Hello İmam Hatiplim!

Şimdi hala böylesi ezgiler marşlar çıkabiliyor mu, bilmiyorum. Belki bir takım yoksunluklar daha üretken yapıyor sanatçıları. Acısını beraber çektiklerimiz yüreğimize işliyor belki. Harçlıklarımı biriktirip aldığım kasetleri hâlâ sakladığım doğru; çok kıymetli zîrâ. İnsan ne dinlediğine, kulaklarını neye açtığına dikkat etmeli, gönle bir yol da oradan gidiyor. Dua dua, ilmek ilmek hayatımızı ördükleri gerçeğini inkâr edemeyiz dinlemeyi seçtiklerimizin.

Zehra TUNÇ

İMH Genel Sekreter Yardımcısı

“Tarih onunla yazılacak yeniden

Can bulacak vatan, millet, Türkiye’m

Davası uğruna hayatını verebilen

Nesil olacak Eyüp İmam Hatipli”

Bu dizeleri haykırarak koridorlarda gezindiğimizde 90’lı yılların ilk yarısı; ortaokul ve lise çağlarımızdı.

11 yaşında okula başlayan küçük kız lisedeki ablalarına onlar gibi olmak ümidiyle hayran hayran bakıyordu. Lisedeki abla her öğle arası, o en uzun teneffüs saatinde kendinden küçük kardeşlerini toplayıp önce abdest aldırıp ardından mescitte halka şeklinde oturtur, kitabını açıp okumaya başlardı. Benim yaşımdaki sahabeden bahsederdi meselâ yahut peygamber benim yaşımdayken ne yapıyordu ise onu anlatırdı. Belki bu sebeple, hiç yaşanmamış olabileceğini düşünmedik, yürekten iman ettik bin dört yüz yıl öncesine. Gözümüzü kapatıp yüreğimizi açtık Asr-ı Saadete. Öylece imrendik ‘abla’ olmaya. Bu sebeple bir statü hala benim için ‘ablalık’; herkese nasip olamayacak kadar kıymetli. O ablalar yazmıştı okul marşımızı ve öğretmişlerdi bize. 30 yıldır gözümü kapatıp huzurla ve dua niyetine söylediğim doğru. Davamız uğruna hayatımızı verebilecek nesil olabilmek nasip olsun bize. Oldu da belki hamd olsun. Belki bir duanın kabulü olarak gelecekti o sıkıntılı yıllar; kim bilir? Belki bu yüzden sorgusuz sualsiz, tam bir kabul ile seviyorum örtüsünü başımın.

İmam Hatip sıralarının arasında duyup öğrendiğim bir diğer marş:

‘O gün bir kanlı şafak, gökten üflenen ateş

Birden dağın sırtında atlılar belirecek’

Müjde diyormuş Necip Fazıl Kısakürek, oysa bana bunu ablalar söyledi. Öylece bildim. Ümmete bahşedilen en büyük müjde kim, onu öğrendik böylece; bazen kırk saatte, kırk sayfada anlatamadıklarımızı zihnimize, gönlümüze nakşediyor iki manalı satır ve en güzel şekilde örtüşmüş melodi. Bazen meraka vesile hepsi; bak, bul, öğren, kavra ve yaşa!

Espritüel olduğunu düşünen hocalarımız da vardı: kütüphanecilik hocası, Esat İlter; o gün derse kocaman kolonlar ve bir teyp ile geldi. ‘Size son çıkan en pop şarkıyı dinleteceğim şimdi’ deyip düğmeye bastığında ilk duyduğumuz Abdülbaki Kömür’ün o nahif sesi olsa da, soru can yakıcı: ‘fe eyne tezhebûn, nereye bu gidiş, nereye kadar?’ ve ardından şu marş;

“Kanla çizilir şafaklar yüreğim üstüne,

Geçilir yârden sevgilerden ölüm üstüne” sarsılmıştık, net. Âşık mıydık hayır. O kutlu çağa yağmurla söylendiğini duyduk türkülerin. İdrak kapılarını zorlayan bir ders oldu o gün.

Tüm imkânsızlıklara rağmen hakiki anlamda ‘altın çağı’ imam hatiplerin, nasıl hamd etsek az, öyle yıllar… ve bir Edebiyat dersinde Ayla Abak hocamız, ‘Zehra bize İbrahim’i söyle, biraz dinlenelim’ dediğinde; 72 kişilik sınıfın pencere kenarındaki en arka sırasından cılız bir ses, ‘İbrahim’ dedi, ‘içimdeki putları devir, elindeki baltayla’. Kıpkırmızı bir yüz, ilk defa o zaman topluluk içinde, gözlerini kapatıp en sevdiği ezgiyi mırıldandı. Sınıfta çıt yok, çünkü ses çok kısık, titrek ve ürkek; uçmadı pencerenin önündeki güvercin, duymadı bile belki, oysa haykırdım sanıyordum, devrilsin diye tüm putlar!

Aslında öncesi var; kasetler, bant tiyatroları: en unutamadığım ‘Mute Destanı’. Peygamber şairinin ağlayışı nasıl da kulaklarımda, neden ağlıyordu sahi? “Öyle bir beldesin ki, Mute, oy Mute” … Nerden bilecektim dinlerken yıllar sonra o şehitlerin kabrini ziyaretin nasip olacağını! Ne dinliyorsak, onu yaşıyoruz!

Ve sene ’97… verdiğimiz sözü tutma zamanı… O halde;

‘Varsın zulüm bütün dünyayı sarsın

Varsın sevinçler de başka bahara kalsın

Madem ölüm tek bir defa gelecek

O da neden Allah için olmasın?’

İşte kiminin furuat dediği örtü, hayatımızın davası ve belki de dayanma sebebi oldu bütün zulümlere. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin önünde aktif eylemlerde gördüğümüz muamele bize bu marşı mütemadiyen söyletiyordu işte: ‘özgürlük türküleri biter mi hiç?’

Yıllar geçti ve gurbet düştü bahtımıza, her ne kadar ‘hicret’ deyip teselli bulsak da hiç de kolay olmayan bir imtihana ‘sevda’ deyip sarıldık. ‘Sevda dedim terk etmek’ sırrını ömrümüzde talim ettik. Yine de hiç ümitsiz olmadık, Rıdvan’dakiler gibi zafere koyduk elimizi yüzlerce kardeşimizle,  sevdasını Medine’de örenler gibi. Her cuma akşamı bir araya geldiğimiz rahmet saatlerinde O’nun güzel isimlerini öğrenirken, daha çok inandık, ‘biat edelim yine, varana dek zafere’ dedik, ümitlendik.

Ve bir serzeniş dilimizde, Wâhringer parkı adımlarken yüreklerimiz;

‘Sancağın rüzgâr bekler efendim

Kan ağlar sensiz göklerde

Gönlümüz liğme liğme efendim

Yaralı kuşuz gurbette’

O gurbetteki yaralı kuşlar kesin bizdik Döblinger Hauptstrasse’de, bence bugün yurdumuzda hâlâ biziz; ‘gurbet’ dediğimiz şey neyse ‘vuslat’ın veçhesi ona dönük. Kavuşmak nasip olsun.

Şimdi hala böylesi ezgiler marşlar çıkabiliyor mu, bilmiyorum. Belki bir takım yoksunluklar daha üretken yapıyor sanatçıları. Acısını beraber çektiklerimiz yüreğimize işliyor belki. Harçlıklarımı biriktirip aldığım kasetleri hâlâ sakladığım doğru; çok kıymetli zîrâ. İnsan ne dinlediğine, kulaklarını neye açtığına dikkat etmeli, gönle bir yol da oradan gidiyor. Dua dua, ilmek ilmek hayatımızı ördükleri gerçeğini inkâr edemeyiz dinlemeyi seçtiklerimizin.

Son olarak;

‘Hakikatte eşi, hilkatte kardeşi

İlk İslam olan insan’

En imrendiğim dostluk örneği için bir ezgi. Kendisine tabiat olan yüksek İslam ahlâkının bizde de aynı şekilde olabilmesi için dua ettiğim doğru. Güzel hiç bir yol yalnız yürünmez, hızlı yürümek istiyorsak evet, tek başımıza; ama en uzağa yürümek istiyorsak birlikte adımlamamız şart! Güzellerden olalım, güzel dost olalım, güzel yürüyelim, âmin.