Aile veya devlet, ürettiğinden daha fazla tüketiyorsa açık vermesi kaçınılmazdır. Bu durumda borçlanmak tek seçenek olarak karşısına çıkar. Borçlanmak, beraberinde bağımsızlığın kaybını getirir.
Ahmet MERCAN

İslam toplumu, dayanışmacı yapıya sahiptir. Devletten önce toplumda, müminin imanın gereği olan salih amel ile önemli bir hassasiyet ortaya çıkar. Komşuya, yolcuya, yolda kalmışa ve yoksula karşı sorumluluklar, dinamik bir ilişki ağını ve iletişimi zorunlu kılar. İslam bir ikram medeniyetidir.
Varlığın asıl sahibinin Yaratıcı olduğu bilinci, hayrı diri bir ödev anlayışıyla devamlılığa dönüştürür. Mümin bilir ki, sahiplendiği değil; ikram ettiği onundur ve o, “zorlu günde” karşısına çıkacaktır. Üstelik bu tutum yalnızca madde ile sınırlı değildir. İyiliği bir muska gibi boynuna asan mümin; emekle, bilgiyle, dua ile, dayanışmayla —yerine ve durumuna göre— salih ameli sessiz ve estetik bir üslupla icra eder.
Toplumdaki dayanışma duyarlılığının bir tezahürü olarak devlet de halkındaki fakir ve yoksulları destekleme ve üretken kılma görevini titiz bir duyarlılıkla sürdürür. Yaşadığımız dönemde flulaşan kimlikler, dünyaya egemen olan seküler bakışın etkisiyle yardım ve dayanışma boyutları hayli zayıfladı. Bireyci anlayışın oluşturduğu toplumlarda kapitalizmin örgütlediği ekonomik yapı, sermaye sınıfının sürekli büyümesini öngörmektedir. Siyasal alan ise küresel sisteme uyum adına liberalizm ile kapitalizmin iktidarının devleşmesine imkân hazırlama görevini üstlenmektedir.
Üretimdeki “emek-sermaye” dengesi her geçen zaman içinde sermaye lehine bozuldukça, yoksulluk artmakta ve devlet sosyal adaleti sağlamada yetersiz kalmaktadır. Ülkemizde asgari ücret ve emekli maaşları üzerinden yapılacak tahlil, yoksulluğun boyutlarını ve devletin konumunu açıkça ortaya koyacaktır. Buna işsizler ordusunu eklediğimizde, toplumdaki gelir dağılımının acımasız boyutlara ulaştığı görülür.
Küresel rekabet, üretim ve tüketim ilişkilerini kapitalizmin normları üzerinden yaygınlaştırdıkça; toplumdaki çözülme ve sosyal patlama tehlikesi daha yakından hissedilir olacaktır.
Devletin yeni iş sahaları kadar, teşviki ve desteği tabana yayma iradesi de önemlidir. İhtiyaç öncelikli planlama ile çok ortaklı sanayi ve tarımsal kurumların kooperatif usulüyle şekillenmesi, güçlü hükümet iradelerini gerekli kılar. Bütün bu çalışmaların yanında, ekonomi öncelikli görülen sosyal alan çok katmanlı bir yapı arz eder. Her durumda insan, aile ve toplum arasında iki yönlü besleyici değer akışı, toplumsal dayanışma ve yardımlaşmanın niteliğini gösterir.
Modern dönem bireyi, üretimin ve tüketimin seküler parametrelerle işlediği bir ortamda, değerden mahrum olarak vücut bulur. Kamusal alanın değerden arındırılması, bireyde duraksız bir iştah, tüketim ve üretimde gayri ahlaki bir durum oluşturdu. Bu ahval karşısında devlet veya kurumların aldığı kararlar, insanın iç dünyasının denetimi olmaksızın verime dönüşemez. Kapitalist küresel sistem, bu bakış açısıyla dünyanın her yerinde serbest pazar söyleminin altında, değerden arınmış homojen kitle oluşturmada hayli mesafe almıştır. Dini, kültürü ne olursa olsun, bu evrensel vatandaşın tüketime; kaybettiği değerlerin yerini hazla dolduracak alışkanlıklara sarılmasını istiyor. Göstergelere bakıldığında, öngördüğünü büyük oranda başarmış görünüyor.
Aile veya devlet, ürettiğinden daha fazla tüketiyorsa açık vermesi kaçınılmazdır. Bu durumda borçlanmak tek seçenek olarak karşısına çıkar. Borçlanmak, beraberinde bağımsızlığın kaybını getirir.
Modern dönemle birlikte değerden koparılmış dünyanın tüketim dinamiğini, ihtiyaç değil, özgürlük kavramı karşılıyor. Tekdüze bir dünya hedefini gençlik üzerinden okumak mümkündür. İhtiyaca göre üretim, kârın devreye alındığı aşamada araya reklam girer ve “Mutluluk senin hakkın, özgürleş, her şeye sahip ol, hemen!” söylemini üretir. Reklam, görüntü simülasyonu sayesinde önceden boşaltılmış bilinçaltını harekete geçirir.
Günümüz, bu ihtiyaçsız tüketim yozlaşmasını yaşarken; gelecek kuşakların hakkına el uzatan insan karakteri karşısında kâinat çığlık atıyor. Arzuyu kamçılayan, arzu nesnelerini üreten ve insanı buna hazır hale getiren aynı “adres”tir. Hümanizmin adı konmamış işlevinin, küresel algının işini kolaylaştırdığını görmeden köklü bir dönüşüm imkânı sağlanamaz. Hümanizm, insanı kendinde hapseden; dünya ile sınırlı, kabulü cazip dünya cenneti arama durumudur. Artık dünyada, devletlerin sınırlarını aşan markaların savaşa ve her türlü karşıtlığa rağmen vitrinlerini her rejim mekânında açabilmeleri, değersiz bir dünyanın varlığına işarettir. Köklü dönüşüm için insanın amacına dönmesi ve hayatının her anını değerle yaşayacağı toplumsal değişimi gerekli kılar. Fertten aileye, oradan topluma yansıyacak merhamet yüklü değerin hayatın her yanına sirayet etmediği bir vasat, sürekli açık vermeye mahkumdur. Verilen açık, aşama aşama esarete yaklaşma sonucunu getirecektir. Hayati anlamda önem taşıyan köklü dönüşüm için ortaya çıkanlar, öncelikle “modern kölelikten” kurtulma çabasının emarelerini bilinçte ve eylemde üzerlerinde taşımaları elzemdir.
