Kalpler, Sesler ve Tanrı

Kim bizi bize bildirmenin türlü yollarını, veçhelerini, bir evlada eşe, dosta, sevgiliye, işe, güce, derde, dermana, yollara, dağa, taşa, deryaya, denize, ırmağa, çöle, bir yağmur damlasına, bir çiçeğin yaprağına, bir güzel şehla bakışa, kayboluşa gizleyen? Kaybettiğimizi yıllarca aratıp, bize bulmanın şifa veren giziyle göremediklerimizde saklayan kim?

Öznur GÖRÜR KISAR

Sesin, ritmin, müziğin büyüsüne kapıldığımız ilk demler. Annemizin kalp atışları. Sığındığımız karanlık, dar alanda bize yarenlik eden o yegâne ses. Bizi devamlılığı olan, art arda sıralanan düzenli ritme, bir güvene, bir düzene fıtri olarak ilk bağlanışımız. Gün be gün onunla yavaş yavaş büyüdüğümüz, artık her haline aşina olduğumuz ses. Heyecanlı, sakin ve durağan hepsini biliyor, seziyor ve hissediyoruz. Onunla huzurdayız, varlığına tutunuyoruz. Zaman geçiyor, ona kavuşma vakti geliyor. Aslında bizim çalar saatimiz, onun kalbinin sesinin vakti, bizim için doluyor. Çalar saatin tik takları gibi kalbinin ritimleri de hızlandı. Vuslat mı? Öyle ki kısa bir an bile kalp atışlarından kopup ona kavuşma anı bile çok sancılı bizim için. Kaybettiğimizi sandığımız şeye aslında ne kadar yakınız. Ve aslında ne kadar uzak. Artık bizi bağlayan o küçük, dar alanın kaderine ortak değiliz. Karanlıkta tutunulan o sesin, o ahenkli ritmin dünyamızdaki karşılığı kıyaslanamaz. Dünyaya gelişin ardından hep o ritmik sese, kalbin o büyülü atışına ihtiyaç duyacak, yakınlaştığımızda, başımızı o kalbe yasladığımızda sekînet bulacağız. Biz insan yavrusunun dünyaya gelmeden önce tutunacağı nefese, sese, ona ihtiyaç duymamız, bulunduğumuz yerden böyle emin olma arzumuz ve temayülümüz, tevafuki olmasa gerek.

    Bizi teskin edecek ruhumuzun derinliklerinde bir yerleri sarıp sarmalayacak, iyileştirecek nice sese, nice ahenkli şarkıya da ömrümüzce yaslanacak gönlümüz.

   Öyleyse içimizdeki şarkının eşlikçilerini yeryüzünün türlü güzellikteki varlıklarına bahşeden kim? Kim içimizdeki isyan ateşini harlayan, yaşamak şarkısına karşı? Kim rüzgâra esip geçmeyi öğreten, bazan sessizce, cılız bir ses, hoş bir esinti ile yanı başımızdan? Bazen kuvvetle içimizdeki düşleri uyandıracak kadar bize tezahürünü yansıtan. İçimizdeki nağmenin, ince sızının varlığını bize bildiren kim? Kim, bir mevsimi büyük bir senfoniye dönüştüren. Her gün yeni bir uyanışla, aşkla, gayretle yürüten yollarında? Kim bizim sesimizi, gönül sedamızı, içimizdeki susmayan sesi bizden daha iyi tanıyan kudret?

     Kim bizi bize buldurmanın derdinde diyar diyar gezdirip bir sese, bir söze, yenik düşüren? Kim kuru bir ayaza ses olan, kim bizi gök bir göğün sessiz şarkısına râm eyleyen?

   Kim bizi bize bildirmenin türlü yollarını, veçhelerini, bir evlada eşe, dosta, sevgiliye, işe, güce, derde, dermana, yollara, dağa, taşa, deryaya, denize, ırmağa, çöle, bir yağmur damlasına, bir çiçeğin yaprağına, bir güzel şehla bakışa, kayboluşa gizleyen? Kaybettiğimizi yıllarca aratıp, bize bulmanın şifa veren giziyle göremediklerimizde saklayan kim?

   Kuşlara şakımanın hikmetini, gönlümüzün ahına, sevincine, coşkusuna, sesine, sözüne onu yerleştiren kim? Kim bir güvercin kanadında merhametin her zerresini bize azık eyleyen? Kim çetin bir kavganın ortasında kalbin zapt edilemez isyanını yüzümüze haykıran?

   Peki neydi bize aşığın maşuğuna son kez bakışında görmemizi murad ettiği kederli şiir? Bir menekşeye, bir sümbüle, bir güle yasladığı güzellik neydi? Ona ölümsüzlüğü tattırmadan? Bir sevdaya kederi eş kılan, ayrılığa ölümü, neşeye kederi, varlığa yokluğu, bulunmaya kayboluşu, gelmeyi gitmeye, yaşamayı ölmeye, aydınlığı karanlığa, sesi yalnızlığa yoldaş eyleyen kimdi?

   Kim bize şah damarımızdan daha yakın ey insan? Biliriz ki bizi sükunda tutacak şeylerin tümü bize aşikâr kılındı.

   Ya Hak.