Cemil Meriç kendisini tanıtırken, “Evvela ben Dimetoka’lıyım ve müftü ailesinden gelmeyim. Babam hâkim. Dinî bir terbiyem var. Babam aynı zamanda hacıydı ve fakihti,” der. Ancak dikkat çekici bir şekilde Cemil Meriç’in dinî bilgisi çocukluk evresiyle sınırlıdır. Kendisi dinî hayattan o kadar uzaklaşacaktır ki hayatının son evresinde namaz kılmayı kızından öğrenecektir.
Vejdi BİLGİN
Prof. Dr., Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Toplumsal değişim bir süreç içerisinde meydana gelir ve birkaç kuşakta gündelik hayata yayılır. Toplumsal hayatın hemen her alanda bir kuşak içerisinde değişmesi mümkün değildir. Ancak Cumhuriyet’in ilk yıllarına baktığımızda devlet adamı, bürokrat, asker, aydın, yazar, üniversite hocası ve benzerlerinden oluşan kurucu elit kuşağın, üstelik belirli bir yaşın üstünde olmalarına rağmen zihniyet ve gündelik hayat açısından kısa sürede önemli değişimler sergilediğini görürüz. Aslında değişim Osmanlı’nın son döneminde başlamıştı, Cumhuriyet’le birlikte bu değişimin görünürlüğü zorunlu hâle getirildi. Osmanlı alfabesi veya ibadetlerin ifası gibi bazı hususlar değişmiş/değiştirilmiş gibi gösterilse de özel hayatta sürdürüldü. Yani aslında bir kuşak için radikal olarak görülebilecek değişiklikler de belirli bir akışkanlık içerisinde gerçekleşti. Kurucu kuşağın gerçekte ne kadar değişip değişmediği tartışılabilirse de çocuklarına eski zihniyet ve yaşam tarzını aşılamadıkları kesindir. Bu çocuklar, yani Cumhuriyet’in ikinci kuşağı modern değerler ve hayat tarzı üzerine yetiştirildiler, çocukluklarında eski hayata dair öyle ya da böyle öğrendiklerini de zaman içerisinde unuttular. Zamanın ruhu aksine izin vermedi.
Babasının ya da dedesinin “hoca” , “müftü” olduğunu söyleyen, ancak kendi hayatında dine hemen hiç yer vermeyen insanlara yabancı değiliz. Bu insan tipine uyan, yakın tarihin önemli aydınlarından birisi de Cemil Meriç’tir. Cemil Meriç kendisini tanıtırken, “Evvela ben Dimetoka’lıyım ve müftü ailesinden gelmeyim. Babam hâkim. Dinî bir terbiyem var. Babam aynı zamanda hacıydı ve fakihti,” der.[1] Ancak dikkat çekici bir şekilde Cemil Meriç’in dinî bilgisi çocukluk evresiyle sınırlıdır. Kendisi dinî hayattan o kadar uzaklaşacaktır ki hayatının son evresinde namaz kılmayı kızından öğrenecektir. Tabii 1916 doğumlu Cemil Meriç tam bir Cumhuriyet çocuğu sayılmaz. Zira doğduğu yer olan Hatay 1918’de İngilizlerce işgal edilmiş, 1921 Ankara Antlaşması ile özerk bir bölge olarak Fransa’ya bağlanmıştır. Türkiye garantör sıfatıyla 1938’de Hatay’a girecek ve şehir 1939’da resmen Türkiye’ye bağlanacaktır. Dolayısıyla Cemil Meriç Cumhuriyet’in fırtınalı devrim yılları içerisinde Hatay’dadır, ancak anlaşıldığı kadarıyla şehrin elit kuşağı Türkiye’ye benzemekte, şehir ile Cumhuriyet arasındaki sıkı bağ sürmekteydi. Nitekim Cemil Meriç lise eğitimini tamamlamak için 1936’da İstanbul’a gelmiş, Nazım Hikmet ve Kerim Sadi gibi solcu aydınlarla tanışmış ve yine o yıl memleketine geri dönmüştü.[2]
Uzun yıllar boyunca daha çok sol düşünceye yakın olan, özel hayatında dine ve dindarlara yer vermeyen Cemil Meriç’in hayatının son evrelerinde yaşadığı değişim, kanaatimizce, kendi düşünsel gelişimi (Hint düşüncesine duyduğu ilgi) kadar ailevi-çevresel faktörlere de bağlıdır. Şüphesiz bunların hangisinin daha etkin olduğunu kestirmek zordur. Hatta bu faktörlere mizaç özellikleri de eklenebilir, zira Cemil Meriç yapısı itibariyle eleştireldir ve bir şeye kolay bağlanacak, kolay kabullenebilecek birisi değildir. Dolayısıyla Cumhuriyet’in politika ve uygulamalarını hemen kabul edebilecek bir mizaç yapısından söz edemeyiz. Kendisini son dönemlerde “Osmanlı” olarak nitelendirmiştir, ancak bunun nasıl bir Osmanlılık olduğu incelenmeye değer bir konudur.

Cemil Meriç’in sağ (o dönemin mantığıyla milliyetçi-mukaddesatçı) çevreler ve yayın kuruluşlarına yakın durması, bizatihi bu grupların kendisine iltifatından kaynaklanmıştır. Zira bu çevreler sayfalarını Cemil Meriç’in yazılarına açıyor, toplantılarına çağırıyor, kitaplarını basıyor, hatta gönüllü asistanlık yapıyorlardı. Halil Açıkgöz, Sedat Yenigün, Mehmet Paksu bu isimlerden birkaçıdır. Aslında Cemil Meriç kendisi “sağ”a ait hissetmez, hatta sağ yayın organlarında yazmaktan duyduğu rahatsızlığını da açıkça söylemekten çekinmez: “Yeni Devir’de yazmak haysiyet kırıcı. Amenna, fakat şu veya bu sebepten dolayı beni tanıyan, saygı gösteren ve ısrarla makale talebinde bulunan bir yazı işleri müdürü var. İnsan, iltifata susuzdur.”[3] Nitekim Bu Ülke isimli kitabı 1974’te bir sağ yayınevinden, Ötüken Neşriyat’tan çıkar ve kısa sürede birkaç baskı yapar.[4] Bu konuda Nurcuların ilgisi özellikle dikkate değerdir. İlk kez Sedat Yenigün, Cemil Meriç’e Gençlik Risalesi getirir ve okur. Daha sonra Risale-i Nur okumaları belirli aralıklarla devam eder. Mehmet Paksu da bu okumaları yapanlardan birisidir.[5] Nur talebeleri hem Cemil Meriç’e Risale-i Nur okurlar hem de yazım konusunda asistanlık yaparlar. Bu çabalar karşılığını bulur: Meriç Said Nursi’ye karşı gayet olumludur, ancak yine eleştirel biçimde. Aydınların ve akademisyenlerin Nurcuları görmezden geldiği veya olumsuz bir tutuma sahip oldukları ortamda Şerif Mardin’e Said Nursi’yi çalışmasını tavsiye eden Cemil Meriç’tir.[6] Gerek yazılarında[7] gerekse röportajlarında[8] Said Nursi ve Nurculuktan övgü dolu sözlerle bahseder. Cemil Meriç’e göre Osmanlı’nın yıkılış döneminde İslam düşüncesi açısından hürmete layık tek isim Said Nursi’dir.[9] Ancak Said Nursi özgün bir düşünceye sahip değildir, bir “tekrar”dır, fakat “yalçın bir irade, sert, müsamahasız bir mizaç”la laisizmin “kartondan setleri”ni yıkmıştır.[10] Cemil Meriç Nurculardan “Dostlarım. Dostluklarını kaybetmek istemem” diye bahseder.[11] Tabii yine eleştirel zihin yapısıyla Nur talebelerinden “Ufukları dar, kafaları basık, ama büyük bir meziyetleri var: hayranlık. Putlarına saygısızlık etmediğiniz ölçüde sizi dinliyorlar,” şeklinde söz eder.[12] Meriç Nurcuların davetlerine de hayır demez. 1981’deki bir davet hakkında, “Nurcular her zamanki gibi terbiyeliydiler Çaylar içildi. Eller öpüldü. Bir iki cümle de ben söyledim. Alkışlandı,” şeklinde olumlu intibaları vardır.[13]
Cemil Meriç’in düşünce ve dinî hayatının değişiminde, aile içinden bir kişi de rol oynamıştır, hatta kanaatimizce bu kişinin sağ çevrelerden çok daha önemli bir etkisi söz konusudur: kızı Ümit Meriç.
Ümit Meriç’in açık yüreklilikle anlattığı anılarına göre Meriç ailesinin evinde namaz kılınmaz. Sülale içerisinde anne-babasının olduğu kuşakta namaz kılan tek kişi, aynı zamanda hacı olan küçük haladır. Hala 1955’lerde İstanbul’daki evlerini ziyaret ettiğinde namaz kılmak ister, fakat evde seccade yoktur. Annesi bir yastık kılıfını seccade olarak verir, küçük Ümit de neyin nasıl yapılacağını bilmeden halasının yanında namaza durur.[14] Ümit Meriç’in ifadesiyle hem babası hem de annesi pozitivisttir. Evlerindeki dinî hayatla ilgili olarak Ümit Meriç, küçüklüğünde sadece annesinin başına beyaz bir tülbent bağlayıp Mushaf’tan Yasin okuduğunu hatırlar. Anne Fevziye Hanım Darülfünun mezunu bir öğretmendir. Ümit Meriç on-on bir yaşlarındayken anne-babası onu ve kardeşini karşılarına alırlar, “Biz size dini bir terbiye vermeyeceğiz. Siz büyüdükçe okur, tetkik edersiniz. Vicdanınıza ne uygun geliyorsa onu uygularsınız,” derler.[15] Ümit Meriç çocukluğunda camiye girmemiştir, sadece Üsküdar’da Mihrimah Sultan Camii avlusundan yolu kısaltmak için geçtiklerini hatırlar.[16] Çamlıca Kız Lisesi’nde okurken Trakya’dan gelen yatılı öğrenciler oruç tutar, “İstanbullu kızlar, banka müdürlerinin, milletvekillerinin, doçentlerin kızları, Ramazan’ın evlerine uğramadığı aileler”in çocukları tutmaz.[17] Ümit Meriç ilk namazını 30 yaşında (1976) kılar: “O ilk namazımda, sadece Fatiha ve İhlas’ı biliyorum. Rükûda ne denir, secdede ne denir, mutlak cahilim.”[18] Bu sûreleri de nereden öğrendiğini hatırlamaz Ümit Hanım. O güne kadar düzenli olarak sadece Karacaahmet Mezarlığı’nın yanından geçerken okumuştur.[19] Aynı yıl orucunu da tutar. Yaz mevsimine denk gelen bir Ramazan ayında, ailece Kadıköy Caddebostan’da bir plajda kalırlar. Ramazan gelmiş ancak plajdaki kampa uğramamıştır. Akşam vakti herkes plajın lokantasında yemeğe oturur, yan masalarda biralar ve rakılar vardır. Ümit Meriç oruçlu olduğunu ailesine söyleyemez.[20]
Ümit Meriç İslam’ı “manevi babam ve hocam” dediği[21] Muzaffer Ozak ile tanımıştır. Ancak Cemil Meriç ile Fevziye Hanım kızlarının Cerrahi tekkesine gitmesini istemez. Buna rağmen Ümit Hanım 1979’un Kurban Bayramı’nda anne-babasını tekkeye götürmeyi başarır. Muzaffer Ozak bayram sabahı kahvaltı sofrasında başköşeye oturttuğu Cemil Meriç’e “Memleketin medar-ı iftiharısınız,” şeklinde iltifatta bulunur. Muzaffer Efendi’yi ve tekkeyi tanıyan anne-baba bir daha kızına olumsuz telkinde bulunmaz.[22] Aslında sağ çevrelerle tanışan Meriç ailesinde tâ çocukluktan kalan dinî duygular depreşmeye başlamıştır. Örneğin 1977’de Kâni Karaca’nın Rahman Sûresi tilavetini dinleyen karı koca hüngür hüngür ağlamıştır.[23] Kızı namaz kılmaya başladıktan bir süre sonra babası, “Ümit, sen namaz kılıyorsun, bana da namaz kılmayı öğret. Sen kıl. Ben yanında durup sana ittiba edeyim,” der.[24] Nur talebeleri kendisine sürekli yardımcı olmaktadır ancak bu mütefekkirin namaz kıldığını hiç görmemişlerdir. Mehmet Paksu’nun aktardığına göre 1981’de Salih Suruç, Cemil Meriç’in evinde çiğ köfte yoğurur, namaz vakti girdiğinde Cemil Meriç de namaz kılar. Mehmet Paksu ilk defa onun namaz kıldığını görmüştür.[25] 1982’de Cemil Meriç ve Fevziye Hanım artık düzenli namaz kılmaya başlarlar.[26] 1980’lerde pek çok evde görüleceği üzere anne-babalar çocukları vasıtasıyla hidayet yoluna girmişlerdir. Cemil Meriç bu durumun tipik örneğidir. Ümit Meriç bu tecrübeyi, biraz da üzüntüyle “… babama namaz kılmayı öğretmiş bir evlâdım. Bir yerde babam dinini evlâdından öğrendi; fakat öğrendi,” diye ifade eder.[27] 1983’te Fevziye Hanım vefat ettiğinde cenaze namazını, bir zamanlar kızına menfi telkinde bulunduğu Muzaffer Özak kıldıracaktır.[28] Cemil Meriç ölümünden kısa bir süre önce Hüsamettin Arslan’a verdiği röportajda, “Müslümanım, Müslüman bir evrede doğdum,” der. “Ancak ne kadar inanıp inanmadığımın cevabını mahşer günü bilebileceğim.”[29]
Ümit Meriç’in ifadesine göre Cemil Meriç “araf”ta değil “cennet”tedir. Acaba bir Cerrahi tekkesine müntesip böyle bir kızı olmasaydı Cemil Meriç nerede olurdu? Şüphesiz bu, kelâmî bir sorudur ve bu yazının maksadını ve sınırlarını aşar. Ancak kesin olan bir şey var ki bir kız çocuğu anne-babasının ruhunun derinliklerinde yatan dinî duyguları uyandırmış, hidayetlerine vesile olmuştur.
[1] Halil Açıkgöz, Cemil Meriç ile Sohbetler (İstanbul: Seyran İktisadi İşletmesi, 1993), 240.
[2] Mustafa Armağan, “Cemil Meriç,” DİA İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları, 2004), 29/190.
[3] Cemil Meriç, Jurnal 2 (İstanbul: İletişim Yayınları, 7. Bs., 2001), 266-267.
[4] Ümit Meriç, Babam Cemil Meriç (İstanbul: İnsan Yayınları, 2018), 269-270.
[5] Mustafa Armağan (Haz.), Cemil Meriç Konuşuyor (İstanbul: Ketebe Yayınları, 2018), 297-298.
[6] Meriç, Babam Cemil Meriç, 198.
[7] Cemil Meriç, Bu Ülke (İstanbul: İletişim Yayınları, 20. Bs., 2003), 246-247.
[8] Armağan (Haz.), Cemil Meriç Konuşuyor, 95-98.
[9] Armağan (Haz.), Cemil Meriç Konuşuyor, 199.
[10] Meriç, Jurnal 2, 215-216.
[11] Açıkgöz, Cemil Meriç ile Sohbetler, 24.
[12] Meriç, Jurnal 2, 266.
[13] Meriç, Jurnal 2, 293.
[14] Ümit Meriç, İçimdeki Cennete Yolculuk (İstanbul: Etkileşim Yayınları, 11. Bs., 2008), 14-15.
[15] Meriç, İçimdeki Cennete Yolculuk, 35.
[16] Meriç, Babam Cemil Meriç, s. 125.
[17] Meriç, İçimdeki Cennete Yolculuk, 140.
[18] Meriç, İçimdeki Cennete Yolculuk, 22.
[19] Meriç, Babam Cemil Meriç, s. 125.
[20] Meriç, İçimdeki Cennete Yolculuk, 142-143.
[21] Meriç, İçimdeki Cennete Yolculuk, 26.
[22] Meriç, Babam Cemil Meriç, s. 261.
[23] Açıkgöz, Cemil Meriç ile Sohbetler, 264.
[24] Meriç, İçimdeki Cennete Yolculuk, 37.
[25] Meriç, Babam Cemil Meriç, 345.
[26] Meriç, Babam Cemil Meriç, 263.
[27] Meriç, İçimdeki Cennete Yolculuk, 37.
[28] Meriç, Babam Cemil Meriç, 356.
[29] Meriç, Babam Cemil Meriç, 369.
