Osmanlı hukuk düzeni içinde vakıf, mülkiyetin en yüksek biçimidir. Bir toprak vakfedildiğinde artık beşerî mülkiyetin değil, ilahî tahsisin konusu olur. İbn Âbidîn’in Reddü’l-Muhtar’ında açıkça belirttiği gibi vakıf “Allah’ın mülkü”dür ve ne sultan ne de toplum onu kendi tasarrufuyla devredebilir. Kıbrıs’ın fethinden sonra Ebussuud Efendi’nin fetvaları doğrultusunda adanın geniş kesimleri vakıflaştırılmış olduğunu, camilerden tarım arazilerine kadar uzanan bir gelir ağı Kudüs, Şam ve İstanbul’daki büyük İslam vakıflarına bağlanmış olduğunu görüyoruz.
Zehra TUNÇ

Kıbrıs, modern siyasal söylemde çoğunlukla bir ada devleti, bir etnik ihtilaf alanı ya da Doğu Akdeniz enerji rekabetinin bir unsuru olarak tanımlanır. Fakat İslam düşüncesinin tarihsel ve normatif haritasında Kıbrıs, bu yüzeysel kategorilerin çok ötesinde bir anlama sahiptir. Ada, Doğu Akdeniz üzerinden Kudüs’e açılan bir medeniyetin eşiğidir. Bu eşik sadece askerî veya ekonomik değil, hukuki ve ahlaki bir mekândır da aynı zamanda. Kıbrıs’ın Osmanlı tarafından 1571 yılında fethedilmesiyle birlikte dârü’l-İslâm’a dâhil edilmesi, onu sıradan bir fetih toprağı olmaktan çıkarıp vakıf düzeniyle tanımlanmış kalıcı bir İslam toprağı hâline getirmiştir. Bu nedenle Kıbrıs’ın modern dönemde yaşadığı statü kaybı, yalnızca siyasi değil, aynı zamanda hukukî ve ontolojik bir kopuş olarak okunmalıdır.
Osmanlı hukuk düzeni içinde vakıf, mülkiyetin en yüksek biçimidir. Bir toprak vakfedildiğinde artık beşerî mülkiyetin değil, ilahî tahsisin konusu olur. İbn Âbidîn’in Reddü’l-Muhtar’ında açıkça belirttiği gibi vakıf “Allah’ın mülkü”dür ve ne sultan ne de toplum onu kendi tasarrufuyla devredebilir. Kıbrıs’ın fethinden sonra Ebussuud Efendi’nin fetvaları doğrultusunda adanın geniş kesimleri vakıflaştırılmış olduğunu, camilerden tarım arazilerine kadar uzanan bir gelir ağı Kudüs, Şam ve İstanbul’daki büyük İslam vakıflarına bağlanmış olduğunu görüyoruz. Bu durum, Kıbrıs’ı yalnızca Osmanlı idaresine değil, İslam dünyasının hukuki bütünlüğüne dâhil eden bir düzenlemedir. Vakıf, İslam coğrafyasını birbirine bağlayan görünmez bir omurgadır ve Kıbrıs bu omurganın deniz üzerindeki düğüm noktasıdır.
Marshall Hodgson, İslam dünyasını incelerken vakıfların yalnızca sosyal yardım mekanizmaları değil, aynı zamanda mekânsal ve kurumsal sürekliliğin taşıyıcıları olduğunu vurgular. Bir vakıf, yalnızca bir bina ya da gelir kaynağı değil; onu çevreleyen hukuki ve ahlaki alanı da üretir. Kıbrıs’taki vakıflar Kudüs’teki Harem-i Şerif, Şam’daki Emevi külliyeleri ve İstanbul’daki büyük külliyelerle bağlantılıydı. Bu bağ, Doğu Akdeniz’in ortasında bir ada ile Levant’ın kutsal merkezleri arasında süreklilik kuruyordu. Dolayısıyla Kıbrıs, denizin ortasında izole bir kara parçası değil, ümmet coğrafyasının mekânsal bütünlüğünü sağlayan bir eşiğin ta kendisiydi.
Bu bütünlük 1878’de İngilizlerin adayı fiilen devralmasıyla bozuldu. İngiliz idaresi, modern mülkiyet hukukunu Kıbrıs’a taşıyarak vakıf sistemini işlevsizleştirdi. Topraklar piyasa nesnesine dönüştürüldü; vakıflar seküler yönetim birimlerine bağlandı. Wael Hallaq’ın modern devlet üzerine yaptığı analizler burada aydınlatıcıdır. Hallaq’a göre modern egemenlik, şer‘î hukuku kamusal alanın merkezinden çıkardığında İslam toplumlarının mekânsal ahlakı da çözülür. Kıbrıs’ta yaşanan tam olarak budur: ada, hukuken dârü’l-İslâm statüsünden çıkarılmış, normatif olarak askıya alınmıştır. Bu askıya alışmışlık, bugünkü Kıbrıs meselesinin derin yapısını oluşturur.
Kıbrıs’ın bu hukuki boyutu, onun jeopolitik anlamını da belirler. Fernand Braudel, Akdeniz’i yalnızca bir deniz değil, bir tarihsel sistem olarak okur. Ona göre Levant kıyılarına hâkim olmak isteyen her güç, Kıbrıs’ı kontrol etmek zorundadır. Çünkü Kıbrıs, Suriye ve Filistin sahilinin denizden denetlendiği kilit noktadır. Haçlı seferleri sırasında Latin krallıkları Kıbrıs’ı Kudüs’ün arka üssü olarak kullanmış, Venedikliler Doğu Akdeniz ticaretini buradan yönetmiş, İngilizler Süveyş yolu için adayı üs hâline getirmiştir. Bu tarihsel süreklilik, Kıbrıs’ın Kudüs’le olan bağının askeri-lojistik bir temele de sahip olduğunu gösterir.
Modern dönemde bu bağ İsrail’in güvenlik mimarisi içinde yeniden üretilmiştir. Ilan Pappé’nin İsrail’in kuruluşu ve yayılması üzerine yaptığı çalışmalar, İsrail’in hayatta kalmasının yalnızca kara üstünlüğüne değil, deniz ve hava kontrolüne dayandığını ortaya koyar. Bu kontrol büyük ölçüde Güney Kıbrıs ve çevresindeki NATO altyapısı üzerinden sağlanmaktadır. Filistin, bu sayede yalnızca karadan değil, Doğu Akdeniz’den de kuşatılmıştır. Rashid Khalidi’nin The Iron Cage adlı eseri, Filistin’in bu mekânsal kuşatma altında nasıl siyasi olarak nefessiz bırakıldığını ayrıntılı biçimde gösterir.
Bu çerçevede 1974 Kıbrıs müdahalesi yalnızca iki toplum arasındaki bir çatışma değil, Doğu Akdeniz jeopolitiğinde bir kırılma olarak değerlendirilmelidir. Türkiye’nin adanın kuzeyinde kurduğu varlık, İsrail-NATO merkezli deniz düzeninde hâlâ kapanmamış bir boşluk yaratmaktadır. Bu boşluk, Kudüs’ün Doğu Akdeniz’le olan bağının tamamen kopmasını engelleyen tek jeopolitik aralıktır. Bu nedenle Kıbrıs’ın bugünkü askıda statüsü, İslam dünyasının Doğu Akdeniz’deki son tarihsel tutamağıdır.
Son yıllarda Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğal gaz sahaları bu tabloyu daha da keskinleştirmiştir. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında kurulan enerji ittifakı, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir mimaridir. Bu mimari, Filistin’i denizden izole eden ve Türkiye’yi bölge dışına itmeye çalışan bir hat üretmektedir. Kıbrıs bu hattın merkezinde yer alır. Böylece ada, vaktiyle vakıf hukuku ile korunmuş bir eşikken, bugün enerji ve güvenlik rejiminin kilidi hâline gelmiştir.
İslam düşüncesi açısından mesele tam da burada düğümlenir. Kıbrıs, ümmet coğrafyasının denizle kurduğu tarihsel ilişkinin son eşiğidir. Osmanlı sonrası İslam dünyası kara merkezli bir savunma psikolojisine sıkışmış, deniz ticaretini ve deniz jeopolitiğini kaybetmiştir. Kıbrıs, bu kaybın Doğu Akdeniz’deki simgesel yoğunlaşmasıdır. Adanın tamamen Batı güvenlik ve mülkiyet rejimine entegre edilmesi, Kudüs’ün Doğu Akdeniz’den koparılmasının kalıcılaşması anlamına gelir. Buna karşılık Kıbrıs’ın iki parçalı ve askıda kalmış hali, hâlâ kapanmamış bir tarihsel boşluk bırakmaktadır.
Bu nedenle Kıbrıs, geçmişin değil, hâlâ yaşayan bir hukukun ve coğrafyanın mekânıdır. Vakıf toprağı olarak terk edilemeyen, deniz kapısı olarak kapatılamayan bir eşik… Kıbrıs’ı savunmak, bir ada parçasını değil; Kudüs’ün arkasındaki ufku, vakıf düzeninin ahlaki hafızasını ve ümmet coğrafyasının mekânsal sürekliliğini savunmaktır. Bu savunma ancak tarihsel bilinç ve hukuki hafıza ile mümkündür. Çünkü Kıbrıs kaybedildiğinde, yalnızca bir ada değil, Doğu Akdeniz’in İslam dünyasına açılan kapısı da sessizce kapanmış olur.
