Haleb-i Şehbâ

Zamanla Halep ile aramıza Avrupalı kara kediler girmiş. Haleplilere, “Osmanlı sizi sömürgesi yaptı; siz yüzyıllarca onların işgali altında yaşadınız” demişler. Ders kitaplarını yazanlar, bu konuyu enine boyuna işlemişler. Osmanlı’nın Halep’teki varlığını “ihtilâl-i Osmanî” şeklinde formüle etmişler. Bununla, Osmanlı ülkenize darbe yapıp işgal ettiğini anlatmak istemişler.

Mehmet KAHRAMAN

Dr.

Halep’i Halepken gördün mü, diyorsun? Evet, gittim ve gördüm ve hatta biraz da yaşadım.

Orada yaşadığım günlerde şöyle düşünüyordum: Halep adeta bizim bir şehrimiz. Hatay’dan Türkiye’deki bir şehre otobüse atlayıp gider gibi Halep’e gidiyorsunuz. Hatta şehir içinde bir taksiye binip bir adrese gider gibi Halep’e gidiyorsunuz. Otobüs düşünüyorsanız garajdan, taksi düşünüyorsanız Hatay’ın merkezindeki taksi durağından. Bir gidiş maceram şöyle: Bir bayram tatilinde Halep’e gitmek istiyorum. Daha doğrusu gitmem gerekiyor. Gidenler gitmiş, ben biraz geç kalmışım. Bir taksi şoförü, “Ben seni götürürüm.” dedi. Ama biraz yolunu uzatırsın. “Olabilir” dedim. Beni aldı, Yayladağ kapısından geçirdi, Lazkiye’ye yakın bir yere kadar götürdü. Beni bir başka taksiye devretti. Ben, dedi, buradan bir müşteri alacağım, seni de arkadaşım Halep’e giden bir otobüse bindirecek. Ne bana, ne arkadaşa, ne de otobüse ücret ödemeyeceksin. Ne olduğunu anlamadım ama böyle bir yolla Halep’e gittim. Galiba sınırdan geçebilmesi için en az bir müşterisinin olması gerekiyormuş. Beni bıraktığı noktada, Türkiye’ye gelecek bir yolcunun olduğunu söylüyordu.

Halep’e çok gelip gitmiştim. Oraya giderken başka bir ülkeye gider gibi bir duyguya kapılmıyordum. Arada bir çıkış ve giriş işlemi yaptırıyordum ama sanki ülkeler arası değil de daha basit, daha kolay bir işleme tabi oluyordum. Sanki bir kurumdaki gişe işlemi gibi bir şeydi bu. Halep’e gidince de bizim bir şehrimize gelmiş gibi oluyordum. Türkçe her yerde işimizi görmeye yetiyordu. Hatta bazı dükkânlarda İstanbul Türkçesiyle konuşan insanlarla karşılaşıyordum. Onlarla muhabbet bile ediyordum. Sonra sonra öğrendim ki bunlar Türkiye’den oralara göç eden Ermenilermiş. Türkçelerini sürekli canlı tutuyorlarmış. Meyhanelerine giden bir arkadaşın dediğine göre, orada birbirlerine küfrederlerken bile Türkçeyi kullanıyorlarmış.

Sahibi Ermeni olan bir dükkânda, Türkiye’de seçim arifesiydi, uzun uzun seçimleri konuşmuştuk. Tayyip Erdoğan’ın kazanmasını istiyordu. Tayyip Bey’in kazanmasının kendileri için önemli olduğunu söylüyordu.

Türkiye Konsolosluğu’na ait bir Türkçe öğretim merkezi vardı. Dönem başlarında öğrenci kayıtlarının başladığı gün daha sabah saatlerinde kontenjanlar doluyordu. Görevli olduğum Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde okumakta olan ve Türkçeyi öğrenmesi gereken öğrenciler için rica minnet kayıt yaptırmalarını sağlıyorduk.

Halep Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü açılırken, daha işin başında bir de güzel bir kitaplık kurmuştuk. Adı, Mevlana Kitaplığı idi. Türkiye’deki değişik kurumlardan gönderilen kitaplar önce Hatay’daki kargo şubelerine geliyor, oradan da koli koli konsolosluğun arabası ile Halep’e taşınıyordu. Sonuçta bölümün ihtiyacını karşılayacak kadar kitap birikmişti. Bilgisayar, yazıcı, tarayıcı, ev sinema aygıtı gibi teknik donanımlar da satın alınmıştı. Yetkililer üniversiteyi ziyarete gelen yabancı misafirleri mutlaka kitaplığa getirirlerdi. İran, bizim kitaplık gibi bir kitaplık kurmak istemiş ama yetkililer onlara izin vermemişti.

Arap Dili Bölümü’ne her yıl iki bin beş yüz kadar öğrenci kayıt yaptırıyordu. Bunların neredeyse tamamına yakını, ikinci yabancı dil olarak Türkçeyi seçiyordu. Bunda, derslere giren öğretim üyesinin dersi çok kolaylaştırması gibi bir etken de olmakla birlikte, Türkiye’ye ve Türkçeye olan merak ve muhabbetin de önemli bir payı vardı.

Halep eskiden zaten bizimdi; Osmanlı’nın bir vilayet merkeziydi. Adana, Urfa, Maraş ve Antep, Halep’e bağlı sancaklardı. Yapılaşma bakımından Halep, kendine bağlı sancaklarla aynı özellikleri taşıyordu. Evler, sokaklar, meydanlar, ibadethaneler, hep birbirine benziyordu. Değişik amaçlarla kullanılmakta olan eski konaklar, Türkiye’deki şehirlerde gördüğümüz konaklarla aynı özellikleri taşıyordu. Hele eski Halep, bizim şehirlerimizin aynısıydı. Burasının bir Osmanlı şehri olduğunu, sokaklarında dolaşırken net olarak görebiliyordunuz. Birçok yapının alnında Osmanlı armalarıyla karşılaşıyordunuz. Bunlar birer Osmanlı mührü demekti.

Zamanla Halep ile aramıza Avrupalı kara kediler girmiş. Haleplilere, “Osmanlı sizi sömürgesi yaptı; siz yüzyıllarca onların işgali altında yaşadınız” demişler. Ders kitaplarını yazanlar, bu konuyu enine boyuna işlemişler. Osmanlı’nın Halep’teki varlığını “ihtilâl-i Osmanî” şeklinde formüle etmişler. Bununla, Osmanlı ülkenize darbe yapıp işgal ettiğini anlatmak istemişler. Demek istemişler değil, açıkça demişler. Onları ikna da etmişler. Halktan bazı insanların zihinlerinde bu kafa karışıklığı, benim orada bulunduğum yıllarda da devam ediyordu. Hâlbuki bu, yani Suriye’nin Osmanlı idaresi altına girişi, Arapça olarak “feth-i Osmânî”dir. Anlatıldığına göre, Suriye ile Türkiye’nin devlet planında dostâne olduğu zamanlarda “feth-i Osmânî” ifadesine yer verilmiş. Ama kara kedi aradan geçmiş durmuş. Sadece geçip gitmemişler, adamlar Suriye’ye resmen gelip kurulmuşlar. Bir tarafa Rusya, bir tarafa Amerika, başka bir tarafa da Fransız… İran da aradan geçen başka bir kara kedi tabii. Suriye’yi neredeyse aralarında paylaşmışlar. Ülkenin başındakiler de zaten kuklaymış. Onların ellerini ve ayaklarını verdikleri komutlarla oynatmış durmuşlar. Olan da halka olmuş.

Bize de, “Ne Arap’ın yüzü, ne Şam’ın şekeri” tekerlemesini ezberletmişler. Güya Araplar bizi arkadan vurmuşlar. Hâlbuki yine o kara kediler bizi arkadan vurdurtmuşlar. Buna biz de galiba inanmışız. Yanı başımızdaki Halep’i ve çevresini ihmal etmişiz. İhmal etmemiş gibi gözükenler, sadece oradan ucuz mal alıp gelmişler. Yani ticari kazançlarına bakmışlar. Uzun yıllar Türkçe Öğretim Merkezi’nde görevlendirilen ve sürekli oraya gelip giden birisini hatırlıyorum. Eşya taşımaya elverişli özel aracıyla Halep’e gelir, görevli olduğunu bahane ederek sınırdan rahatça geçer ve Halep’te eğitim öğretimle değil, ticaretiyle meşgul olurdu. 

Kara kediler marifetiyle aramız o kadar açılmış ki, daha önce sınırın iki tarafındaki birbirine akraba iki köyün vatandaşları, birbirlerini telefonla ancak İtalya ve bazı Afrika ülkeleri üzerinden arayabiliyorlarmış. Hâlbuki biraz yüksek sesle çağırsalar, sesleri karşı taraftan duyulacak. Birbirlerine o kadar yakınlar. Ama gel gör ki, sınırın üstünden karşı tarafa bir tel uzatılamamış. Yani bir türlü telefon bağlantısı kurulamamış.

O zamanlar biz de, onlar da koparılamaz zincirlerle Batıya bağlanmışız. Gözümüz, kulağımız onlarda. Haberler de Batılı ajanslar marifetiyle paketlenip iki tarafa postalanmış. Batılılar, olayları nasıl görmüş ve değerlendirmişlerse biz de o zaviyeden bakmak durumunda kalmışız. Suriye de, biz de uzun yıllar yamultulmuş haberlerle beslenmişiz. Haberler ve yorumlar nasıl okumamız gerekiyorsa öyle yapılmış ve yazılmış…

Nuri Pakdil, “Batı’ya bakmaktan boynumuz ağrıdı”, der. Biz, Halep yani Suriye ile yan yana, dip dibe duruyoruz. Birbirimize değil, Batıya bakıyoruz. Eminim, bizim gibi onların da boynu ağrımıştır.

Bir gün Halep’in bir meydanında bir reklam gördüm: Sibel Kan. Resim, Sibel Can’a aitti. Demek ki Sibel Can, Halep’e şarkı söylemeye geliyordu. Ama ortada bir gariplik vardı. Can kelimesi Arapçada da vardı. Ama kara kedi, araya İngilizceyi koymuştu. İngilizcede ‘c’nin önünde ‘a’ olunca, ‘ca’, ‘ka’ okunmalıydı. Yani ‘Can’ adı, kara kedi marifetiyle ‘Kan’ oluvermişti. Ben bu duruma alfabenin fenalığı demiştim; ama olay daha derinlerdeydi.

Halep’te yaşadığım günlerde konsoloslukta bir masa takvimi dikkatimi çekmişti. Üzerinde çocukların yaptığı resimler vardı. Takvimi daha yakından inceleyince, Almanların yardım kuruluşu GTZ tarafından hazırlanıp dağıtıldığı bilgisine ulaştım. GTZ, çocuklar arasında bir resim yarışması düzenlemiş ve beğenilen resimlerden bir masa takvimi hazırlamış. Bu, Almanların Suriye’deki faaliyet alanlarının ne kadar geniş olduğunu gösteriyordu. Sözgelimi, Suriye’de Türkiye’nin kalkınma yardımı yapan kuruluşu TİKA’nın henüz ofisi yoktu.     

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Halep, birlikte yaşama kültürünün önemli bir örneğini temsil ediyordu. Mahallelerin her birinde farklı din ve ırktan topluluklar yaşamaktaydı. Halep’in iktisadi yapısı da böyle bir çeşitliliğe yansıtıyordu. Küçük sanayi, daha çok Ermenilerin yürüttüğü bir sektördü. Ayakkabı imalatı ise Türklerin mahallelerinde yürütülüyordu. Hizmet sektörüne de Kürtler hâkimdi. Müslümanlar, Hıristiyanlar ve bazı sapkın mezhep sahipleri aynı şehri paylaşıyorlardı. Aralarda keskin sınırlar yoktu. Mahalleler, pay edilmiş gibi görünse de biraz birbiri içine girmiş vaziyetteydiler. Camiler ve kiliseler yan yanaydı. Araplar, Türkler, Kürtler, Ermeniler farklı mahallelerde yoğunlaşmışlardı, o kadar. Sonuçta, aynı şehri, aynı meydanları, aynı çarşıları, aynı cadde ve sokakları kullanıyorlardı. Sözgelimi, bir Türk doktor, Ermenilerin mahallesinde muayenehane açmıştı. Hastaları da çoğunlukla Ermenilerdi.

Halep’e yeni gitmiştim ve etrafı pek tanımıyordum. Ramazan’ın ilk günüydü. Şehrin merkezine indim. Nerede nasıl iftar edebileceğimi düşünürken, ezanın okunmasına da az bir zaman kalmıştı. Tam o sırada telefonum çaldı. Üniversiteden bir hoca arıyordu. Nerede olduğumu sordu. Bir caminin yanındayım, dedim. O da, “Yoldan geçen bir taksiye bin ve telefonu şoföre ver”, dedi. Şoföre evini tarif etti. Biraz gecikerek de olsa hocanın evine ulaştım ve yemeğin ortasına yetişmiş oldum. Bu, güzel bir misafirperverlik örneği idi. Biz de misafirperverdik. Demek hasletlerimizi yok edememişler. Kara kedilere inat insanlarımızın hasletleri aynı kalmaya devam etmiş. Başka zamanlarda başka insanlarda da böyle hasletleri müşahede ettiğim için, verdiğim hükümde yanılmadığımı düşünüyorum.

İsmet Özel’in Âmentü şiirinde bir mısra vardır: “Hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa”. Kara kedileri kovmak bu kadar kolay olmadı ama sonunda aradaki kalın duvar yıkıldı gitti.  

Bir de “Şen olasın Halep şehri” diye bir türkü mısrası vardır. Şimdilerde bu türküyü mırıldanmak isterim. Hatta dilime pelesenk etmek isterim. Halep, bu temenniyi hak ediyor.

Ben onu iyi günlerinde görmüştüm. En azından o iyi günlerine kavuşsun, farklı farklı insan topluluklarını yine bağrında toplasın, dilerim.