İnanın!

İnsanlığın ortak müktesebatının makbul olması ayrı makul olması ayrıdır. Bazıları hem makul hem de makbul olabilir bittabi. Makbuldür ama “şimdi ve burada”dan bir değerlendirme yapıldığında makul olmayabilir ya da makul görünen, icra edildikçe makbul görülmeyebilir.

Mustafa ESER

Yazar

“Şayet sıfatını bilmezsen, bilirsin ve cahil olursun. Amel edersin ve sende kalan ilmin miktarınca da amelden kesilirsin. Amel edersin sana ârız olan cehalet miktarınca da ameli ter edersin.”

Abdülcebbar en-Niferî – Mevâkıf

İnsan aklı, akl-ı selim olunca doğru bilginin muteber bir kaynağı, algılayıcısı, taşıyıcısı ve işleyicisi haline gelir. Zaten diğer bilgi kaynakları olan salim duyular ve sadık haber de ancak selim akıl marifeti ile kaynaklık yapmış olurlar. Akıl, selim olmayınca bu sayılan kabiliyetlerden ve vazifelerinden uzak kalır. Ne yazık ki, insanlığın üretmiş olduğu ortak birikim; insanlığın ya da insanların akl-ı seliminden sudur etmiştir, diyemiyoruz. Elbette zaman, çok acımasız ve kaliteli bir süzgeçtir. Elbette insanlığın irfanı, meseleleri bir şekilde damıtıyor. Selim akıldan muvafakat almamış her türlü netice, çok şükür ki elenerek yok hükmünde kalıyor.

İslam düşüncesinde, ictihad isimli bir fıkhi kavram var. Müctehid, herhangi bir meselede elindeki mevcut imkânların tamamını kullanarak; yani nitelikli bir akıl yürütme ile bir kanaate varıyor. Bu çabanın farz olduğuna inanırız. Bu çabadan sevap alınacağına da inanırız. Lakin bu çabanın neticesinde elde edilecek kanaatin yanlış olma ihtimalinin de olduğunu biliriz. Yanlış kanaat elde edilmiş olsa bile, çabadan kaynaklı müctehidin ecir alacağına hükmedilmesi, çabanın mübarek olduğunun duru bir ispatıdır. Tekrar edelim: mübarek olan çabadır, hatta aslolan çabadır. Sonuç önemlidir, evet; ama sonuçtan daha önemli olan sahih niyetle yapılan uğraşının kendisidir. Süreç, sonuçtan çok daha kıymetlidir düşünce sistematiğimizde. Muhtemelen böyle olmasının sebebi; neticenin itikadımızca, nihai kertede Allah’ın elinde olmasındandır. Madem böyledir, o halde neticeye bağlı bir sevap beklentisi de neticeden bir zillet geldiğini düşünmek de doğru olmayacaktır. Fakat bu, neticenin hesaplaması yapılmadan iş tutulsun anlamına da gelmemelidir. Burayı dengeleyen olgu niyetin kendisidir. Niyetin sıhhati ise niyetle mutabık, planlanmış, özenli eylemlerle ortaya çıkar.

İnsanlığın ortak müktesebatının makbul olması ayrı makul olması ayrıdır. Bazıları hem makul hem de makbul olabilir bittabi. Makbuldür ama “şimdi ve burada”dan bir değerlendirme yapıldığında makul olmayabilir ya da makul görünen, icra edildikçe makbul görülmeyebilir. Buna benzer pek çok seçenek oluşabilir. Bu birikim, asgari zeminde, tecrübe kazandırmış olmasından dolayı kıymetlidir. Elde edilenin, bu uzun hikâye olmaksızın elde edilmesi imkân dâhilinde değildir. Geçmişte şöyle olsaydı, denilerek yapılan akıl yürütme, belki de ders alınması için ibretlik bir temsil için kullanılabilir. Bir anlamı aktarmak adına buna benzer akıl yürütmelerle muhtemel senaryolar masaya konulabilir. Ama bunların hiç birisi yaşanmışlığı ve tecrübeyi değiştirmez.  

Gelindi, gidiliyor. Bir yerden bir yere doğru akıyor âlem. Akan âlemler için de insan âlemi de var. Gelinen nokta; insana dair, insanın tasarrufu ile oluşan yığına dair, bir şeyler söylüyor bize. Kulağı olan bu sözleri işitiyor. Gelinen yerin muktedirleri biz inananlar değiliz; fakat gelinen durağın sorumlularından olduğumuz aşikâr. Zira yapmamak, yapmayı gündeme taşımamak, öngörüsüz olmak, hesap edememek gibi pek çok gaflet libasları mazeret değil bilakis vebal makamlarıdır. Zararın neresinden dönersek kardayız, evet. Dönebilecek miyiz, bilinmez. Gelinen meskenin mimarı da biz değiliz, kurallarını da biz belirlemedik. Dolayısıyla bu meskeni yıkmak çözüm mü, bu mesken yıkılır mı, bu meskenden çıkılır mı, çıkılırsa nasıl çıkılır, çıkmaya muktedir miyiz, çıkmaya istekli miyiz benzeri çetin soruların üzerinde durmalıyız. Su akıp yolunu bulur ama su kanalını ıslah etmek yeryüzünün halifeliği vazifesi ile hamil olanların işi değil midir? Moderniteden, postmoderniteden ve isimlendirmede dahi mutabık olamadığımız şimdiki dönemden rahatsız olmanın erdem kabul edildiği vasatta bir de rahatsız olmayanların “bizden”liği ile yaralanırken çığlığımız daha cılızlaşıyor. Kaybettiğimizi kabul etmek belki de muzaffer olmanın ilk adımı olabilir. Olabilir zira mevcudu reddetmek tedbiri imkânsız kılıyor. Mevcudu görmemek, görmeyi reddetmek avuntu mesabesine mahkûm ediyor reddedeni.

Olan oldu. Olan muhakkak hayra dönüştürülebilir. Olacak olan da öylecedir. Buraları bizim inşa etmeyişimiz, bahanemiz olmasın. Kulluk her durum ve şartta sakıt olmayan bir ödev değil midir? Hem bir sevda hem bir imkân hem de anlamların en mühim anlamıdır kulluk.  Mevcut mekânların ve makamların salahının ne ile mümkün olacağı da bellidir itikadımızca. O halde başlayalım en yakınımızdan, en yakımızdaki kişiden ya da işten. Belki de kendimizden. Kendimizden başlamaya karar verirsek kendimizi yakın görmeyi becerebilmişiz demektir. Bu görüş bir irfan mertebesidir. Selim akıl ile birlikte selim olan zevke ve selim olan kalbe de muvafıktır bahsedilen ariflik mertebesindekiler. Zira pek çoğumuza kendimiz epeyce uzaktır. Esasında insan en çok kendine uzaktır. Kendine şah damarından yakın olan Allah’a kulluğunda titizleniyorsa şayet, kendine de kurbiyyet kesbetmeye karar vermiş olur âdemoğlu.

Kendine dair mesai harcayan, kendini bedeninden ibaret görmeyip, kendinin başka katmanlarına dair düşünmeye başlayan insan, artık bir sefere çıkmış olur. Sahici kelimeler ile sahici cümleler kurmaya başlar. Cümle kurmaya başlamışsa birisi bir hukuka ittiba etmiş demektir. Hukuka ittiba edenler ise haksızlığa tahammül edemez olurlar. Hukukun el-Hak ile mecburi irtibatını anlarlar. Hakkın ikamesi için el-Hakk olana itaat eder, bulunduğu neresi varsa işte orada temsiliyet ile davet farzını icra ederler.

Ekran mahkûmiyetinden faize, teşhirden liyakatsizliğe, iş ahlakından bilgi üretimine ne kadar alan ve mevzu varsa her birine dair mesuliyetimiz var, biliyoruz. Çözümsüzlük retoriği ile meseleyi kördüğüme çevirmeyelim. Ne yapılması gerektiğine değil ne yapabilirize dair konuşalım. Nereden başlayacağımız önemli ama başlamak kadar önemli değil. Düşünüp durmayalım: başlayalım. Okuyalım, öğrenelim, slogan atalım, olmamasına inandığımız ne varsa, hepsi olmasa da en azından birini, yaşam dairemizin dışına çıkaralım. Hâsılı, bir yol çizelim; çizecek elimiz yok mu o halde çizilmiş yollara revan olalım; yani icra halinde olalım: Eyleyelim, işleyelim, gayreti aşk ile kuşanalım. Diz dövmeyelim, yolları aşındıralım. Böylece hareket içreyken ne mi olmuş olacak? Çalışırken düşüneceğiz. Derin mülahazalara da vaktimiz kalacak, ruh dinlendiren zevk-i selim ve itminan eden kalb-i selim işlere de. Çalışmanın ısıttığı kalbimiz, ışıttığı aklımız, mutmain ruhumuz, incelen zevkimiz ve güçlenen bedenimizle işte o zaman daha sahici cümleler kurabileceğiz. Ben inanıyorum, siz de inanın.