Şöyle ki, geçtiğimiz Ramazan ayında sosyal medyada paylaşılan bir sosyal deneyde, bir fast food dükkânının sahibi, orucunu açacak parası olmadığını fark ettiği bir gence hiç tereddüt etmeden sofra hazırlatır ve eline bir miktar harçlık da sıkıştırır. Bu davranış karşısında delikanlı, “Zahmet verdim ağabey.” diyerek teşekkür etmesi üzerine, işletme sahibinin ağzından şu sözler dökülür: “Ne zahmeti canım, bize rahmettir.”
Nihal Pakırdaşı

Sanayi Devrimi sonrası küresel bir sisteme dönüşen “parayı veren düdüğü çalar” zihniyetiyle keskinleşen kapitalizmin demir dişleri, insani değerleri öğüterek varlığını sürdürmektedir. Bu bağlamda John Steinbeck tarafından kaleme alınmış, bir başyapıt olan Gazap Üzümleri, kapitalizmin insani sonuçlarını en çarpıcı biçimde gözler önüne seren eserlerden biridir. Roman, ekonomik sistemlerin yalnızca üretim ve kâr üzerinden değil, insan hayatı üzerindeki yıkıcı etkileri üzerinden de değerlendirilmesi gerektiğini güçlü bir şekilde ortaya koyar. Romanda, toprağından koparılan Joad ailesinin hikâyesi üzerinden kapitalizmin acımasız işleyişi resmedilir. Vicdandan ve merhametten arındırılarak insani taraflarını yitiren bankalar ve büyük şirketler birer mekanizmaya dönüşmüştür. Küçük çiftçilerin topraklarından sürülmesi, insanın emeğiyle kurduğu hayatla bağının koparılmasını sağlar. Roman boyunca kapitalist sistemin emeği nasıl değersizleştirildiği gözler önüne serilir. Steinbeck’in eserinde en dikkat çekici yönlerden biri de insanlar, makinelerin ve piyasa kurallarının gölgesinde kendi değerlerini yitirirken; dayanışma, merhamet ve paylaşma gibi insani erdemlerin giderek görünmez hale gelmesidir. Batı ve Amerika merkezli kapitalizm gölgesinde eleştirel bir gözle Amerikalı bir yazar tarafından kaleme alınan Gazap Üzümleri, kapitalizmin sadece maddi acıdan değil, aynı zamanda ahlaki bir krizi ortaya çıkardığını gösterir.
Peki, zenginleri daha zengin etmeye imkân sağlayan, insani değerlerin aşınmasına sebebiyet veren, kapitalizmin dişleri arasında insanlığın çığlıklarının yükseldiği çağımızda bu düzene karşı paylaşmayı ve başkasını gözetmeyi esas alan bir ahlak anlayışını hâkim kılmak için hangi pınardan su içmek gerekmektedir?
Bu sorunun cevabı sayfalarca yazılacak metinlere ilham olacak, vicdanlara temas eden, hayatın içinde karşılaştığımız küçük ama anlamlı bir örnek üzerinden vermeye çalışalım. Şöyle ki, geçtiğimiz Ramazan ayında sosyal medyada paylaşılan bir sosyal deneyde, bir fast food dükkânının sahibi, orucunu açacak parası olmadığını fark ettiği bir gence hiç tereddüt etmeden sofra hazırlatır ve eline bir miktar harçlık da sıkıştırır. Bu davranış karşısında delikanlı, “Zahmet verdim ağabey.” diyerek teşekkür etmesi üzerine, işletme sahibinin ağzından şu sözler dökülür: “Ne zahmeti canım, bize rahmettir.” Yüzyıllardır kapitalizmin acılaştırdığı zihinlere, İslâm’ın peteğinden süzülen bir damla bal misali değen bu rahmani anlayış, vermeyi yük değil rahmet olarak gören bir ahlakın tezahürüdür.
Kûran-ı Kerim’in birçok ayetinde infak emredilirken, hadisi şeriflerde de “(Mümin) kardeşine tebessüm etmen sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yol göstermen sadakadır. Yoldan taş, diken gibi şeyleri kaldırıp atman da senin için sadakadır.” (Tirmizî, Birr, 36) buyrularak vermeyi zahmet olarak değil rahmet olarak görmemizi sağlayan zihniyetin tuğlalarını ören İslâm’ın aksine modern çağ, biriktirerek ve yığarak çoğaltmaya zemin hazırlayan ve bu bolluğun gölgesinde derinleşen eşitsizlikler, yoksulluk ve insani değerlerin aşınmasına zemin hazırlamıştır.
Kapitalizm, üretimi artıran ve refahı genişleten bir sistem olarak görülse de “sahip olma” arzusunu merkeze alan yapısı sebebiyle insanı çoğu zaman tüketim nesnesine indirgemektedir. Bu sistemde değer, çoğu zaman insanın kendisinden ziyade, sahip olduğu maddi varlıklardan türetilir. Rekabet, bireysel çıkar ve kârın yükseltilmesi kapitalist sistemin temelini oluşturur. Paylaşma duygusunu zayıflatan, toplumda dayanışmayı aşındıran dolayısıyla insanı yalnızlaştıran bir sürece gebe bu anlayış, maddi bakımdan güçlü olanın söz sahibi olduğu bir düzeni beslemektedir. Böyle bir yapıda ise insani değerler ve sorumluluklar ikinci plana itilerek güçlünün zayıfı ezdiği bir düzenin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.
Tam da bu noktada, İslam düşüncesine göre insanın sahip olduğu servetin asıl sahibi Allah’tır. Rabbin emanet olarak verdiği servetten başkalarına infakta bulunmak gerekmektedir. Buradan hareketle elindeki serveti emanet bilinciyle tutan insan, kapitalist sistemin bencilliğe ve biriktirmeye dayalı anlayışına karşı ahlaki yönden güçlü bir dünya görüşü sunar. Bu bilinç kişiyi “ben” merkezcilikten uzaklaştırarak “biz” olmanın toplumsal sorumluluğuna yöneltir.
Diğer yandan infak, ihtiyaç sahibine verilen bir yardım olmanın ötesinde, Allah’ın rızasını kazanma niyetiyle verenin arınmasını sağlayan bir davranış şeklidir. Kapitalizmin salık verdiği sınırsız tüketim arzusu, insanı doyumsuz bir varlığa dönüştürürken; infak, kanaat ve şükür duygusunu güçlendirir. Burada Ebû Talha el-Ensârî (r.a.) ve eşi Ümmü Süleym’i anmadan geçmemek gerekir ki; infak konusunda çıtayı en üst noktaya taşıyarak Allah’ın takdirini kazanarak “Kendileri muhtaç olsalar bile başkalarını kendilerine tercih ederler. Nefsinin cimriliğinden korunan kimseler kurtuluşa ermiştir.” (Haşr, 9) ayetinin nüzulüne vesile olmuşlardır. Bu iki güzide sahabe, vermenin bir zahmet değil, aksine bir rahmet olarak görülmesinde nadide örneklerden biri olmuşlardır.
Ayrıca toplumda adaletin tesisine büyük oranda katkı sağlayan infak, zengin ile fakir arasındaki mesafeyi daraltarak sosyal gerilimlerin azaltarak kardeşlik bilincinin güçlenmesini sağlar. Böylelikle infak, kapitalizmin süreç içerisinde ürettiği eşitsizlikler karşısında bir tür denge görevini üstlenir.
Kapitalizmin emanet bilincini merkeze almayan dolayısıyla insanı araçsallaştıran yapısına karşı infak, Yaradanın rızasının merkezde durduğu insan odaklı bir ahlak anlayışı sunar. Hak rızasını, paylaşmayı, gönülden vermeyi, dayanışmayı ve merhameti esas alan bu bilinç düzeyi, sadece kişinin değil toplumun da huzurunu hedefler. Sanayileşmeyle birlikte ortaya çıkan sömürenler ve sömürülenler ilişkisine baktığımızda, bugün insanlığın en fazla ihtiyaç duyduğu şeyin daha fazla servet değil; daha adil bir paylaşım, kanaat ve infakın yaygınlaşması olduğu açıktır.
Ve son söz niyetine, zahmeti rahmete dönüştürmek ve kişiyi esfel-i sâfilîn çukuruna sürükleyen çoğaltma güdüsüne karşı güçlü bir uyarı niteliği taşıyan Tekâsür Suresi’ne yer vermek gerekir. Zira bu sure, insanın bitmek bilmeyen çoğaltma ve biriktirme hırsının onu hakikatten nasıl uzaklaştırdığını hatırlatmaktadır.
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
1.Mal, evlat ve akraba çokluğu ile övünmek sizi öyle aldatıp oyaladı ki,
2.Nihâyet kabirleri ziyâret ettiniz.
3.Hayır! Böyle yapmayın! Yakında bileceksiniz.
4.Hayır! Hayır! Elbette yakında bileceksiniz.
5.Hayır! Eğer gerçeği kesin bir bilgiyle bilseydiniz böyle yapmaya cür’et edemezdiniz!
6.Siz, o kızgın alevli cehennemi mutlaka göreceksiniz.
7.Sonra elbette siz onu, gözünüzle ayan beyân göreceksiniz.
8.O gün, bütün nimetlerden kesinlikle hesâba çekileceksiniz!
