Tarih Boyunca Süregelen İnsanlaşma Mücadelesi

Klasik eğitim sistemini eleştiren Freire, öğretmenin anlattığı ve öğrencinin pasif bir şekilde dinlediği bir sistemin, ezilme psikolojisini pekiştirdiğini savunur. Hatta bu sistemi bankacılık modeli olarak adlandıran yazar, sadece “verileni alan” olmanın, öğrencinin “düşünme ve sorgulama” yetilerini körelttiğini savunur.

Elif ATABAŞ

Yazar, https://balkandays.blogspot.com/

“Üstadım neden öyle söylüyorsun?” diye atıldı Macit, “Ben kimseden bir şey dilenmedim ama ahvalimiz ortada. Böyle giderse yakında yiyecek ekmek bile bulamayacağız. Daha geçen bir bebek açlıktan öldü. Bir de buna ‘yetersiz beslenme’ adını koymuşlar. Bunun adı yoksulluk![1]

“Beşer” ve “insan” kavramları her ne kadar aynı gibi görünse de aslında beşer, insanın fiziksel varlığını ifade ederken; insan ise onun ruhunu dile getirmektedir. Kısaca beşer-insan ikileminden kastın beden-ruh olduğu, iyi hasletlerin çoğalmasıyla beşerin insana dönüştüğünü söylemek yanlış olmaz.

İnsanlık tarihi, beşer ve insan olanların dünyada verdikleri mücadelelerle doludur. İnsanın mikro düzeyde nefsiyle verdiği bu iyi olma mücadelesi, makro boyutta dünyayı kendi emelleri uğruna ele geçirmeye çalışan kötü beşerler ve bununla mücadele eden iyi insanlar arasında sürer gider.

Bu süreçte açığa çıkan en önemli gerçekliklerden ikisi de sosyal adaletsizlik ve yoksulluk olsa gerek. En zengin 20 ülke gelirinin, en fakir 20 ülkenin gelirinden 50 kat fazla olduğu bir dünyada yoksulluğun kader olduğuna artık kimse inanmıyor.[2]

Tüm bu tabloyu okuyunca Kur’an’ı Kerim’de kölelik üzerine gelen ayetler; bu ayetlerin “geçmişte kaldığını” ve köleliğin artık olmadığını söyleyenlerin yüzüne gerçekleri acı bir şekilde çarpıyor. Zira Kur’an’ın da bize bildirdiği üzere, maalesef kölelik ve sömürge düzeni hala bitmemiş ve korkarım ki dünyanın sonuna kadar da bitmeyecek.

Bu yazımda, altmışlı yıllardan günümüze değin yazılmış üç eser üzerinden sömürgecilik çeşitlerini ve bizlerin buna karşı geliştirmemiz gereken savunma mekanizmalarını dikkatinize sunmak istiyorum. Farklı coğrafyalardan gelmelerine rağmen üç yazar da bizlere insanın “insanlaşma mücadelesi”ni çarpıcı bir şekilde anlatıyor.


İlk eserimiz Yeryüzünün Lanetlileri. Eser Cezayirli psikiyatrist Frantz Fanon[1] tarafından 1961 yılında kaleme alınmıştır. 20.yüzyılın sömürgecilik karşıtı önemli düşünürlerinden olan yazar, Cezayir’in kurtuluş mücadelesi üzerinden edindiği tecrübelerle sömürgeciyi ve ona maruz kalan halkı yakından müşahede etme imkânı bulmuştur.

Fanon’a göre “Sömürge altındaki halk için şiddet, sadece bir tepki değil, aynı zamanda varoluşsal bir yeniden doğuştur.” Bu nedenle, uzun yıllar boyunca sömürgeciliğin travma, yabancılaşma ve aşağılık kompleksi gibi birey üzerinde oluşturduğu psikolojik etkileri incelemiştir.

Bunu yapmasının nedenini ise toplumun kurtuluşunun ancak bireyin sağaltılmasından geçtiğini bilmesi ve ulusal bilincin sadece siyasetle değil, kültürel ve psikolojik devrimle gerçekleşeceğine inanmasından dolayıdır. Toplumun düzelmesi, toplumu oluşturan bireyin düzelmesinden geçer. Bunun için ise kişinin sömürgecisini tanıması ve onun oyunlarına karşı anlamlı bir eyleme geçmesi gerekir.

Fanon’a göre bu eylemin adı şiddettir. Fanon, “sömürgeciliğin dili şiddettir; o hâlde sömürgecinin anlayacağı tek yanıt da şiddet olacaktır” der. Fanon’un üzerinde durduğu “şiddet” söylemini, onun kastettiğinin yanında, direnç geliştirmek olarak da anlamak mümkündür. Filistin Sumud’u üzerinde görebileceğimiz bu direnç ve devrimci ruh, tek bir birey olarak topla, tüfekle açığa çıkamayacağına göre, direniş ruhu ve inadına yaşamakla mümkün olacaktır.[2] 

Bu günlerde Sudan’da şahit olduğumuz gibi Sudan topraklarındaki maddi zenginlikleri ele geçirmeye çalışan sömürgeci güçler, bunu yaparken sadece siyaseten ve iktisaden değil, bir ülkenin insanlarını birbirine düşürerek, Fanon’un da ifade ettiği gibi kültürel, psikolojik ve ontolojik olarak da ülkenin tarihini ve insanlarını yok etmektedir.

“Üstlerinde boylarından büyük bir yoksulluk vardı.”[3]

Bu konuda ikinci eserimiz, eğitimci-yazar Paulo Freire’nin 1970 yılında kaleme aldığı Ezilenlerin Pedagojisi adlı kitabıdır. Fanon’dan on yıl sonra kaleme alınan bu eserde yazar, ezilenlerin özgürleşmesi ve toplumsal değişimi için, Fanon’un sunduğu sömürge karşıtı “şiddet”in yerine anlamlı eylem olarak “eğitim”i inceler ve eğitimde nasıl bir dönüşümün yapılması gerektiğini tartışır.

Klasik eğitim sistemini eleştiren Freire, öğretmenin anlattığı ve öğrencinin pasif bir şekilde dinlediği bir sistemin, ezilme psikolojisini pekiştirdiğini savunur. Hatta bu sistemi bankacılık modeli olarak adlandıran yazar, sadece “verileni alan” olmanın, öğrencinin “düşünme ve sorgulama” yetilerini körelttiğini savunur.

Yazarın önerisi ise problem çözme modelidir. Öğretmenin bir rehber rolü üstlendiği bu modelde, karşılıklı diyalog halinde konular işlenirken; öğrenci düşünme, sorgulama ve kendi toplumsal konumu üzerinden çözüm üretme imkânı bulur. Böylelikle eğitim, ezilenlerin koşullarını değiştirmek amacıyla kullanılan bir sisteme dönüşür.

Eğitim, öğrencinin öz bilince ulaşmasına hizmet eder. Öz bilinç, bireylerin kendi toplumsal durumlarını anlamaları, bu durumu sorgulamaları ve değişim için harekete geçmeleri sürecidir. Öz bilinç, yalnızca bireysel bir farkındalık olarak kalmamalı, aynı zamanda toplumsal bir eyleme dönüşmelidir. Bireylerin toplumdaki güç ilişkilerini ve eşitsizlikleri fark etmeleri, onlara bu eşitsizliklerle mücadele etme yeteneği kazandırır.

Bunu yapabilmek için de bireylerin kendi tarihlerini, kimliklerini, değerlerini ve kültürlerini yakından tanımaya ihtiyaçları vardır. Yani Freire’ye göre ezilenlerin özgürleşmesi sadece siyasi değil, aynı zamanda eğitimle ilgili bir meseledir. Toplumu dönüştüren bu eğitim sisteminin inşasında en büyük rol de öğretmenlere düşmektedir.

Daha eşitlikçi bir ders ortamı için öğretmenler, öğrencileri pasif dinleyici olmak yerine, aktif katılım sağlamaya teşvik etmeli ve bunun için gerekli ortamı oluşturmalıdır. Yazara göre eğitim kişiye sosyal adaletsizlik ve toplumsal eşitsizlikler konusunda düşünmesine ve çözüm üretmesine imkân sunar.

Tam tersine ezilen halklar ise kasıtlı olarak kendi dil, kültür ve değerlerinin dışlandığı bir eğitim sistemine tabi tutulur. Nitekim sadece kendi kültürü ile barışık olan halklar, ezilenleri anlayabilir ve onlar için mücadele edebilir. Eğitim, aktif bir diyalog ve problem çözme süreci olmalıdır.

“Dağ gölleri gibi ayna misali pürüzsüz olan kalplerimize dijital dünyadan durmadan dolu yağmaktadır.” (Mustafa Merter)[1]

Son olarak konuyu Byung-Chul Han’ın Şeffaflık Toplumu eseriyle nihayete erdirelim. 2015 yılında kaleme alınan eserin yazarı, aslen Güney Koreli olup Almanya’da felsefe alanında çalışmaktadır. Han’ın bu ve diğer eserlerinin kıymeti, zamanımızın düşünürü olarak içinde yaşadığımız dünyayı bizimle aynı zamanda yaşarken yorumlamasındadır. Bu nedenle tespitleri çok önemlidir. Yazar Şeffaflık Toplumu eserinde konumuzla bağlantılı olan sömürgeci zihniyetin dijital mecrada devam ettiğini dile getirmektedir. Aslında dijital platformlarda daha fazla görünür olan bireyin, şeffaflık adı altında daha özgür ve bağımsız olması gerekirken tam tersine bir etkiyle baskı altına girdiğini ve dışlanmışlık hissettiğini savunur. Şeffaflıkla birlikte bireyin mahremiyeti yara alırken aynı zamanda da duygu ve düşüncelerinin önemi azalır. İzlenmek ve sergilenmek istenen hayatlar sadece şekilden ibaret, çok yüzeysel olurken kimse kimsenin iç dünyasıyla ilgilenmek istememektedir. Ayrıca her şeyin açıkça ortada olması, sosyal adaleti vaat eder gibi görünürken kişinin mahremiyeti zarar görmekte ve sınırları aşılmaktadır. Bu nedenle şeffaflık aslında özgürlüğün azalması ve içsel baskının artması anlamına gelir. Sosyal medyada yaptığı paylaşımlar üzerinden aslında bir yandan da sürekli kendini izleyen bireyin, zamanla bu iç baskının sonucu olarak depresyona girmesi muhtemeldir. Zira toplumsal onay ve “beğeni” (like) kültürü bu durumu tetiklemektedir. Üstelik birey, bütün bu süreçte tüm dünyasını olanca şeffaflığıyla paylaşırken sömürgeci düzenin metası haline geldiğinin farkında değildir. Artık onun hayatı ve verileri tüketim malzemesine dönüşmüştür. Han’ın dijital sömürgecilik olarak adlandırdığı çağımızın bu sisteminden çıkmanın anlamlı eylemi, gizlilik ve mahremiyetin yeniden inşa edilmesidir. Zira mahremiyet, bireyin kendini keşfetmesi ve özgürleşmesi için çok temel bir yerde durmaktadır. İnsanın içindeki eşsiz ahengi bozan ve her şeyini ifşa etmeye yönlendiren bu dijital sömürgecilere karşı elbette yapılacak çok şey vardır:

  • Öncelikle, hakikatin gösterilen değil, yaşanan bir şey olduğunu unutmamalıyız.
  • Freire’nin tespitlerinden yola çıkarak, sahih kaynaklara dayanmayan bilgiyi sorgulayan ve içinde tarihi ile kültürel değerlerimizin yer aldığı bir eğitim ortamını oluşturmalıyız.
  • Kişisel verilerin sömürülmesine karşı dijital mahremiyet ve medya okuryazarlığı çalışmalarını çoğaltmalıyız.
  • Sanat, edebiyat ve sinemanın gücünü kullanarak kendi değerlerimizi anlatan eserler üretmeliyiz, özellikle çocuk edebiyatı alanında.
  • Bireysel özgürlükten çok, kolektif bilinç ve ortak değerlerimize dayanan bir noktada buluşabilmeliyiz.
  • Sürekli çevrimiçi olma baskısından kurtulup sessizliği ve özümüze dönmeyi seçmeliyiz.

Sömürgecinin artık toprağın yanında zihnimizi ve verilerimizi de işgal ettiği   günümüzde çağdaş çözüm, politik olduğu kadar bireyseldir de. Kendi hikayemizi yazmak ve korumak zorundayız. Bir yazarlık yolcusu olarak bu yazımla ben de duygularımı ve gördüklerimi sizlerle paylaşarak insanlaşma mücadelesine katkı sunuyor olmaktan onur duyuyorum. Kemal Sayar’ın dediği gibi her şeyin “bir tıklık ömrü”nün olduğu dijital sömürge çağında bilinçlenmek, zaman ve emek istiyor. Sen de okuyarak ve anlatarak bu sürece dahil olabilirsin.

“De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.” (Zümer Süresi, 9)

            Unutmamalıyız ki sömürgecinin zihinlerimizi ve öz benliğimizi işgal etme çabasının ardında bizi eylemsizleştirme amacı gizlidir. Zira özgür olan insanının hayatta hedefleri vardır ve saatlerce video (short) izlemeye ya da sosyal medya karşısında uyuşmaya vakti olmayacaktır. Bunun bilincinde olarak güne telefonu elimize alarak değil, belki de Kierkegaard’ın şu sözünü hatırlayarak başlamak yerinde olur: “Tanrı benimle ne kastetmiş olabilir?”


[1] https://www.youtube.com/watch?v=WoJ24rzdE-Q (Dijital Esaret)


[1] https://insicam.net/2025/07/06/frantz-fanon/

[2] https://insicam.net/2024/10/05/sumudun-tezahuru/

[3] Beni Yemen’de İtalya’na Benzetirler – Samet Doğan

[1] Beni Yemen’de İtalyana Benzetirler – Samet Doğan

[2] Sınır Kapısındaki Deniz Kızı – Erhan İdiz