Aksa tufanında ilk boğulan, uzun zamandır adım adım işlenen İbrahim Anlaşması ile ifşa edilen normalleşme süreci oldu. Nitekim öyle de gerçekleşti. Her ne kadar Müstebit Arap yöneticiler Gazze halkından ve Hamas’tan en az İsrail kadar nefret ediyor olsalar da bu düşmanlıklarını ve Kudüs’e ihanetlerini böyle bir tufan zamanında icra edemezlerdi. Tufan evvelen İbrahim anlaşmalarını silip süpürdü.
Adem CEYLAN

Yaşadığımız yüzyılın hâkim psikolojik yaklaşımı, yıllardır insanlara özel olduklarını, en önemli kişinin kendileri olduğunu ve mutlulukları için her şeyi yapmanın mübah olduğunu anlattı. Bu rüyayı gerçek zannederek yaşayan insanlar, kendilerini o kadar hayatın merkezine öyle bir yerleştirdiler ki onların duygu durumunu en iyi ifade eden deyim “benden sonra tufan” deyimi olabilir.
Kendimizi içinde yaşarken bulduğumuz bu evrenin büyük bir kısmı, ontolojik olarak sınırlı olan insan zihninin doğrudan soyutlama yapmaksızın idrak edebileceği basitlikte değildir. İnsanoğlu, doğası gereği, gerçekliği kendine benzettiği ama daha basit olanı üzerinden idrak etmeye mütemayildir. Karmaşık olanı daha basit üzerinden ve bilinmeyeni bilinen üzerinden anlama çabası, dünyayı ölçülebilir ve hakkında bilgi üretilebilir hale getirir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, anlam üretiminin merkezinde yer alan insan, dünyevi durumlara bilinçle yönelir. İnsan, kendi varlığına dâhil olan her şeyi adeta bir fabrika gibi işler ve bunları yeni teşekküller halinde toplumsal uyumun parçası haline getirir. Dış dünya, dil olmadan insan için idrak edilebilir değildir. Ancak dil, dış gerçekliği yalnızca olduğu gibi yansıtmaz; bazı durumlarda gerçekliği fiilen kendisi inşa eder. Dünyanın anlaşılabilmesi için, dış dünyadaki nesnelerin önce anlamlandırılması, ardından kavramsal bir çerçeveye oturtularak dile gelmesi ve nihayetinde dil aracılığıyla yeniden inşa edilerek yaşam alanları oluşturulması gerekir. Paradigmatik çerçevesi Aristoteles tarafından çizildiği için, iki bin yıllık serüveni boyunca onun adıyla anılan bu düşünce biçimi, moderniteyle birlikte büyük bir dönüşüm geçirmiştir.
İnsanın Tanrı’yla, evrenle ve diğer insanlarla kurduğu ilişkinin mahiyetinde büyük değişikliklere yol açan modernite, XV. ile XVI. yüzyıllarda başlayan insan ve evren tasavvurundaki değişimlerin ve ardından gelen bilimsel, teknolojik, siyasi ve iktisadi devrimlerin bir sonucu olarak köklü bir paradigmatik dönüşüm şeklinde algılanabilir. Modernlik, nihayetinde Avrupa’da kristalize olmuş; “insan-merkezli epistemoloji, Newtoncu mekanistik kozmoloji ve rasyonel ahlak” ilkelerine indirgenebilecek bir zihniyet formudur.
Yazının girişinde temas ettiğim, insanı üreten modernlik, yaşadığı birçok revizyonla birlikte ideal siyasi ve iktisadi zeminine 20. yüzyılın başlarında kavuştu. İngiltere öncülüğünde şekillenen bu yapı, fikri, siyasi ve iktisadi istikrarını; iki bin yıl boyunca horlanan, sürgün edilen ve öldürülen Yahudilere bir devlet armağan etmekte buldu. Coğrafi olarak uzaklaşan, ancak iktisaden ve itikaden iç içe geçen Hristiyan ve Yahudi dünyası, bu yeni durumu bölgenin kadim halklarına dayatmak için Arap devletlerini suni şekilde galip gelmeye zorladı. Neredeyse bir asra yaklaşan bu yeni durum, siyaseten içselleşmeye başlarken, mağlubiyetin ve boyun eğmenin bölge halkları için tek hakikat olduğu defacto bir gerçeklik olarak dayatılıyordu. Ancak bir tufan koptu. “Benden sonra tufan” diyen insanlığın kendini içinde bulduğu bu tufan, adeta Mescidi Aksa’ya nispetle bölge halklarına en uzak olanı yakın etme çağrısıydı.
Aksa tufanında ilk boğulan, uzun zamandır adım adım işlenen İbrahim Anlaşması ile ifşa edilen normalleş süreci oldu. Nitekim öyle de gerçekleşti. Her ne kadar Müstebit Arap yöneticiler Gazze halkından ve Hamas’tan en az İsrail kadar nefret ediyor olsalar da bu düşmanlıklarını ve Kudüs’e ihanetlerini böyle bir tufan zamanında icra edemezlerdi. Tufan evvelen İbrahim anlaşmalarını silip süpürdü.
Bölgenin en demokratik, en müreffeh ve insan haklarına en saygılı ülkesi olarak lanse edilen İsrail’in bu imajının büyük bir yalandan ibaret olduğunu tüm Filistin haklı biliyordu. Ancak Batı halklarının bu yalana karşı uyanması için bir tufan gerekmişti. Tufan, ikinci olarak bu hayali imajı yerle bir etti.
İsrail’in kuruluşunu kurgulayanlar, başka coğrafyalarda işledikleri cürümler dolayısıyla sabıkalarını tüm insanlık önünde gizlemekten uzak olsa da; zamanla evrensel insan hakları, demokrasi ve hukukun egemenliği gibi albenili kavramlarla süsledikleri yeni bir düzen kurmayı başardılar ve dünyayı bu yalanlara inandırdılar.
Varlıklarda mevcut olan en temel güdünün hayatta kalmak olduğu söylenir. Bu durum, her bir insan teki için geçerli olduğu gibi, her türlü düşünce, inanç, grup ve din için de geçerlidir. İnsan-lık-a saadet vaat eden her düşüncenin veya dinin en çok zorlandığı alan, ideallerle gerçeğin karşı karşıya kaldığı noktadır. Neredeyse her inanç ve görüş, varoluşunu başka bir inancın, grubun ya da düşüncenin varlığını ortadan kaldırmakta görmüştür. Başka düşüncelere, gruplara ve dinlere saldıran, onları yok etmeye çalışan, yaşama hakkı tanımayan iddialar özgüven sorunu taşıyan iddia ve çağrılardır. İddiasından ya da çağrısından emin olamayanlar, başkalarının varlığını kendileri için tehdit olarak algılarlar. Oysa bir fikrin, bir grubun, bir dinin veya bir çağrının hem kendi benimseyenlerinin hem de ötekinin inanç ve görüşlerini koruması, onun kuşatıcılığını ve/ya kendine güvenini gösterir. Bu nedenle, başka dinlerle veya ideolojilerle ayrışmanın, hatta onlara karşı olmanın, insan hayatına, aklına, soyuna ya da malına kastetmesi durumunda, o fikirden ya da ideolojiden uzak durulması gerekir. Çünkü nihayetinde, kendi aleyhinde bile olsa başkasına emanı olmayan iddia mensuplarının da emniyetini temin edemez. Tufanın başlangıcından bu yana geçen uzun süreye rağmen yaşanan katliama seyirci kalan küresel sistem, Aksa Tufanı’nın dünya halklarında oluşturduğu karşılıkla büyük bir erozyon yaşıyor. Kassam tugaylarının tufanın ilk anlarından itibaren ortaya koyduğu tablo, hangi çağrının idealleriyle gerçeklik arasındaki mesafeyi kapattığını açıkça ortaya koydu. Esirlerine muameleleriyle, “Ahlak, sukut etme ihtimali olmayan hususlardandır.’’ diyen İslam ilim geleneğinin inşa ettiği toplum ve hareketlerin hayali olmadığını ve bu geleneğin en sahici varisi olduklarını ispatladılar.
Aksa Tufan’ını icra eden aklın, tufanın araladığı kapıdan insanlığı geçirme hususunda yapabileceği çok fazla bir şey olmayabilir. Ancak işgale karşı direnen Gazze halkının yanında olamamanın itikadi ve ahlaki ızdırabını yaşayan İslam ümmetinin bu ızdırabını dindirmek adına yapabileceği pek çok şey vardır. Belki de bunların en önemlisi, İsrail’i ortaya çıkaran modern siyaset tasavvurunun paradigmatik temellerini tartışmayaaçmaktır. İslam siyaset tecrübesi ve tefekkürünün bugünün insanlığına söyleyeceği sözü olamaz zehabına kapılan islam ümmetinin modern siyaset tasavvurunun paradigmatik temellerini sorgulayacak bir atmosferin oluşumu için yapacakları her iş hem kendi ızdıraplarını dindirecek hem de insanlığın salahına katkı sağlayacak. Modern siyaset tasavvurunun paradigmatik temellerini aradan geçen yaklaşık dört asırlık zamana rağmen yeniden tartışmaya açmak, bu sorgulamanın kapsamını ve derinliğini göstermesi bakımından da önemlidir. Zira ne kadar yaygın ve güçlü olursa olsun bir düşünce biçimin tarihsel olduğu fikri, ancak o düşünce formu etki alanını kaybetmeye başladığı zaman gerçek anlamda idrak edilebilir.
“Benden sonra tufan” diyen modern insanın temsil ettiği değerler dünyasına karşı, “Tufandan sonra ben ne yapmalıyım?” diyenlerin karşı karşıya geldiği bu son virajda, kim bilir, belki de modernitenin düşüşü fikriyle, topraklarımızı savunma cehdinin eş zamanlı ve bağlantılı bir şekilde ortaya konması, tüm insanlık için “Batı’dan sonra” ya bir kapı aralamıştır.
