlik çağında, İslâmî ilimler tahsili için Mekke’ye gitmeye karar verdi. İki yıl süren bu tecrübe sırasında tanıştığı Şeyh Abdurrahman el Alevî el Mâlikî (v. 1986), onu hayatı boyunca etkiledi. Cape Town’a döndükten sonra Şeyh Tâhâ Cemaleddin (v. 1946) ve Şeyh İsmail Ganief (v. 1958) eliyle sağlam bir ilmî ve ahlâkî eğitim alan Abdullah Harun, bilhassa Şeyh İsmail’den “Sadece ilimle ilgilenmekle yetinmemesi, sosyal ve toplumsal meselelere de kafa yorması” yönünde telkinlere muhatap oldu. Bu telkinler, Abdullah Harun’u Cape Town’daki Müslüman cemaat için kelimenin tam anlamıyla “imam” haline getirecekti.
Abdullah Harun, 1955’te Claremont’taki Stegman Caddesi üzerinde bulunan Câmia Mescid’e imam olarak tayin edildiğinde henüz 30 yaşındaydı. Caminin yaşlı cemaati başlarda dudak bükse de Abdullah Harun hızlı bir şekilde camiyi gençler için çekim merkezi haline getirmeyi başardı. Sportif faaliyetlerden ilim halkalarına, yardım çalışmalarından halka açık derslere varana kadar Câmia Mescid, birdenbire Cape Town’ın güney banliyölerinden Müslümanların akın ettiği bir odağa dönüştü. Bu durum elbette Apartheid rejiminin dikkatinden kaçmayacaktı. 1958’de Claremont Müslüman Gençlik Birliği, 1959’da da “Ayna” adlı bir İslâmî derginin kuruluşu, İmam Harun’un tümüyle devletin radarına girmesine yol açtı.
Sonraki yıllar boyunca kendi cemaatini aktif şekilde eğiten ve her yaş grubuna hitap etmeyi başaran İmam Abdullah Harun, eş zamanlı olarak Güney Afrika’da ağırlaşan Apartheid rejimine de eleştiriler yöneltmeye başlamıştı. Onun Câmia Mescid’de verdiği cuma hutbeleri ve halka açık vaazlar, ırkçılığın İslâm’la hiçbir şekilde bağdaşmayacağını çok farklı örneklerle ortaya koyan birer dersti aynı zamanda. İmam’ın ırkçılığı açıktan eleştirmeye başlaması, kendisine yönelik baskıların gittikçe yoğunlaşmasına neden oldu. İmam’ın çizgisinin Apartheid rejimi açısından iki mahzuru vardı: Hem Müslümanların şuurlanarak rejime baş kaldırmasından çekiniyorlardı hem de Müslümanlarla diğer ezilen milletlerin ortaklaşa hareket edebileceğinden korkuyorlardı. Kendisine yönelik tazyikin ve işin hangi boyutlara varabileceğinin farkında olan İmam Harun, Güney Afrika’da yaşayan farklı milletlerden insanlarla sıkı temaslar kurmaya ve Müslümanlarla diğer inanışların ırkçılığa karşı uyanık kalmasına çalışıyordu.

1965’te İmam Abdullah Harun ve eşi Halime Hanım, yıllardır oturdukları, çocukları Şâmile, Muhammed ve Fâtıma’nın da dünyaya geldiği Jefferson Caddesi üzerindeki evlerinden zorla çıkarıldılar. Apartheid rejiminin yeni aldığı bir karara göre, bu bölge artık tamamen beyazların kullanımına tahsis edilmişti. İmam Harun, Repulse Road Athlone bölgesinde bir arsa alarak, oraya kendi evini inşa etti. Camideki vazifesinin yanında İngiliz şekerleme markası Wilson Rowntrees’in ürünlerinin satışıyla da meşgul olduğundan, ekonomik anlamda cemaat mensuplarından daha iyi durumdaydı. İmam’ın bu işi tercih etmesinin tek sebebi maddî bağımsızlık peşinde olması değildi, “satış görevlisi” izni sayesinde -ki bu izin de sonradan iptal edilecekti- Cape Town’ın bütün mahallelerine rahatlıkla girip çıkabiliyordu. Böylece şehrin nabzını tutuyor, her kesimle temas kuruyordu. Zaman zaman bu gezintilere eşlik eden oğlu Muhammed, babasını cepleri hep şekerlemeyle dolu ve dili de sürekli Kur’ân tilavet eder halde hatırlayacaktı.
Polis tarafından sürekli ifadeye çağrılan ve hareketleri kontrol altında tutulan İmam Abdullah, 1968’de son kez Güney Afrika dışına bir seyahat gerçekleştirdi, Mekke’ye giderek haccını yaptı. Burada dostlarıyla bir araya geldi, okuldan eski hocalarıyla ve bazı arkadaşlarıyla buluştu. Hatta Suudi Arabistan Kralı Faysal’la kısa bir görüşme de gerçekleştirdi. Ardından büyük kızı Şâmile’nin üniversite kaydı için Londra’ya geçti. Yol üzerinde uğradığı Kahire’de de çok sayıda randevusu vardı.
Cape Town’a döndükten sonra Apartheid rejiminin kendisine yönelik tacizleri öylesine sıklaşmıştı ki bazı dostları yabancı bir ülkeye iltica etmesini önerdiler. İmam Abdullah Harun, tam bir açmazla karşı karşıyaydı: Yaşlı babası, herhangi bir seyahate katlanabilecek durumda değildi. Kendisi de yabancı bir ülkede nasıl tutunacağı ve ailesini nasıl geçindireceğini bilmiyordu. Yine de çevresinin ısrarıyla, Kanada’nın Güney Afrika’daki büyükelçiliğine başvurdu. Elçilik başvuruyu hızlı bir şekilde reddedince, imam harekete geçmek için artık çok geç olduğunu acı içinde fark etti. Gerçekten de kapalı kapılar ardında karar çoktan verilmiş, geriye atılacak son bir adım kalmıştı. O adım da fazla gecikmeyecekti:
28 Mayıs 1969 sabahı, İmam Abdullah Harun, korkunç işkenceleriyle ünlü Caledon Square Polis Karakolu’na ifade için çağrıldı. O gün, Hz. Peygamber’in doğum günü olarak bilinen 12 Rebîulevvel’di ve İmam, camide Müslümanlara vereceği vaaza hazırlanıyordu. Karakola gitti, birkaç saat sonra evine kısa süreliğine dönerek eşyalarını almasına izin verdiler. Sonraki 123 gün boyunca, ailesinin kendisini hiçbir şekilde görmesine müsaade bile edilmeden, karakolda ağır işkencelerden geçirilen İmam Abdullah Harun, 27 Eylül 1969 günü son nefesini vererek Rabbine kavuştu. Polisten yapılan resmî açıklamada “merdivenden düştü” dense de herkes neler yaşandığının farkındaydı. Nitekim otopsi sonucu da imamın işkence sonucu ruhunu teslim ettiğini ortaya koyacaktı.
Şehadetinin üzerinden geçen onca zamana rağmen, İmam Abdullah Harun, Müslümanların hafızasında hâlâ yaşamaya devam ediyor bugün. Çocukları Şâmile, Muhammed ve Fâtıma, babalarının misyonunu sürdürerek, onun -ölümünden sonra bile olsa- adalete kavuşması için mücadele ediyor. Kendileriyle tanışan bütün Müslümanlara, kardeşliğin sımsıcak tesirlerini derinlemesine hissettirerek…
