“İkram, infaktır. ‘Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var’ derler. Bu hangi kahve? Emek verilen kahve. Kahveyi kavuracaksın, değirmende öğüteceksin, mangalda pişireceksin. Sonra dosta ikram edeceksin. Şimdi makinayla yapılan kahvenin ne kadar hatırı olsun? Hele bir de o kahveyi kâğıt bardakla servis edersen… Bu kahvenin 3 yahut bilemedin 5 dakikalık hatırı oluyor.”
İNSİCAM

- Hocam, tarihimizde infak anlayışı daha çok dini bir sorumluluk hali midir yoksa toplumsal dayanışmanın bir parçası mıdır?
İnfak, elbette öncelikle dini bir kavram. Allah’ın bir emri… Hz. Peygamber’in sünneti. Dolayısıyla infak kavramı, “Allah’ın hoşnutluğunu elde etme amacıyla kişinin kendi servetinden harcama yapması, muhtaçlara aynî ve nakdî yardımda bulunması” şeklinde tanımlanır. Ancak burada “servet” kelimesinin açılımı geniştir. Bunun sadece para, ziynet eşyası, mal ve mülk olarak görülmemesi gerekir diye düşünüyorum. Hepimizin serveti farklı farklıdır. Kimimiz mali açıdan güçlü olabiliriz, kimimiz de ilim, sanat, hüner ve ahlak yönüyle… İlim sahibinin ilmini öğretmesi, sanatkârın sanatını ta’lim etmesi, hüner sahibinin hünerini göstererek insana veya topluma faydalı olması, ahlaken olgun olan birini örnek davranış sergilemesi yahut en azından nasihat etmesi… Bütün bunlar da birer infak olarak değerlendirilebilir. O bakımdan infak, maddi ve manevi cephesiyle ele alınması gereken geniş bir kavramdır. “Mü’minin tebessümü sadakadır.” ve “Selamı yayın!” buyuran bir peygamberin ümmetiyiz. Hoş muamele, nezaketli davranma, selam verme de bu yüzdendir.
Kavrama böylesine geniş bir pencereden bakınca, evet dini bir kavram; ama zaman içinde kültürel bir mahiyette aldığını görüyoruz. Kültürü; örf, töre ve değer olarak ele alırsak infakın bütünüyle toplum hayatını kuşattığına tanık oluyoruz. Artık infak, insanı inşa eden ve toplumu diri tutan, bir bakıma “toplum harcı” diyebileceğimiz kıymetli bir değerdir. Elindekini paylaşan, toplumu gözetip ihtiyaçlarını belirleyerek gidermeye çalışan kişi kıymetlidir. Bu anlamda infak, yardımlaşma, keşik, imece usulü ve ırgat gibi kavramlarla toplumda nakış nakış işlenmiştir.
- Geçmişten günümüze insanlarımızın infak etme biçimlerinde ne gibi değişimler gözlemliyorsunuz? Geçmişte nasıldı ve özellikle modern hayat bu kültürü nasıl etkiledi?
Şunu biliyoruz ki, zaman değiştikçe insanın ihtiyaçları da değişiyor. Dün ihtiyaç olmayan herhangi bir şey ya da aile, mahalle ve devlet mekanizmasıyla sağlanan herhangi bir talep bugün ihtiyaç haline gelebiliyor. Dolayısıyla infak kavramının mahiyeti genişleyebiliyor. Yeri gelmişken geçmiş dönemde uygulanan bir infak biçiminden söz edeyim size… Bir kavram, “cumalık” kavramı. Nedir bu kavramın mahiyeti, izah edeyim. Benim çocukluk dönemime giden bir süreç. Orada, Cuma akşamları —ki bu Perşembe ikindiden sonra başlayan bir zaman dilimidir— akşam yemeği için sofra kurulmadan evde pişen bir yemekten bir tabak; mahalle/köydeki yetime, dula veya fakir bir aileye götürülürdü. Buna “cumalık” denir. Mahalledeki fakir fukara, yetim ve öksüz, dul ve kimsesiz Müslümanların bayramı olan Cuma akşamında karnını doyurmadan biz sofraya oturmazdık. “Komşuda pişer, bize de düşer.” sözünü hatırlayın. Komşulukla alakalı atasözlerini ve Efendimizin tembihlerini hatırlayın. Şimdi böylesine bir ortamda, ister istemez güven tesis edilmiş olur.
Modern zamanlar, iyi tarafları olmakla birlikte töreye dair pek çok sırrı alıp götürdü. Göçler, şehirlerin “kente” yani büyük köylere dönüşmesi, apartman kültürüyle kaybolan mahalle ve tüketime dayalı iktisadi hayat… Açıkça söyleyeyim hepimiz kapitalist olduk. Üretmek için çalış çabala, sonra onu tüket. Bu anlayış, infak kelimesini unutturdu. En azından töreye dahil olan kısmı unuttuk. Bugün cumalık kavramı yaşıyor mu? Ben yaşasın diye bir kitap yazdım. Âteş-i Aşk/Mesnevî Mektupları bu kavramın yeniden inşası için yazıldı. Neden? Modern zamanlarda komşuluk kavramı değişti, ama dostlarımız var. En azından Cuma günleri onlara birer mektup yazayım istedim. Bu kitap oradan neş’et etti. Şimdi Cuma mesajları ve telefonla aramalar var. Bunlar da güzel ama sana gelen ve hoşuna giden bir mesajı dostlarına yönlendirmen veya bir grafikerin hazırladığı herhangi bir mesaj metnini göndermen, bunlar doğru değil. İnfak, emek ister. O emeği gösterdiğinizde, kalkıp gittiğinizde, selam verdiğinizde yahut o mektubu veya tebriği yazdığınızda anlamlı oluyor. Bu kahve kültüründe de böyle… İkram, infaktır. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var” derler. Bu hangi kahve? Emek verilen kahve. Kahveyi kavuracaksın, değirmende öğüteceksin, mangalda pişireceksin. Sonra dosta ikram edeceksin. Şimdi makinayla yapılan kahvenin ne kadar hatırı olsun? Hele bir de o kahveyi kâğıt bardakla servis edersen… Bu kahvenin 3 yahut bilemedin 5 dakikalık hatırı oluyor.
Modern zamanlarda infak kültürünü yenilememiz, geliştirmemiz lazım. “Hediyeleşin” buyuran bir Peygamberin ümmetiyiz, hediye kültürümüz zayıf. Batı bunu farklı günler ihdas ederek yapıyor. Bizler de buna alışmaya başladık. Siz yeni zamanlara dönük bir dil ve kültür üretmezseniz, onu üretenlerin kulu kölesi olursunuz. Onlar gibi yaparsınız. Şu güne bugüne itiraz ederek güya alternatifler üreterek ayakta kalamazsınız. Dini düşünce hayata yansımalı. Bu neyle olacak, sanatla, edebiyatla ve yaşamakla. Çok geniş bir konu ama şunu söyleyeyim, infakı biz sadaka, hayır, sâlih amel gibi kavramlarla ve evvelce de ifade ettiğim gibi örf içerisinde bazı kavramlarla zenginleştirmişiz. Mana genişlemiş, dini kültür böyle kurulmuş. Şimdi onu yeniden üretmeliyiz. Bahaneler bulmalıyız iyilik yapmak için. Sebepler oluşturmalıyız hediyeleşmek için. Bu anlamda iyilik ve hayır derneklerinin artması önemli bir konudur. Değerli bir buluştur. Dünya çapında infak kültürünü ikame etme çabasında olan derneklerimiz ve vakıflarımız var. Bunun gibi, muhitimizde, mahallemizde ve yaşadığımız ortamda hayata geçireceğimiz yeni yollar inşa etmeliyiz diye düşünüyorum.
- İnfak kültürünün bireylerin karakteri ve toplumun sosyal yapısı üzerindeki etkileri nelerdir? Sizce bu kültür hangi değerleri güçlendirir?
Öncelikle şunu söyleyeyim: İnfak kelimesinin anlamlarından biri, “tamamlanmak”tır. Kelimenin “bitmek, tükenmek” ve “yoksul düşmek” gibi anlamları da var. Fakat bu “tamamlanmak” manası beni daha çok düşündüren bir anlamdır. İnfak ederek, Allah rızası için birine yardım ederek insan tamamlanmış oluyor. İnfaktan ben bu manayı çıkarıyorum. Kazandınız, bilginiz ve beceriniz var. Ekonomik ve sosyal açıdan bir refaha kavuştunuz. Ama bu kâfi değil. Siz hâlâ eksiksiniz. Tamamlanmak, muhitin dertleriyle hemhâl olmayı gerektiriyor. Biriktirdiğini paylaşmanla. Paylaşarak çoğalmak budur: Tamamlanmak.
Peki, tamamlanmaktan murat nedir? Olgunlaşmak. Kemale ermek, teşahhüs etmek. Demem o ki, infak insanın manevi yolculuğunda önemli bir çıkış kapısıdır. Çünkü infak edersen ahlaki bir vasıf kazanırsın: Cömert olursun. Bu güzel ahlakın temel ilkelerinden biridir. Cömert, adil, mütevazı, halim, hürmetli ve muhabbetli insandır. Bu iyi bir vasıftır. Mesela âdil olan, kibirli, kindar, öfkeli, zalim ve gaddar olabilir mi? Bu mümkün mü? Hayır. O sebeple bizim ilk metinlerimizden birisi olan Atabetü’l-Hakâyık’ta Edip Ahmed Yüknekî, “Eğer öveceksen, cömert insanı öv!” diyor. Sonra ekliyor, “Bütün diller cömert insanı övmüştür.” Bir yerde de şu tembihte bulunuyor: “Cömert ol ki, sana söz gelmesin.” Bu müthiş bir tembihtir. İnsan ne için infak eder? Allah’ın emri olduğu için. Bir şükür vesilesidir infak. Buyurulduğu gibi, “Şükredin ki nimetlerimi artırayım!” emrinin gereğidir. Fakat siz sahip olduğunuz maddi ve manevi gücü insanın, toplumun ve mahlûkatın yararına kullanmazsanız, şükürsüz olursunuz. Şükürsüz olan infaktan kaçanlara da ahlaki açıdan cimri diyoruz. Cimri, açgözlü, tamahkâr gibi ifadelerle de anlamı genişleyen bir kavram. Kötü ahlakın vasfıdır cimrilik. Edip Ahmet aynı yerde şu soruyu soruyor: “Cimriliği öven dil var mı?” Evet, var mı? Elbette bazı cimriler hallerinden memnundurlar ve bu hallerini öven cümleler kurabilirler. Ama bu bütün kültürlerde kötü ahlakın bir vasfıdır. İyilik ve iyiler övülmeye layıktır. Mesele iyiliği artırmaktır.
İnfak ve iyilik bilincini, cömertliği ve bunun bir ilerisi olan “isarı” genç nesillere aktarmak için sanattan yararlanmalıyız. Bu konularda hikâyeler yazılabilir, romanlarda ve filmlerde konu edilebilir. Ama evvelce de dediğim gibi, infak sadece paraya bağlı bir durum olarak da sunulmamalı. Bazen zaman ayırır dinlersiniz, bu infak olur. Asr Suresi’nde olduğu gibi hayrı tavsiye edersiniz, sabrı tavsiye edersiniz. Bir yaraya merhem olursunuz. Bir konferansa davet edilirsiniz, kalkar gidersiniz. Bir müşkülü çözersiniz veya çözmek için çaba sarf edersiniz. Yoldaki bir taşı, gençlerin önüne konulan bir engeli kaldırırsınız. Meseleye geniş bir zaviyeden bakmak lazım diye düşünüyorum. Bu anlamda sağlam bir bilinç inşa etmek elzemdir. Toplum güvenini tesis edecek, bizi bir, iri ve diri yapacak bir konudur bu mesele. Basit bir konu değil.
- Günümüzde genç nesillerin infak ve yardımlaşma konusundaki yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu kültürün sürdürülebilmesi için neler yapılmalı?
Bu konuda hiç olumsuz düşünmüyorum. Bencil ve cimri çocuklar var mıdır? Elbette vardır. Ebeveynlerinden ne öğrendilerse onu yapıyorlar ama genel olarak çocuklarımız çok samimi, çok güzel. Onlar infak kavramını bilmiyorlar belki, ama “yardımlaşma” ve “dayanışma” kavramları etrafında güzel işler yapıyorlar. Gazze meselesinde baktım yeğenlerime, biri orta mektepte, ötekisi lisede okuyor harçlıklarından biriktirip infak ediyorlar. Ben onları gördükçe duygulanıyorum. Çocuklaşıyorum ama o safiyete ulaşmak ne mümkün! Fıtratı bozulmamış evlatlarımızın samimi gayretlerini görmek beni mutlu ediyor.
Zamanla, basın yayın yoluyla veya kültürel hegemonyanın taarruzu ile o saf çocuklar bozuluyor. Fıtrat bozuluyor. Sürekli mafya filmleri, kesip biçmeler, gaspların ve ihanetlerin gösterildiği bir ortamda o masumlardan ne bekleyeceksiniz? Hele hele reklamlar. İhtiyaç olmayanı ihtiyaçmış gibi sunan reklamlar, fenomenler… Sürekli bunlara maruz kalan yavrularımız…bu bakımdan asıl mesele “yumuşak güç” olarak gösterilen kültürel güce dönük makul gayretlerin artmasıdır.
“Çocuk babasının sırrıdır” buyuruluyor. Baba olmak, ana olmak öyle kolay bir iş değil. Kültürel mirası tevarüs edemeyen, kavramlarımıza yabancı, insani değerlerden uzak, hırslı, kindar ve gaddar birisinin çocuk sahibi olması, baba olmak yahut anne olmak anlamına gelmiyor. Şimdilerde bazı kurumlar “ana-baba okulu” adı altında kurslar, seminerler düzenliyor. Oralarda ne veriliyor? Bilemiyorum. Sadece para kazanmak için mi bu türden etkinlikler düzenleniyor? Bunu da bilmiyorum. Fakat ne için olursa olsun, orada infak gibi temel değerlerimizi, misafir ağırlamak, hatır sormak, merhametli olmak ve insana değer vermekle alakalı derslerin de konulması lazım. En azından eskilerin âdâb-ı muâşeret veya nezaket dedikleri konuların, hani şimdilerde görgü kuralları diyoruz ya işte onların bu türden ders müfredatına eklenmesi lazım. Saygıyı, hürmeti bilmeyen sevmeyi de bilmez. Bencil, narsist, mütekebbir, cimri, gaddar insanın evladı da öyle olacaktır. Ben her zaman “muhit” kavramına vurgu yaparım. İnsan muhit içinde yetişir. Muhitiniz ne ise siz de o oluyorsunuz. O bakımdan sağlıklı ve sağlam muhitler inşa etmek zorundayız.
