Şirdar Medresesi’ne, ana giriş kapısındaki figürler nedeniyle halk arasında “Aslanlı Kapı” denmiştir. Uluğ Bey Medresesi esas alınarak inşa edilen bu yapıda, devletin gücünü simgeleyen motiflere yer verilmiştir. Sarı ve mavi tonların yoğun kullanıldığı eserde çiniler oldukça dikkat çekmektedir. İslam mimarisinde pek rastlanmayan hayvanlara dair sembollerin mitolojik arka planı bulunmaktadır.
Zübeyir ŞEKERCİ

Bundan dört sene evvel ayağı, kırılan bir dostumu ziyaret ettiğimde, ahvaliyle ilgili oldukça düşündürücü bir cümle kurmuştu: “Hayat, sen planlar yaparken başına gelendir.” Sonradan öğrendim; bu söz, The Beatles’ın solisti John Lennon’a aitmiş. Bu söz bende, Özbekistan’da karşılık bulmuştu.
Buhara’dan trenle yaklaşık iki – iki buçuk saatlik bir yolculuğun ardından Semerkant’a varmıştım. Diğer tren istasyonlarına göre daha kurumsal bir yapısı vardı buranın; istasyonun duvarları, geleneksel mimari motiflerle süslenmişti. Taksi çağırdım ve konaklayacağım yere doğru yola koyulduk. Geldiğimde giriş saatine vardı ve bir süre oyalanmak için eşyalarımı bırakıp dışarı çıktım. Bir süre sonra gelip yol yorgunluğunu atmak için dinlenmeye geçtim.
İslam tarihinde önemli bir “köşe taşı” olan Semerkant’ın adı, nispet edilen Semer adlı şahıs ve Soğdca’da “şehir” anlamına gelen “kant/kent” kelimesinin birleşiminden oluşur. İslamiyetle tanıştıktan sonra Karahanlılardan Timurlulara değin birçok devlete ev sahipliği yapmıştır. Şehrin ilmi birikimini temsilen Ali Kuşçu, Uluğ Beğ, Mâtürîdî gibi isimleri örnek gösterebiliriz.
Akşama doğru hazırlanıp Gur-i Emir’e doğru yola koyuldum. Emir Timur’un, hocasının ve aile efradından kişilerin medfun olduğu bu türbe, aslında sadece bir “türbe” olarak değil; bir külliye olarak planlanmıştır. İçerisinde medrese, tekke ve türbe olarak tasarlansa da zamanla yalnızca Gur-i Mir, yani “hükümdarın türbesi” adıyla anılmıştır. Eserin banisi/kurucusu, Timur’un torunu Muhammed Salih Mirza’dır. 1399-1403 yılları arasında inşa edilen bu yapı, ilk başlarda asilzade çocuklarına hizmet maksadı güderken; ilerleyen süreçte türbe hüviyetini kazanmıştır. Salih Mirza, vefatının ardından henüz tam olarak inşası bitmeyen türbeye Timur’un isteğiyle defnedilmiştir. 1405 yılında inşası biten türbeye Timur’un kendisi de defnedilmiştir. Uluğ Beğ döneminde yaptırılan kapı, bugün ana giriş kapısı olarak kullanılmıştır. Eserin restorasyon faaliyetleri dışında bugünkü hüviyetine kavuşması 17. yüzyıla dayanmaktadır. Kubbesi adeta gökyüzünden bir parça taşımaktadır. Bugün, müze olarak “faaliyet” gösteren eserin girişi ücretlidir.

İçeri girdim, dua ettikten sonra bir köşeye geçip olanı seyretmeye başladım. Estetik bir “sunu” olarak hizmet veren türbenin içinde bir hanımefendi magazinsel pozlar veriyor, bir rehber Timur’un granitten yapılmış mezarından ve türbenin süslemelerinden söz ediyordu. Ben “mezarda” dahi rahat edebilmenin önemini kavrıyordum. Zira Sovyet döneminde türbeye ait yapılan mezar kazılarının, “müze” statüsündeki bu eserin giriş koridorunda dev ekranlarda “turistik” bir nesne olarak sunulması, koca Timurluların hükümdarı Emir’in hoşuna gitmese gerekti. Türbeden çıkıp, yolun karşısında solda kalan camiye girdim. Namazı kıldıktan sonra bir miktar Kur’an okuyup, yoğun baş ağrımdan ötürü kalan rotayı yarına erteledim.
Sabah kalkar kalkmaz, günün rotasını belirlemeye niyetlendim. Zira bu, son günümdü ve iyi değerlendirmek istiyordum. Registan’dan Mâtürîdî merhumun kabrine doğru bir rota çizip ertesi günkü uçuşum için “check in” yapacakken, planlarımı altüst eden bir şey oldu: Farkında olmadan, onlarca kez bilet almama rağmen, dönüş biletini bir ay sonraya almıştım. Şaşkınlık, hüzün ve bir miktar öfke… Ailemi aramış durumu haber vermiştim. Annem sükunetle karşıladı ve beni rahatlattı. Rotayı revize etmeden önce sakinlemek istemiş ve kahvaltıya inmiştim. Kahvaltıda, Allah’ın bir ikramı olarak, bir sonraki güne emisyonlu bir bilet bulabilmiştim. Rotayı yeniledim ve yola koyuldum. İlk durak, itikat imamımız İmam Mâtürîdî’nin kabriydi.
Ehl-i Sünnet alimleri arasında önemli bir yere sahip İmam Mâtürîdî, bilhassa itikada taalluk eden meselelere dair kelamcı kimliğiyle anılmaktadır. Asıl adı Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Mâtürîdî es-Semerkandî olan merhumun, günümüzde dahi kıymetini koruyan iki önemli eseri “Tevilatül Kuran” ve “Kitabüt Tevhid”tir. Semerkant’ın Mâtürîd kasabasında doğmuş olmasına nispetle Mâtürîdî nisbesini almıştır. İmam’ın kabri, uzun süre atıl kaldıktan sonra, 2000’li yılların başında İslam Karimov döneminde türbe hüviyetine kavuşmuştur. Karimov, belki de içeride Müslümanlara karşı izlediği sert politikaları böyle bir “ihya” faaliyetiyle dengeleyerek, İslam ülkelerine karşı “prestij”ini kurtarmayı amaçlamıştır.
Türbeye girecekken, türbe görevlisi beni “ecnebi” sanmış olacak ki bilet istedi. Kendisine Müslüman olduğumu, Türkiye’den geldiğimi ve merhumu ziyaret edeceğimi söyleyince içeriye girmeme izin verdi. İçeri girdiğimde Kazak Türkü abilerle tanıştık. Çimkent’ten ziyarete gelmişlerdi. Benim İstanbul’dan geldiğimi öğrenince, abilerden biri İstanbul’da bir süre çalıştığını söyledi. Musafahalaştıktan sonra kıraat ve duaya koyuldum. Bir süre sonra birkaç Türk geldi, dua edip çıktılar. Görece uzun kaldığımdan ötürü vaktin çıkmasına az kalmıştı. Görevliye mescidin yerini sorduğumda, türbede kılabileceğimi söylemişti. Nitekim, merhumun türbesinde namaz kılıp Registan Meydanı’na doğru yola koyuldum.
Yolda yürürken, yabancı olduğumu zanneden çocukların iştiyaklı “Hello”larına, Türk olduğumu ifade edercesine “Selamün Aleyküm” ile karşılık verdim. Bilinçli yapıyordum; çünkü bir Batılıdan daha kuvvetli bağlara sahiptik ve bunu hatırlatmalıydım. İlk sefer geldiğimde de zahiren Batılılara benzeyişimden ötürü duyulan sempatiye aşinaydım. Yaklaşık beş on dakikalık yürüyüşün ardından Registan’a varmıştım.
Registan, üç kadim eserin bir aradalığından ötürü “meydan” olarak isimlendirilmiştir. Uluğ Beğ, Şirdor(Şirdar) ve Tilla Kari medreseleri, Türkistan coğrafyasında Semerkant’ın ilmi olarak önemine iyi bir işarettir. Sol tarafta bulunan Uluğ Bey Medresesi, giriş kapısındaki kitabeden anlaşıldığı üzere, 1419 senesinde Uluğ Bey Gürgan tarafından yaptırılmıştır. İlk başta medrese özelliği dışında kervansaray ve hankhak (büyük tekke) işlevlerini görse de bir müddet sonra sadece “dini” ve “alet” ilimlerinin görüldüğü medrese olarak devam etmiştir. Uzun bir süre ilmi faaliyetlerine devam eden medrese, Sovyet döneminde bir süre depo olarak kullanılmıştır. Günümüzde müze olarak faaliyet göstermektedir. Kitabelerinden anlaşıldığı göre, içerdeki mescit 1419, giriş kapısıysa 1420 yılında inşa edilmiştir. Uluğ Beğ Medresesi, Türkistan ve özelde Timur mimarisinden izler taşımaktadır. Karşısındaki Şirdo(1619-1636) ve yanındaki Tilla Kari (1657-1659) medreselerine de ilham olmuştur.
Şirdar Medresesi’ne, ana giriş kapısındaki figürler nedeniyle halk arasında “Aslanlı Kapı” denmiştir. Uluğ Bey Medresesi esas alınarak inşa edilen bu yapıda, devletin gücünü simgeleyen motiflere yer verilmiştir. Sarı ve mavi tonların yoğun kullanıldığı eserde çiniler oldukça dikkat çekmektedir. İslam mimarisinde pek rastlanmayan hayvanlara dair sembollerin mitolojik arka planı bulunmaktadır.
Tilla Kari Medresesi ise üç kadim yapının sonuncusu olarak inşa edilmiştir. Medrese özelliğinin yanında cami işlevi de görmektedir. Nitekim bugün koruma altına alınan minber ve mihrabı, görmeye değer bir güzelliktedir. Mimari olarak ilk iki esere öykünme söz konusudur. Üç kadim eser, uzun yıllar boyunca ilmi havzanın beşiği olsa da günümüzde sadece “seyir” zevki veren bir “müze” işlevi görmesi üzerinde düşünülmeye değer bir meseledir. Medeniyet mefhumunun “süreklilik” arz etmediği takdirde geride sadece kendini hatırlatan “donuk” eserler bırakan bir “şey”e dönüşeceğine delildir.
Girişte, önce yabancı dilde daha sonra Türkçe rehberlik yapabileceğini söyleyenleri atlatıp sağ baştan gezmeye başladım. Şirdar’ı dikkatle ve hayranlıkla gezip Tilla Kari’ye geçtiğimde yine ve yeniden ona rast gelmiştim. Medresenin sağ tarafındaki bölmeyi tamamlayıp mihrap ve minberin oraya geldiğimde görüp “Bunun pekişmiş bir tevafuk olduğu” kabilinden bir cümle kurmuştum kendisine. Taşkent ve Buhara’dan sonra Semerkant’ta yollarımız kesişmişti Fares abiyle. Beraber bir süre medreseyi gezmiştik. Daha sonra görüşmek üzere vedalaştıktan sonra Uluğ Bey Medresesi’ni de gezmiş ve kaldığım yere dönmüştüm. Özbekistan’da tekrar görüşemesek de ailesinin İstanbul’da oturması vesilesiyle sohbetimize Fatih’te devam edecektik. John Lennon’un mezkûr sözü manasını bulmuştu sanki.
Biletimi almış, trene atlamış ve nihayetinde uçağa binmiştim. Taşkent’ten İstanbul’a havalanırken, tekrar gelmenin heyecanını içimde hissediyordum. Türkistan seyahatine, heybemde kocaman ibretlerle veda ediyordum.
