Kendimi, şimdi, bu dünyada onlardan mahrum kalmış o kanadı kırık mahzun leyleklere benzetiyorum. Hele de Erdem, Eyüp Sultan’da, uçmaya o avludan başladığından bu yana?
Seyfettin ÜNLÜ

27.10.1979- Ankara, Mavera Mekânı:
Yaklaşık bir ay oldu Ankara’ya geleli. Okuldan hafta sonu çıkışlarımda soluğu Mavera dergisinde alıyorum. Burası benim için adeta ikinci mektep. Zihnimi ve ruhumu başka nasıl taşıyabilirim edebiyatın içine? Bilemiyorum. Bugün saat 11 gibi geldim dergiye. Öğleden sonra da Rasim ağabey geldi. Derginin yeni sayısı için yazısını yazmaya masasının başına oturdu. Çayını getirdim. Teşekkür etti. Mavera bürosunun giriş kapısının hemen yanında küçük bir mutfak işte. Tam karşıdaki oda ise, çalışma odası. Onun bitişiği de dergi ve kitapların posta için hazırlandığı oda. Genelde bu odada duruyorum, okuyorum. Bugün mutfak kapısının önünden Rasim ağabeye bakıyorum. Kalın mercekli gözlüğünün arkasında nedense bende büyük romancı William Faulkner duruyormuş hissini uyandırdı.
Bilemedim neden böyle düşündüm? Belki de geçenlerde “Bu yazarı çok severim, bu küçük kitap da hayatını anlatır, beğenirsin bunu.” diyerek hediye ettiği (William Faulkner, Varlık Yayınları, 1963) kitaptan dolayı böyle düşündüm.
04.12.1979
Derginin küçük mescidinde ikindi namazından sonra daire şeklinde oturdular. Cahit abi, Erdem abi, Akif abi ve Rasim abi var. Rasim abi kapıyı kapatıver dedi.
Yaklaşık yarım saat filan geçmişti, çıktılar. Rasim abi, “Şimdi birer çay-simidi hak ettik galiba.” dedi. Aşağıya inip köşe başındaki simitçiden beş tane simit alıp geldim.
Çayı zaten evvelce demlemiş idim. Masalarına bıraktıktan sonra Rasim ağabeye sordum. “Abi siz namazdan sonra neden halka yapıp oturdunuz?”
Gülümseyerek cevap verdi: “Zikir nedir, bilirsin her halde.” “Evet abi.”
“İşte içerde yaptığımız da bir zikir. Adı da “Hatm-i Hacegan. Ansiklopedileri biraz karıştır bakalım, bu Hatm-i Hacegan ne imiş?” dedi. Böylece yeni bir şey daha öğrenmeye kapı açmıştım.
07.06.1983
Rasim ağabey Denize Açılan Kapı adıyla yeni bir hikâye kitabını konuşuyor. “Kitabın kapağı nasıl olmalı Cahit?” diye Cahit ağabeye soruyor. Cahit abi, “Özkul Eren ile konuşalım da bu defa farklı bir görünüm düşünelim.” diyor. Sanırım bir iki gün sonra kitabın kapağı Rasim ağabeye ulaşmıştı. Fakat Rasim ağabeyi bu defa çok neşeli görmüştüm. “Yahu kitabın adı Denize Açılan Kapı dediysek, bu kadar da düz olsun dememiştim ki!” dedikten sonra hazırlanan kapağı yukarı doğru kaldırıp Cahit ağabeye göstermişti. Kapak şöyleydi: Bir kapı, açık duruyordu, arkasında da bir deniz vardı. Yani kapı denize açılıyordu. Bunun yerine resimsiz, sade biçimde kırmızı zemin rengiyle, kitap adı mavi, yazar adı da beyaz renk olacak bir tasarımda karar kılındı.
20.11.1985
Aydın’dayım. İş yerinden on gün iznim var. Rasim ağabeyin yeni kitabı Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler’i okuyorum. Kendime soruyorum, düşünmenin müslümancası nasıl olur? İşte bunun cevabını bu kitapta buluyorum. Burada bir vecize gibi not ettiğim husus ise adeta bir yasa maddesiydi: Çağın gözü ile İslam’a bakmak değil, İslam’ın gözüyle çağa bakmak gerektiğini vurguluyordu Rasim ağabey.
O zaman İslam’ın gözüyle yaşadığı zamana bakan şair, hikâyeci, romancı da dinin içinde bir sanat ortaya koymuş olur muydu? Bunu Ankara’ya tekrar yolum düşünce kendisine sorayım en iyisi.
10.07.2008
Erdem ağabeyin vefatının ardından Rasim ağabeyin yazdığı hüzünlü yazıyı okuyorum. Boğazımda bir şeyler düğümleniyor. Hatıralar, daha da pekişiyor belleğimde. Yazıdan bazı bölümleri günlüğüme geçiyorum:
“Benim 53 yıllık dostumdu. Bu kelimeyi bilincimin en yüksek tonuyla telaffuz etmek istiyorum. Bunca yıl, onunla hem edebiyat yolunda, hem hayatın günlük, gündelik dağdağası arasında birlikte yürüdük…. Bunca yıl zarfında birbirimizle asla yüksek sesle konuşmadık. Birbirimizi hiç incitmedik.”
“Erdem Bayazıt’la dostluğumuz 1955 yılında Maraş Lisesi’nin birinci sınıfından itibaren başlar. Lise yılları boyunca Alaeddin Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Sait Zarifoğlu ve daha başka arkadaşlarımızla birlikte Maraş’ın yerel gazetelerinde çıkarttığımız sanat edebiyat sayfalarında, lisenin yayın organı olan Hamle dergisi ile devam eden edebiyat hayatımız, sonraki yıllarda Akif İnan’ın da katılmasıyla Edebiyat dergisi çevresinde yürüyüşünü sürdürmüştür.1976 yılı Aralık ayından itibaren Mavera dergisindeki yolculuğumuz başlamış yaklaşık on beş yıl sürmüştür… Ben, üniversiteye baba ocağımız olan Eyüp’teki dededen kalma evimizde devam ettim. Biz oradayken Erdem’e de bizim eve yakın bir oda kiralamıştık. Bir süre orada komşuluk ettik. Daha sonra Ankara’da onunla aynı evi paylaştık. Keza Cahit’le ve Akif’le de mekânsal yakınlıklarımız ömür boyu sürdü.”.. “Onlardan ayrı kalmışlığım şuramda duruyor ya.. Bir zamanlar Eyüp Sultan Camii’nin avlusundaki çınarın dibini mekân tutmuş olan kanadı kırık leylekler vardı. Onlar kanatları kırık olduğu için öteki leyleklerle birlikte uçup göçemezlerdi. Kendimi, şimdi, bu dünyada onlardan mahrum kalmış o kanadı kırık mahzun leyleklere benzetiyorum. Hele de Erdem, Eyüp Sultan’da, uçmaya o avludan başladığından bu yana?”
23.07.2022
Günlüğümün sayfalarını atlarcasına geçip, bu güne geliyorum. Covid-19 tedavisinden sonra nükseden koah rahatsızlığı sebebiyle tekrar hastaneye yatan Rasim ağabey, terk-i dünya etmenin de sebepler dairesinde olduğunu gösterircesine bu dünyaya bugün öğleden evvel veda etti. 82 yıl dünya mülkünde nefes alıp vermek. İsimler bir bir geçiyor gözlerimin ucundan, Cahit Zarifoğlu, Alaeddin Özdenören, Akif İnan, Erdem Bayazıt, Nuri Pakdil, Sezai Karakoç ve bugün Rasim Özdenören. Sonsuz ve hüzünle. Rabbim rahmet eylesin. Uçtu gitti bir gül yaprağı gibi, gönül ehli dostlarına kavuştu. Dünya dediğimiz neymiş ki zaten, bir gölgelikten başka?
