İmam Gazâli Düşüncesinde İnfâkın Hakikati: Kalbin Arınma Yolu

Mutlak manada mülk yalnızca Allah’ındır; insan ise bu mülk üzerinde muvakkat bir tasarruf yetkisine sahip olan bir “emanetçidir”.

Mülayim Sadık Kul

Varlığın Mavera Arayışı ve İnfâkın Ontolojisi

Ontolojik olarak sadece bu dünyaya ait olmayan insan, adım attığı dünya sahnesinin göz kamaştırıcı zenginliklerine kapıldığı andan itibaren, biriktirme ve sahip olma arzusuyla sınanır. Kendi nefsini fıtratına uygun şekilde tanımaktan ve korumaktan aciz kalan beşer; aslında yeryüzünün halifesi olma şerefiyle tüm varlığa “efendi” kılınma potansiyeline sahipken, ilahi bir aldanışla yolunu şaşırır. “Tüm hataların başı dünya sevgisidir!” (Beyhakî) uyarısını bir an için unutuverir.

Daha dünyaya gelmeden kefil olunan rızkının farkında olmayan insan; derin bir gafletle, sanki bu âlemde ebedi kalacakmışçasına mal ve mülk biriktirir. Oysa hakikat, bu dünyadan ayrılırken yanında götürebileceği sadece cepsiz bir kefenden ibarettir. Yunus ne güzel özetlemiş: Mal sahibi mülk sahibi/Hani bunun ilk sahibi? /Mal da yalan mülk de yalan/Var biraz da sen oyalan…

Maddi varlığın ağırlığından sıyrılıp kendi yaratılış gayesini idrak eden “ahsen-i takvim” kıvamındaki insan ise eşyaya ancak hak ettiği kadar değer verir. Fani olanı fani, baki olanı ise ebedi kıymetiyle tartar. İnsan, bu dünyayı imar etmek üzere gönderilmiş bir emanetçi ve Yaratan’ın yeryüzündeki temsilcisidir. Asıl mesele, geçici olan için ne biriktirdiği değil, ebedi âlem için ne hazırladığıdır. Bu hakikati idrak edenler, “Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve her nefis yarın için ne hazırladığına baksın!” (Haşr, 18) hitabının sarsıcı manasını kalbinde hisseder. Hikmet ve erdem; ötelerin ötesinden gelen bu uyarıya kulak vermek ve görünenin maverasındakini ilahi kelamın rehberliğinde keşfetmektir.

İslam düşüncesinde bu hakikatin en güçlü temsilcilerinden biri olan İmam Gazâlî’nin ufuk açıcı yaklaşımları, bize mülkiyetin ‘’asıl’’değil, bir ‘’emanet’’ olduğunu hatırlatır. (Ahzâb 72) Bu ontolojik hatırlatmanın en somut, en insanî ve en ilâhî tezahürü ise kuşkusuz infâk kavramıdır.

Bir Kelimeden Öte: Varlığı Seferber Etmek

Arapça kökeni itibarıyla “tükenmek” ve “son bulmak” anlamlarına gelen nefk kökünden türeyen infâk; görünürde bir malın eksilmesi gibi anlaşılsa da hikmette bir ruhun zenginleşmesidir. Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok yerinde müjdelendiği üzere, Allah rızası için verilenin en az on katıyla mükâfatlandırılacağı yakînî bir hakikattir. (En’âm 160) Verenin ihlas ve samimiyetine göre bu karşılık, katlanarak sonsuz bir berekete dönüşür. Bu bereket sadece ahirete mahsus değildir; her sabah dünya semasına inen iki vazifeli meleğin duasıyla bu dünyada da tecelli eder. Ebû Hüreyre (r.a.)’den nakledilen bir hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) bu durumu şöyle haber verir: “Her sabah iki melek iner. Bunlardan biri: ‘Allah’ım! Malını hayır yolunda harcayana yenisini ver!’ diye dua eder. Diğeri de: ‘Allah’ım! Cimrilik edenin malını telef et!’ diye beddua eder.” (Buhârî, Müslim)

Cimrilik, insanın varlık sebebini eşyaya hapsetmesiyle oluşan bir gönül darlığıdır. Anlatılan bir hikâye bu hali ne güzel özetler: Bir cimri, kendisinden yardım istendiğinde şikâyetle şöyle der: “Yahu canımı isteseler veririm ama bunlar benim malımı istiyorlar!” İşte bu feci yanılgı, malın candan daha öte tutulduğu bir manevi körlüktür.

Cimriliğin İslam’da bu denli yerilmesinin asıl sebebi, malın insanla Rabbi arasında aşılmaz bir perdeye dönüşmesidir. İnsanın “eşyanın kulu” yapan bu prangadan kurtulmanın yolu ise yine o eşyayı elden çıkarmaktır. Bu bakımdan infâk, sadece fakire ulaşan bir yardım değil; cimrilik hastalığının en köklü, en kalıcı ve en tesirli tedavi metodudur. Allah sevgisine giden yol sevdiklerini infaktan geçer. (Âl-i İmrân 92)

İnfâkın Ruhu:

Kur’ân-ı Kerîm’de yetmiş iki kez zikredilen “infâk” vurgusu, aslında modern insanın en büyük ontolojik yanılgısı olan “benimdir” iddiasına ilâhî bir cevaptır. Zira infâk, derinlemesine bakıldığında, emanetçisi olduğumuz bir zenginliği asıl sahibi olan Allah adına hak sahibine ulaştırmaktan ibarettir. Mutlak manada mülk yalnızca Allah’ındır; insan ise bu mülk üzerinde muvakkat bir tasarruf yetkisine sahip olan bir “emanetçidir”. Mümin, bir taraftan şükür makamında Rabbinin nimetlerinden istifade ederken, diğer taraftan bu dünyanın kendisi ile Rabbi arasına bir perde olarak girmemesi için infâk yoluna başvurur.

Bir Kalkan ve Köprü Olarak İnfâk

İnfâk, sadece cüzdandan çıkan bir miktar para değil; Allah’ın rızasını umarak “kendi varlığımızdan” sunduğumuz her türlü fedakârlığı kapsayan geniş bir ufuktur. Bu ufuk, zekâtı bir temel taş olarak kabul eder ancak onunla sınırlı kalmaz. Müminin iman ve takvasının en samimi nişanesi olan infâk, malı manen temizler, muhafaza eder ve kişiyi Rabbin gazabından bir kalkan misali korur. Nitekim Allah Resûlü (s.a.v.): “Bir yarım hurmayla bile olsa, kendinizi cehennem ateşinden koruyun. Bunu da bulamazsanız güzel bir sözle…” (Buhârî, Müslim) buyurarak, samimiyetle atılan en küçük adımın bile insanla ateş arasında bir perde olacağını müjdelemiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de önceki ümmetlerin cimrilik sebebiyle helak olduklarını haber vererek insan için en şerli hasletin “aşırı mal düşkünlüğü” olduğunu belirtmiştir. (Ebû Dâvûd)

Toplumsal Kenetlenme: Dikey ve Yatay Bereket

İnfâkın bereketi sadece Allah ile kul arasında dikey düzlemde değil, insanlar arasında yatay düzlemde de tezahür eder. Yardımlaşmanın diğer adı olan bu kavram, toplum içinde kardeşlik köprüleri kurar. İslam düşüncesinde her “mâruf” (iyilik) bir sadaka kabul edilmiştir. Bir yetimin başını okşamak, yoldaki bir engeli kaldırmak, aç birini kendi nefsine tercih ederek doyurmak veya bir tebessüm; maddi bir karşılığı olmasa da sevap bakımından, hayatımıza anlam ve bereket katması açısından infâka denk tutulmuştur. Bu, Allah rızası için “vermenin” sadece maddi bir iyilik yapmış olmaya hapsedilemeyecek kadar kıymetli olduğunun kanıtıdır.

Îsârın Zirvesi:

Bu yüce ahlakın (îsâr) en somut örneği, Haşr Suresi’nin dokuzuncu ayetinin nüzulüne vesile olan şu meşhur kıssadır:

Bir gün Allah Resûlü’ne (s.a.v.) açlıktan bitap düşmüş bir misafir gelir. Efendimiz hanımlarına haber gönderir ancak evlerinde sudan başka bir şey yoktur. Bunun üzerine ashabına dönerek: “Bu gece bu yolcuyu kim misafir ederse Allah ona rahmet etsin” buyurur. Ensar’dan biri (Ebû Talha el-Ensârî) misafiri evine götürür. Eve vardığında hanımı, sadece çocuklarına yetecek kadar yiyecek olduğunu söyler. Sahabi hanımına der ki: “Çocukları bir şekilde oyala ve uyut. Yemek sofraya gelince de kandili düzeltiyormuş gibi yapıp söndür. Biz de karanlıkta yiyormuş gibi yapalım ki misafirimiz karnını doyursun, bizim yemediğimizi fark edip mahcup olmasın.”

O gece ev sahipleri aç yatarken, misafir karanlıkta karnını doyurur. Sabah olduğunda Allah Resûlü, o sahabiye gülümseyerek şöyle buyurur: “Bu gece misafirinize yaptığınız davranıştan dolayı Allah Teâlâ çok memnun oldu.” Ve hemen ardından o meşhur ayet nazil olur: “…Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, onları (kardeşlerini) kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Haşr, 9)

Geleneksel algıda infâk denince akla hemen maddi yardımlar gelse de İmam Gazâli bize çok daha geniş bir perspektif sunar. İnfâk, sadece cüzdandaki banknotlar veya ambardaki buğday değildir. Bir âlimin bilgisini talebesiyle paylaşması “ilmin infâkı”, bir ustanın maharetini çırağına aktarması “emeğin infâkı”dır. İnsanlığın hayrına seferber edilen her imkân, ölümden sonra da sevap defterini açık tutan bir sadaka-i cariyedir. Bu yönüyle infâk, dünyayı aydınlattığı kadar ölümle başlayan ahiret hayatımızı da aydınlatan bir azıktır. Her nimetin şükrü kendi cinsinden olduğu gibi her nimetin zekât ve infâkı da kendi cinsinden olmalıdır!

Gazâli’de İnfâk Mertebeleri:

İmam Gazâli, şaheseri İhyâu Ulûmiddîn’de infâkı fıkhî bir zorunluluktan ziyade, nefsin cimrilik hastalığından kurtarılması süreci olarak ele alır. “Münciyât” (Kurtarıcılar) bölümünde ona göre Allah yolunda infâk edenler üç dereceye ayrılır:

1.           Sıddıklar (En Üst Derece): Onlar için “benim” ve “senin” ayrımı kalkmıştır. Hz. Ebubekir misali, mülkün gerçek sahibinin Allah olduğuna tam bir teslimiyetle inanarak her şeylerini infâk ederler. Hz. Ömer, bir hayır yarışında malının yarısını getirmişken, Hz. Ebubekir’in nesi varsa getirdiğini görünce sormuştur: “Çoluk çocuğuna ne bıraktın?“ Hz. Ebubekir: “Onlara Allah ve Resûlü’nü bıraktım!” demiştir. Hz. Ömer’in cevabı ise şudur: “Vallahi, hiçbir hususta onu asla geçemem!” (Ebû Dâvûd, Zekât 40; Tirmizî, Menâkıb 16).

2.           Gönüllü Cömertler (Orta Derece): Sadece farz olan zekâtla yetinmeyip, ihtiyaçlarından fazlasını sürekli bir akış halinde muhtaçlarla paylaşanlardır. İmam Gazâli’nin tasnifindeki bu orta derece, dünyayı terk etmek yerine dünyayı elinde tutup kalbine sokmayanların makamıdır. Bu makamın en meşhur örneği cennetle müjdelenen Abdurrahman bin Avf Hazretleridir. Yedi yüz develik devasa kervanını “Cennete emekleyerek değil, ayakta girmek için” bir kerede infâk eden bu sahabi, serveti bir köprü kılanlardandır. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 115)

3.           Kendini Koruyanlar (Alt Derece): Sadece farz olan zekât miktarını vererek cimrilik çukurundan kurtulanlardır. Kur’ân-ı Kerîm, mallarımızın birer imtihan vesilesi “fitne” olduğunu haber verir: “Bilin ki mallarınız ve çoluk çocuğunuz birer imtihan vesilesidir; büyük mükâfat ise Allah katındadır.” (Enfâl, 28; Tegâbun, 15). Bu gruptakiler zekâtla borçtan kurtulur; ancak hedef infâk ile ilâhî “dostluğa” ermektir.

Atalarımızın “Mal canın yongasıdır.” sözünde ifadesini bulan bu gerçek, dünya sevgisinin insan ruhu üzerindeki ağır baskısını özetler. Gerçekten de mal sevgisi, hem geçmiş ümmetlerin hem de modern insanın en çetin sınavıdır. İnfâk, bu kutlu yolda nefsin prangalarını kıran en keskin kılıçtır. Ancak ilahi övgü, ticaretin ve malların kendilerini Allah’ın zikrinden alıkoymadığı o seçkin kullar içindir (Nûr, 37).

İnfâkın Batınî Adâbı: Kalbin Dört Şifa Kaynağı

Gazâli’ye göre bir eylemin “infâk” vasfını kazanması, onun dış görünüşünden ziyade içindeki edep ve niyetle ölçülür. İmam Gazâli’nin özellikle “Zekâtın Sırları ve Batınî Şartları” bölümünde ele aldığı bu dört esas, infâkın sadece bir “maddi transfer” değil, bir “kalp ameliyatı” olduğunu kanıtlar. Gerçek bir infâk için şu dört esas vazgeçilmezdir.

1.           Gizlilik

Gazâli’ye göre gizlilik, ihlasın koruyucu zırhıdır. İnfâkı gizli yapmak, nefsin “beğenilme” ve “takdir edilme” arzusunu kökünden keser. Açıktan vermek bazen başkalarını teşvik etmek için güzel olsa da gizli vermek kalbi riya kirinden temizler. İnsan nefsi, iyilik yaptığının bilinmesinden gizli bir haz duyar. Gazâli, bu hazzın infâkın sevabını kemirdiğini söyler. Gizlilik; vereni kibirden, alanı ise mahcubiyetten korur: “Sadakaları gizleyerek fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara 271) Ayrıca “Sağ elinin verdiğini sol eli bilmemek” hiçbir gölgenin olmadığı günde arşın gölgesinde gölgelenme vesilesidir. (Buhârî, Zekât 16).

2.           Başa Kakmamak ve İncinmemek (Menn ve Ezâ)

İnfâkın ruhunu öldüren en büyük zehir, verilen kişiyi minnet altında bırakmaktır. Gazâli’ye göre, aslında veren kişi alana teşekkür etmelidir; çünkü alan kişi, verenin günahlarının temizlenmesine ve borcunun ödenmesine vesile olmaktadır. Veren kişi, malın gerçek sahibi değil, sadece Allah’ın emanetini hak sahibine ulaştıran bir “memur”dur. Bir memurun, müdürün parasını dağıtırken hak sahibine üstünlük taslaması ne kadar abes ise, infâk edenin fakire üstünlük taslaması da o kadar yersizdir: “Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın.” (Bakara 264)

3.           Malın İyisinden Vermek (Tayyib)

İnsan, ancak sevdiği bir şeyden vazgeçtiğinde nefsinin mülkiyet prangasını kırabilir. Değersiz, bayat veya gözden çıkarılmış bir malı vermek, infâk değildir. Gazâli der ki: Allah temizdir, ancak temiz ve güzel olanı kabul eder. (Müslim, Zekât) Kişinin kendisine verilse kabul etmeyeceği bir şeyi Allah adına sunması, niyetindeki samimiyetin zayıflığını gösterir. Kalbin kalitesi, paylaşılan malın kalitesiyle doğru orantılıdır: “Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe gerçek iyiliğe (birr) eremezsiniz.” (Âl-i İmrân, 92)

4.           Sevinçle ve Gönül Hoşluğuyla Vermek (Tîbu’n-Nefs)

İnfâk ederken elin titremesi veya malın eksildiğinin düşünülmesi, imanın zayıflığına işarettir. Gerçek mümin, malın elinden çıkışını bir kayıp değil, ahiret için yapılmış bir yatırım olarak görür. Gazâli, infâkın bir “borçtan kurtuluş neşesi” ile yapılması gerektiğini vurgular. Nasıl ki bir borçlu, borcunu ödeyip yükünden kurtulunca ferahlarsa, mümin de malın manevi ağırlığından infâk yoluyla kurtulduğu için sevinmelidir. Üzülerek vermek, Allah’ın vaadine tam güvenmemek demektir.

Netice itibarıyla Gazâli için infâk, sadece toplumsal bir yardımlaşma mekanizması değil, aynı zamanda kalbin tasfiyesi için gerekli bir vetiredir. Dünya sevgisi, ruhu ağırlaştıran ve hatalara sürükleyen bir yüktür; infâk ise bu yükü hafifleten, nefsi hırstan arındıran yegâne panzehirdir. İnsan, verdikçe eksilmez; aksine verdikçe özgürleşir, verdikçe tamamlanır. Cennet karşılığı insanlardan mal ve canlarının talep edilmesi bu hakikatin gereğidir.

Ne mutlu bu yolda serden ve maldan geçebilenlere!